Ses çıkarma... Kımıldama... Hepsinden öte... Sakın bir dilekte bulunma! Wishmaster (1997)

Lucio Fulci : ‘Öteki’ Korku Filmlerinin Kült Yönetmeni

Biyografiler

Korku Sinema

YasinKarakaya

13 Ağustos 2008

1 Adet Yorum

1

Mario Bava ve Dario Argento, İtalyan korku sinemasının tabir yerindeyse “kalburüstü” sayılan, önde gelen yönetmenleri. Antonio Margheriti’yi ve korku sinemasında çok fazla ürün ver­memiş olsa da ayrıca Riccardo Freda’yı da onlarla birlikte anmak kısmen olanaklı. Salt korku sineması merak­lılarına değil de geniş kitlelere hitap etmeyi hedefleyen film rehberlerinde bile bu yönetmenlerin pek çok filmi yer alıyor ve genellikle şu ya da bu nedenlerle olumlu değerlendirmelerle anılıyorlar, İtalyan korku sinemasının bir de ‘öteki’ yönetmenleri var. Genel­likle ‘istismar sineması’ kapsamında sayılan bu yönetmenler ise el verdiğince yok sayılıyorlar ve onların istisnai olarak mecburen kaydedilen tek tük filmlerine de yıldız klasmanında tek bir yıldız bile verilmeden hadleri bildiriliyor. Bu yönetmenlerin başında Zombie Flesheaters’ın yönetmeni olarak tanınan Lucio Fulci gelir. Fulci’nin çekirdek korku sineması meraklıları içinde sadık bir hayran kitlesi mevcut (yani bir ‘kült’ yönetmen) – ki buna bende dahilim -ve de aka­demide çok yaygın olan tembellik kaynaklı cehalete düşmeyip artık herkesin ezbere bildiği, haklarındaki ‘okumaların’ ağızlara sakız olduğu Anglo-Sakson korku sineması ürün­lerinin dışına da bakmayı akıl eden tek tük bazı yapıtlarda onun temel filmleri bir hayli ciddiye alınıyor.

Tıp öğrenimi gören Fulci (doğum: 1927), sinemaya 1950’li yılların ilk yarısında senarist olarak başladı. Bu dö­nemde senaryosunu yazdığı filmlerin bazılarında ayrıca yönetmen yardımcısı olarak da görev yaptı (1). 1959’da yö­netmenliğe terfi eden Fulci’nin ilk filmlerinden uluslararası piyasalara açılan bir tanesi 002 Agenti segretismo (1964; 002 Gizli Ajan; Most ret Agents; Oh, Those Secret Agents) adlı bir casusluk parodisi, diğeri ise yapımcılığını da bizzat kendisinin yaptığı ve başrolünü Franco Nero’nun oynadığı Tempo di massacro (1966; Katliam Zamanı; The Brute and the Beast; Massacre Time) adlı ‘spagetti western’. Ülkemizde Kırbaç Altında adıyla gösterilen bu film, Yavuz Yalınkılıç’ın çektiği Profesyoneller (1971) adında bir Yeşilçam westernine de esin kaynağı olmuş. Tempo di massacro, pek kayda değer bir western değil. Franco Nero, bir yardım çağrısı üzerine, varlık­lı bir ailenin pençesi altındaki bir kasa­baya geliyor. Filmin ilk yarısı oldukça ağır tempolu. Nihayet Nero’nun söz konusu ailenin kasaba dışındaki mali­kanesine gelmesiyle biraz ilginçleşmeye başlıyor. Varlıklı ailenin sadist oğlunun Nero’yu zalimce kırbaçladığı sahne dikkate değer: Bu kırbaçlama vakası, aile reisine bu bölgeye medeniyeti getirdiği için övgüler düzen kibar ve şık konukların gözleri önünde cereyan ediyor. Daha sonra Nero, bu aile reisinin aslında kendisinin gerçek ba­bası olduğunu öğreniyor. Film, Nero ve silah arkadaşının malikaneye düzenledikleri baskında çok sayıda insanın vurulduğu uzun bir silahlı çatışma ile bitiyor.

Fulci, korku sinemasına 1969’da çevirdiği iki filmle yaklaşmaya başlar: Engizisyon döneminde geçen Beatrice Cenci’nin korku unsurları taşıdığı kay­dediliyor. Aynı yıl ABD’de çektiği Una sull’altra (One on top of the Other) İtalyan sinemasının giallo olarak adlandırılan ‘katil kim?’ temalı gerilim/korku film­leri furyasının ilk ürünlerinden. Cina­yetle suçlanan sevgilisinin suçsuz­luğunu ispat etmeye çalışan bir kadının öyküsünün anlatıldığı bu filmin bir sahnesi gerçek bir hapishanenin gaz odasında (idam odası) çekilmiş. Fulci, giallo furyasının doruğa çıktığı 1970’li yılların başlarında bu türün en beğe­nilen örneklerinden ikisini veriyor: Una Lucertola con la pelle di donna (1971; Kadın Derisi Altında Bir Kertenkele; Schizoid; Lizard in a YJoman’s Skin) ve Non si sevizia un paperino (1972; Ördek Yavrusuna İşkence Etmeyin; Don’t Tor tur e a Duckling).

Una Lucertola con la pelle di donna, karınları deşilmiş ve organları, damar­ları hortumlara bağlanmış köpeklerin can çekişmesinin gösterildiği bir rüya/halüsinasyon sahnesi dolayısıyla Fulci’nin başını bir hayli derde sok­muştu: Film uğruna gerçek hayvanlara zalimce davrandığı kuşkusuyla hak­kında adli kovuşturma açılan ünlü yönetmen, bu sahnede özel efekt kullanıldığını ispat edince hapse girmekten kurtulmuştu (özel efektler, bu alanın üstatlarından Carlo Rambaldi imzalı). Söz konusu sahne yine de filmin piyasada bulunan video kop­yalarının çoğunda kesilmiş durumda. Bu sansasyonel özelliği bir yana Una Lucertola con la pelle di donna, makul derecede başarılı, ortalamanın üstünde sayılabilecek ilginç bir ‘katil kim?’ filmi: Psikolojik tedavi gören zengin bir kadın (Florinda Bolkan), evinde sürekli çılgın partiler veren genç bir kadınla kom­şudur ve rüyaları bu genç kadına karşı bilinçaltında beslediği hayranlık ve nefretle karışık duyguları yansıtır görünmektedir. Psikoloğuna bir rü­yasında bu kadını bıçaklayarak öldü­rdüğünü anlatır. Derken aynı gece, söz konusu kadının tam da rüyadaki gibi bıçaklanarak öldürüldüğü ortaya çı­kar… Filmin özellikle bu rüyanın (veya gerçek olayın?) gösterildiği, iki kadının sevişmeleriyle başlayan ve kanlı bıçak­lama olayıyla son bulan açılış sahnesi oldukça etkileyici bir şekilde çekilmiş. Fulci’nin bu alttürdeki asıl başyapıtı ise, sıradışı bir giallo olan Non si sevizia un paperino. Filmin konusu şöyle: Bir kö­yün erkek çocukları birer birer öldürül­mektedir. Bu cinayetler, köye zengin bir genç kadının (Barbara Bouchet) yerleşmesinden sonra başlamıştır. Bu arada köydeki çingene bir kadın da bir takım kara büyüler yapmaktadır.

Fulci, filme baştan sona kasvetli ve tedirgin edici bir havanın nüfuz etmesini sağlamış. Hiç konuşmayıp sessizce izleyerek ya korkudan ya da belki suç ortaklığı dolayısıyla bir şeyler sakladıkları kuşkusu veren veya topluca galeyana gelip tehlikeli bir kalabalık haline dönüşen köylüler, başlı başına bir korku unsuru olarak tasvir edilmişler. Fulci’nin, köylülerin ‘geri kafalı,’ kentli kadınların ise ‘ahlaksız,’ istismarına dayalı basmakalıplar sun­masının belki ‘siyasi doğruculuk’ açı­sından itiraz edilebilir yönleri olabilir. Ancak korku sinemasının önemi ve değeri biraz da, toplumsal/kollektif bilinçaltında bastırılmış öğelerin apaçık biçimlerde ifade edildiği bir araç olmasından kaynaklanır zaten. Fulci bu filmde ayrıca Autum korku ansik­lopedisinin kaydettiği gibi, kırsal kesim coğrafyasında bir açık arazi korkusu (kapalı mekan korkusu ‘klastrofobinin’ zıddı olan ‘agorafobi’) yaratmayı da başarıyor. Finali belki biraz zayıf kalsa da, genelde başarılı bir gerilim filmi olan Non si sevizia un paperino, ayrıca çırılçıplak haldeki Barbara Bouchef in kendine hizmet eden bir köylü çocuğuyla alay edip aşağıladığı bir sahneyle de akıllarda yer ediyor: Bouchet, çocuğa önce kendisiyle yatmayı isteyip isteme­yeceğini sorar, tam bu sırada dışarıdan çocuğun annesinin sesi duyulunca “Git, annene itaat et!” der…

Kendisi dahil çeşitli insanların ölümlerini önceden ‘gören’ bir kadının öyküsünün anlatıldığı Note inmero (1977; Psychic) ile bir giallo daha çevirecek olan Fulci bu yıllarda değişik türlerde filmler çekti. Örneğin I Quattro dell’apocalisse (1975; Four of the Apocalypse) ve Sella d’argento (Gümüş Eğer; 1978) spagetti western türünde filmler. La Pretora (1976; Kadın Savcı) ise dönemin starlarından Edwige Fencch’in, biri pornoya karşı savaş ilan eden kadın bir savcı, diğeri ise her önü­ne gelenle yatan genç bir kadın olan ikiz kardeşleri canlandırdığı bir seks komedisi. Fulci bu filmin İtalya’da iyi bir gişe hasılatı yapmasının nedenini şöyle açıklıyor: “Halka istediğini verdim. Miss Fenech’le çalışan diğer yönetmenler onun yalnızca göğüslerini gösteriyorlardı. Ben ise herkesin onu tamamen çıplak görmelerini sağladım!”

Fulci’nin zombileri

Yönetmenlik kariyerinin ilk 20 yılı boyunca gerilim/korku dahil çok çeşitli türlerde çalışan Fulci, Zombie 2 (1979; Zombie; İng. video adı: Zombie Flesheaters) ile birlikte esas itibariyle korku sinema­sının ünlü (eleştirmenlerin gözünde ‘kötü-ünlü’) yönetmenlerinden biri olarak tanınmaya başlandı. Romero, korku sinemasının modern klasikleri arasına* giren Night of the Living Dead’in (1968: Yaşayan Ölülerin Gecesi) devamını yıllar sonra nihayet 1979’da Dario Argento’nun yapımcılığı altında (kurguları ve müzik skorları farklı iki versiyon olarak) çekmişti: Zombie (İtalyanca versiyon) / Dawn of the Dead (İngilizce versiyon). Fulci, hemen kolları sıvayarak bu filmin bütün dünyada iyi bir gişe hasılatı elde etmiş olmasından faydalanmak üzere sanki onun devamıymış izlenimi vere­cek şekilde Zombie 2 adında bir film çekiverdi! Aslında Argento’nun kafasında da Romero’yla birlikte yap­tıkları filmin devamının çekilmesi projesi vardı, ama Fulci elini daha çabuk tutup parsayı önceden topla­yınca Argento bu projeden vazgeçti; bu olay üzerine iki yönetmenin arasının bir hayli açıldığı, ancak yıllar sonra barıştıkları söylenir. Pek çok ülkede ancak yoğun biçimde makaslanarak gösterilebilen (ülkemizde Ölüm Bölgesine Dönüş adıyla oynayan) Zombie 2, gerçekten de dünya çapında büyük yankı yaptı ve genellikle yine İtalyanlar tarafından çok sayıda taklidi çekildi (2).

Filmin gişede bu kadar başarılı olmasının temel sebebi, Gianetto de Rossi’nin imzasını taşıyan zombi figürlerinin görsel etkileyiciliği olsa gerek. Romero’nun filmlerindeki ‘yaşayan ölüler’, pek fazla tahrip olmamış yüzleri, giysileri, vs. itibariyle insan görünümünü korurken (olsa olsa dirilmiş taze ceset izlenimi verirken), Fulci’nin zombileri ise lime lime olmuş kefenler içindeki toprak rengi bedenleri, göz çukurlarında oynaşan solucanları, vs. ile tam tamına mezarından kalkarak yürümeye başlamış çürümüş ceset görünümündeler (3). Filmin bir sahne­sinde, bir mezardaki topraktan yavaş yavaş böyle bir zombinin çıkmasını da görüyoruz. Britanya Film Enstitü­sü’nün yayınladığı korku ansiklopedisi The BFI Companion to Horror, zombi imgesinin, “ölümün, ölüyü kontrol altına almayı başaramadığı bir temsil kaymasına” işaret ettiğini ifade ederek, zombi filmlerinin en sadık üreticisinin Katolik İtalya olmasının şaşırtıcı olma­dığını kaydediyor, “ruhsuz bedenlerin resmi geçidini sunan İtalyan zombileri, hem doğaüstü hem de inatçı şekilde gerçek bir şeyin varlığını göstererek ikon kırıcı bir yan anlam taşırlar” diye ekleyerek özellikle Fulci’nin zombi filmlerine böylesi bir bağlam içinde bakmak gerektiğini vurguluyor.

Zombie 2’de ölülerin neden dirildiğine ilişkin hiçbir ‘bilimsel’ açıklama verilmiyor, zombilerin ortaya çıkışı özgün folklora sadık bir şekilde vudu ile ilişkilendiriliyor bu konuda da herhangi bir sebep gösterilmiyor, hangi amaçla vuduya başvurulup ölülerin diriltildiği belli olmuyor, yalnızca zombiler etrafa dehşet saçarken vudu davullarının uzaklardan gelen sesini duyuyoruz. Fabio Frizzi’nin sinte sayzır skoru da oldukça başarılı. Sadi Konuralp’ın ifadesiyle Fulci’nin başka filmlerinin de müziklerini besteleyen Frizzi’nin bu filmdeki zombi ana teması, elektronik ve disko ritimli bir parçadır. Düz ritmin verdiği marş duygusundan ötürü “Zombi Marşı” olarak bilinen bu tema, bir şekilde zom­bi yürüyüşünü müziksel olarak tasvir etmeye çalışırken, elektronik tınılarla da bunun doğaüstü tarafı vurgulanır. Goblin’in Zombi’deki ana temasıyla birlikte Frizzi’nin Zombie 2 müziği zombi meraklılarınca en çok tutulan film müzikleridir.

Filmin özeti şöyle: New York lima­nına başıboş bir yelkenli girer. Yelkenliye çıkan sahil güvenlik görevlileri içerde çürümüş bir takım et ya da besin maddeleri üzerinde ko­caman solucanların oynaştığını görür­ler. Aniden ortaya bir zombi çıkar ve görevlilerin kurşunları altında gerileye­rek denize düşer. Bu açılış sahnesinden sonra uzun süre filmin temposu bir hayli düşüyor. Karayipler’deki bir adada bulunan doktor babasından haber alamayan genç bir kadın (Mia Farrow’un kardeşi Tisa Farrow), bir gazeteciyle birlikte babasının akıbetini öğrenmek üzere yola çıkar. Bu arada Fulci gazetecinin patronu olarak küçük bir rolde görünüyor. Adaya yaklaş­tıklarında birlikte seyahat ettikleri genç bir kadın denizde biraz yüzerek serinlemeye karar verir ama bir köpekbalığının saldırısına uğrar. Filmin belki de en ilginç ve en inanılmaz sahnesi bu: tam bu esnada su altında bir zombi belirir ve köpekbalığına saldırır, hatta köpekbalığını ısırıp parçalar kopartarak yemeye bile girişir! Jaws’daki anlatının bu kadar tepetaklak edildiğine sinema tarihinde bir daha rastlandığını zannetmiyorum… Üstelik bu sahnenin hiçbir karesinde kesinlikle maket kullanıl­mamış, (köpekbalığından parçalar kopartılması tabii ki özel efekt ama) canlı ve gerçek bir köpekbalığı sözkonusu! Sualtı zombisini, bir köpek­balığı terbiyecisi oynuyor olsa gerek. Gazeteci ve genç kadın adaya çıktık­larında doktoru buluyorlar. Adadaki ölüler teker teker dirilerek mezar­larından kalkmakta ve doktor da bunun bilimsel bir açıklamasını bulmaya çalışmaktadır. Ölülerin artık neredeyse topyekün dirilmeye başlamasıyla birlikte filmin temposu yükseliyor ve ortalığın yürüyen çü­rümüş cesetlerden geçilmediği kabus gibi bir ortam oluşuyor. Gazeteci ve genç kadın sonunda adadan kaçmayı başarıyorlar ama radyodan ABD’nin de zombi istilasına uğradığını du­yuyorlar. Film, akın akın Brooklyn köprüsünden geçmekte olan zombi görüntüleriyle bitiyor.

Aurum, BFI’ın yukarıda alıntı yapılan değerlendirmesine paralel bir değerlendirmeyi farklı noktalara götü­rüyor: “Romero’nun filmi, ölülerin parçalar halindeki vücut fantazisinin yeniden canlandırılmasının etkisini hafifletmek için mizahi unsur­ları muhafaza ederken, bu film ise fiziki her şeye yönelik püritan bir iğrenme duygusunun tüm gücünü olabildiğince açığa vuruyor ve bu güdüyü, ‘uygar­lığın’ bunca zaman beslenmiş olduğu bütün güçlerin aniden patlayarak onu yiyip yoketmeye giriştiği rahatsız edici bir fantaziye yönlendiriyor. Film, ölüm öncesine geri dönmeye yönelik psişik enerjilerin Kuzey/Güney, ABD /Üçüncü Dünya eksenlerindeki çelişki­leri güçlendirmesiyle pek çok farklı dü­zeylerde aynı anda çalışıyor.”

Fulci, Zombie 2’nin ticari başarısı üzerine hemen bir zombi filmi daha çekti: Paura nella Citta dei Morte Vivanti (1980; Yaşayan Ölüler Kentinde Dehşet; City of the Living Dead ve Gates of Hell). Bir rahibin mezarlıkta intihar etmesinin ardından ölülerin dirilip mezarlarından kalkmasıyla başlayan filmin finalinde bir psikanalist, yaşayan-ölü bir rahibin kasığına haç saplıyor. Aynı yıl Luca il contrabbandiere adlı kanlı bir gangster filmi ve Gatto nero (Kara Kedi; The Black Cat) adlı pek beğenilmeyen bir Poe uyarlaması çeken Fulci, ertesi yıl dış mekan çekimleri ABD’de gerçekleştirilen iki korku filmi çekti: E tu vivrai nel terrore – L’aldida (Ve Dehşet içinde Yaşayacaksın ; Seven Doors of Death; İng. video adı: The Beyond) ve Quella villa accanto al cimitero (Mezar­lığın Yanındaki Ev; Hoııse by the Cemetery). Fulvia Film yapımı olan bu iki film, yönetmenin en beğenilen filmleri­nin başında sayılıyorlar.

Fulci’nin Zombie 2’den sonraki en tanınmış eseri olan L’aldida, yine bir zombi filmi ama biraz Lovecraftvari esintiler taşıyor. Film, 20. yüzyılın başla­rında bir ressamın, bir otelin mahzenine bileklerinden çivilenmesi ve üzerine duvar örülmesiyle başlıyor. Film zaman olarak günümüze geldiğinde ise genç bir kadın (Katherine MacColl) kapalı durumdaki oteli yeniden açarak işlet­meye karar verir ve otelde tamirata başlar. Otelin su basmış durumdaki mahzenine inen bir tamirci kaybolur. Gerçekten de mükemmel bir biçimde kotarılmış bir sahnede, mahzendeki sulardan bir zombi (yine Zombie 2’de olduğu gibi özel efekt uzmanı de Rossi’nin ürünü) çıkar, vs. Filmin kolay unutulmayacak bir diğer sahnesi ise kasabanın kütüphanesinde (bu arada Fulci, kütüphaneci rolünde görünüyor!) araştırma yapan bir yan karakterin, iri örümcekler tarafından öldürüldüğü sahne; örümceklerin adamın ağzının içine girip dilini ısırmalarını yakın plan çekimlerle görüyoruz. Öte yandan, otel civarında kör bir genç kadın peydah­lanır ve daha sonra o da bir kaç zombi tarafından öldürülür. Film içinde olay­ların gelişiminden sanki biraz kopuk duran başka sahneler de yok değil. Nihayet zombilerin her tarafta dehşet saçmaya başlamasının ardından gelen finalde ise otelin sahibesi ve erkek arkadaşı mahzene inerek, bir duvar yıkıntısının ötesine geçerler ve kendi­lerini daha önce otelin bir odasında gördükleri tozlu tabloda tasvir edilen bir mekanda bulurlar: burası ölüler diyarı (cehennem?) olsa gerektir… ve dehşet içinde ikisinin de gözleri kör olur. Bu ölüler diyarı sahnesinin görsel tasarımı oldukça başarılı, sinema tarihindeki en etkileyici cehennem sah­neleri arasında sayılabilir. Mezarlığın Yakınındaki Ev gerek loş mahsendeki sahne­lerde gerekse finalinde gerçekten de usta işi bir görsellik sunmasına karşın bir bütün olarak biraz kopuk kopuk bir hava ile kısmen malûl iken Quella villa accanto al cimitero ise, belki hiçbir sahnesinde L’aldida’daki bazı sahnelerin tüyler ürpertici düzeye ulaşamasa da daha derli toplu bir korku filmi ve bir bütün olarak gerilimli ve son derece esrarengiz bir havaya sahip. Filmin so­nunda bu esrar ana hatlarıyla çözülü­yor (zaten bir süre sonra tahmin etmek pek de zor değil) ama pek çok unsur film bittiğinde de gizemini ve belir­sizliğini koruyor ve hatta finalle birlikte daha belirsiz ve esrarengiz yeni alanlara kapı açılıyor.

Film, sevişmek için, eski ve terke­dilmiş bir malikaneye gelmiş olan genç bir çiftin öldürülmesiyle başlıyor. Jene­riğin ardından aynı evin pencerelerinin birinden korku ve dehşet içinde dı­şarıya bakan küçük bir kız görüyoruz. Bu görüntü donup, siyah beyazlaşıyor ve bir çocuk odasında asılı duran bir fotoğrafın detayına dönüşüyor. Göz­lerini resme dikmiş olan bir erkek çocuk, resimdeki kızın niye kendisine oraya gelmemesini istediğini annesine (L’aldida’daki Katherine McColl) so­ruyor. Annesi “hangi kız?” diye soruyor ve resimdeki evin penceresinde bir kız olmadığını gösteriyor.

Bu anne-oğul, baba Dr. Boyle’un yürüteceği bir araştırma için geçici bir süreliğine New York’tan Boston’a taşınmak üzere olan Lucy Böyle ve oğlu Bob’tur. Dr. Böyle, bir süre önce bilinmeyen bir nedenle intihar eden Dr. Peterson adlı ünlü bir meslektaşının yürüttüğü esrarengiz araştırmayı ta­mamlamakla görevlendirilmiştir. Dr. Boyle’a bu görevi öneren profesörü ise bizzat Fulci canlandırıyor.

Öte yandan Bob’un resmin içinden kendine seslenmiş olduğunu söylediği küçük kız Boston’da bir mağazanın vitrinindeki mankenin durduk yerde kafasının kopmasına ve oluk oluk kan akmasına tanık olur. Ailesiyle birlikte Boston’a varmış olan Bob ile caddenin karşı tarafından adeta telepatiyle konu­şurlar: “Sana gelmemenizi söylemiş­tim.” Böyle ailesi kent dışındaki yeni evlerine varınca Bayan Böyle burasının New York’taki evlerinde kalan fo­toğraftaki malikane olduğunu fark eder; kocası ise bunun bir tesadüf olduğunu ve bölgede bu tarz mima­rinin çok yaygın olduğunu savunur. Bu arada eve gelen Arına adındaki genç çocuk bakıcısı, kentteki mağazada ka­fası kopan mankeni andırmaktadır. Dr. Böyle geceleyin üzerinde “Freudstein” (!) yazan bir dosyayı incelerken evde bir yerlerden belli belirsiz çocuk ağlamaları, inlemeleri geldiğini duyar, Bob’u kontrol eder; Bob, mışıl mışıl uyumaktadır. Ertesi gün Dr. Böyle, intihar eden meslektaşının çalışmalarını yürüttüğü kütüphaneye gider. Görev­liler, Dr. Boyle’a kendisinin daha önce buraya kızıyla birlikte gelmiş olduğunu anımsatırlar, o ise bunu reddeder ve zaten bir kızı değil oğlu olduğunu söyler. Öte yandan evin yakınlarındaki mezarlıkta dolaşan Bob, esrarengiz küçük kızla rastlaşır; kız ona üzerinde “Mary Freudstein” yazan bir mezar gösterip aslında Mary Freudstein’in orada yatmadığını söyler. Bu arada evde Mrs. Boyle halının altında üze­rinde “Freudstein” yazan ve bir haç işareti olan bir lahit keşfeder ve çocuk ağlama, inleme sesleri duyar.

Eve döndüğünde Freudstein’in yıllar önce yaşamış ve yaptığı bazı de­neyler nedeniyle meslekten ihraç edilmiş bir bilim adamı olduğunu söyleyen Dr. Böyle mahzene iner ve orada bir yarasanın saldırısına uğrar. Burası fil­min Fulci’nin şöhretine (‘kötü-ününe’) en uygun sahnelerden biri: Yarasa, ısırdığı doktorun elini bir türlü bırak­maz, doktorun eli kan revan içinde kalır. Can havliyle mutfağa koşan doktor, kaptığı bir bıçağı elini ısırıp bırakmayan yarasaya saplamaya başlar. Yarasa aldığı bıçak darbelerine karşın ısırdığı eli bırakmamakta direnir; dok­tor yarasayı bıçakladıkça ortalığa bıçak­lanan yarasadan kan fışkırmaya başlar, dehşet içinde olan biteni izleyen küçük Bob’un yüzü gözü kan içinde kalır. Sonunda delik deşik olan yarasa cansız yere düşer. Fulci, sanki bu sahneyle Argento’nun başyapıtı Suspiria’daki bir yarasa saldırısının ne kadar mutedil olduğunu ima ederek Argento’ya nanik yapıyor.

Daha sonra Dr. Boyle, kütüphanede Dr. Peterson’ın evrakı arasında bir kaset bulur, kasedi dinlemeye başlar. Dr. Peterson, kopuk kopuk, takip etmesi ve anlaması zor cümlelerle bir şeyler sayıklamaktadır. Dr. Boyle kasedi dinlerken, kanlar içinde ve parçalanmış ceset görüntüleri gözümüzün önüne gelir. Ses kaydı, “hayır, bir çocuk daha!” sözleriyle biter; Dr. Boyle, kasedi yakar. Dr. Boyle, belgelere göre Freudstein’in mezarının bulunması gereken bir me­zarlığa gider, mezarlık görevlisi burada Freudstein’e ait bir mezar olmadığını söyler.

Evde ise Bob mahzene indiğinde kapı üstüne kapanır ve karanlıkta parıldayan bir çift göz görüp çığlık çığlığa feryat eder. Karanlıklar içinden bir çift el onu alıp mahzenin derinliklerine çe­ker. Burada her tarafta parçalanmış hal­de, kanlar içinde insan cesetleri vardır. Kapıyı kıran Dr. Boyle, Dr. Freudstein ‘in eline geçirdiği zavallı kurbanlarının vücutlarını kullanarak yıllar boyu hayatta kalmayı başarmış olduğunu açıklar. Bir zombiyi andıran Freudstein, çocuklarını kurtarmak için mahzene inen Dr. Boyle ve eşini de öldürür, bu mücadele esnasında Dr. Boyle Dr. Freudstein’in karnına bir bıçak sapladı­ğında dışarı oluk oluk canlı kurtçuklar akar. Bob ise merdivenlerden yukarı kaçmaya çalışır. Merdivenin sonunda Dr. Freudstein’in adının yazılı olduğu kırık lahitin arasından üst kata çıkarak kurtulur ve küçük kızı karşısında görür ama burası kendi evi değil başka, eski tarzda döşenmiş bir evdir. Orta yaşlı bir kadın iki çocuğu ellerinden tutarak alıp götürür ve ormanlık bir arazide yürümeye başlarlar. Film böylece biter.

Ve diğerleri

Fulci’nin zombi filmlerinden sonra en ünlü eseri, bir slasher olan Lo Squartatore di New York (1982; New York Karın deşeni; New York Ripper). Amerikan standartlarındaki muhafazakar anlatıyı yeniden ürettiği ifade edilen bu filmde, cinsel açıdan ‘serbest’ yaşam süren kadınları kurban eden bir katilin elinden yalnızca Katolik değerlere uy­gun bir yaşam süren bir kadın kurtulu­yor. Ünlü yönetmenin bundan sonra çektiği filmler ise genellikle çok sınırlı ölçeklerde gösterime girebildi ve çoğu pek tanınmıyor. Fulci bu dönem çok ilginç bir Conan taklidi olduğu kay­dedilen La Conquista (1983; Fetih) ve bir kıyamet sonrası filmi olan Guerrieri del amıo 2072 (1983; 2072 Yılı Savaşı) ile korku türü dışında ürünler verse de esas itibariyle korku sinemasına bir hayli sadık kaldı (4), hatta 1988’de yeniden bir zombi filmi çekmeye girişti ancak çekimler sırasında rahatsızlandığı için Zombie 3 (1988) adlı bu film Bruno Mattei tarafından tamamladı.

Fulci kendisini oynuyor!

Fulci’nin son filmlerinin tarihleri ko­nusunda kaynaklar çelişiyorlar, en sonuncu filminin hangisi olduğunu tam olarak saptayabilmek zor ama bunlar­dan Un Gatto nel Cervello (1990; Beyin­deki Kedi; Nightmare Concert / Cat in the Brain) kesinlikle ünlü yönetmenin vasiyet filmi olarak değerlendirilebilir: Fulci bu filmin başrolünde bizzat kendisi oynuyor ve de kendisini canlan­dırıyor! Fulci’nin kendi filmlerinden bol miktarda küplerin de yer aldığı bu son derece kanlı filmin (ortalama olarak her 7 dakikada bir cinayet izliyoruz!) konusu, çektiği kanlı korku/şiddet filmlerinin etkisiyle aklını yitirmeye başladığından kuşkulanmaya başlayan Fulci etrafında dönüyor…

Filmin başlangıcında Fulci’yi yeni bir şiddet/korku filminin senaryosu için notlar çıkarırken görüyoruz. Ka­mera, Fulci’nin başına zumluyor ve derken bir beyin görüyoruz. Bir kaç kedi bu beynin üstüne sıçrayarak onu parçalayıp yemeye başlıyorlar.

Jeneriğin ardından bir adamın, çıp­lak bir kadın cesedini elektrikli testereyle parçalayıp kıyma makine­sinde öğütmesini ve bu kıymaları ahırdaki domuzlara vermesini iz­liyoruz. Bu, Fulci’nin çekmekte olduğu yeni filmden bir sahnedir. Fulci, çekimlere ara verip lokantaya gider ama garsonun servis yaptığı taze kıyma salatasını yemeyi içi kaldırmaz. Eve döndüğünde yan bahçede elektrikli testereyle odun kesmekte olan bir adamın gömleğinin kan içinde ol­duğunu görür. Çekmekte olduğu filmin kendisini fazlaca etkilemekte oldu­ğunun farkına varan yönetmen, bir psikiyatriste gider. Aslında psikiyat­ristin de karısıyla sorunları vardır. Muayenehaneye ünlü yönetmen Fulci’nin geldiğini gören alımlı sekreter sevinir: “Belki filmlerinde oynatmak için yeni kızlar arıyordur.” Psikiyatrist Fulci’ye, çektiği filmlerle gerçek ara­sındaki sınırı kaybetmeye başladığı uyarısını yapar.

Stüdyoya geri dönen Fulci, şimdi de bir Nazi istismarı (5) filmi (Fantasmidi Sodomo olsa gerek) çekmektedir. Genç bir Nazi subayı, yataktaki çıplak kıza “Sana işkence yapacağım ve sen bun­dan hoşlanacaksın” der. Fulci, oyuncu­ya talimat verir: “Onu sertçe tokatla!” Tokat sonucu, kızın dudağı kanamaya başlar. Fulci, talimatlarına devam eder: “Şimdi bu kanı yala!” Çekim böylece devam eder. Daha sonra film şirketi yetkilileri, Fulci’ye Almanya’dan gelen bir ekibin kendisi hakkında belgesel çekmek için beklediğini söyler. Fulci, odaya girdiğinde spotlar üzerine çev­rilir ve bir kamera çalışmaya başlar. Bu andan itibaren Fulci, kendisini Nazi­ler’in yer aldığı bir orjiyi çekerken bulur, hararetle talimat vermektedir: “Herşeyi çekin! Hepsini kaydedin!” Şirket yetki­lisi, Fulci’yi zorla odadan dışarı çıkarır, kendisini kaybedip belgeselcilere saldırdığını söyler. Fulci özür dilemek için içeri girdiğinde yabancı ekibin şefi olan kadın Fulci’ye “Harikaydınız, ömrümde hiç böyle heyecanlanma­mıştım!” der.

Fulci yine psikatriste gider. Psikiyatrist, onun bütün filmlerini izlediğini, Fulci’nin durumunu şimdi daha iyi anladığını söyler. Fulci, “Eğer aşk filmleri yapsam, kimse bilet almaz ki!” diye sızlanır! Fulci’yi hipnotize eden psikiyat­ristin niyeti başkadır. Bir sonraki sahnede bir fahişenin psikiyatrist tarafından son derece kanlı biçimde bıçaklanarak öldürülmesini izleriz. Fulci de olay yerinin yakınlarındadır, cesedi görür ve yine kendini kaybedip cinayeti kendisinin işlemiş olabilece­ğinden kuşkulanmaya başlar. Eve gittiğinde fırına yemek koyduktan sonra fırında kesik bir kadın kafası görmek gibi korkunç sanrılar görür. Psikiyatrist, kanlı cinayetler işle­meye devam eder ve her seferinde Fulci de cinayet mahalindedir. Fulci, yine psikiyatriste gider. Fulci’nin çektiği, bir adamın klasik müzik eşliğinde bir kadını kafasına sopayla vura vura öl­dürdüğü bir sahneyi birlikte izlerler. Psikiyatrist, Fulci’ye gördüğü “sanrı­ları” ayrıntısıyla yazmasını söyler. Tabii ki psikiyatristin asıl amacı, kendi iş­lediği cinayetlerin suçunu Fulci’nin üzerine yıkabilmektir. “Filmleri onu mahkum edecek! Zaten o aptal eski teoriler, perdedeki şiddetin gerçek ya­şamdaki şiddeti tahrik ettiğini söy­lemez mi?!”

Fulci, kanlı sanrılar görmeye devam eder. Bunlardan bir tanesi, duş yapan bir kadının bıçaklanmasıyla ilgilidir; bu sahne, Psycho’daki ünlü duş sahnesinin Fulci tarzı yani son derece kanlı olarak yeniden çevrimi gibidir. Bir başka sanrıda ise bir adam, bir yatakta yatmakta olan çürümüş ve üzerinde solucanların oynaştığı bir cesedi dudaklarından öpmektedir. Öte yandan psikiyatrist videodan, Fulci’nin filmlerinden bir sahne (film içindeki filmlerin çoğu Qıuındo Alice ruppe lo specclıio’dan sahneler) daha izler. Bu sahnede bir adam gece uykusunda bile arya söyleyen bir kadını boğarak öldür­mektedir. Psikiyatrist, boğazlanmakta olan kadının ekranda göründüğü sahnede filmi duraklatır ve sonra kendi karısının boğazını piyano teliyle keser. Boğazı kesilirken psikiyatristin ka­rısının yüzü Fulci’nin filminde bo­ğazlanan kadının televizyonda durak­latılmış görüntüsüne dönüktür! Psiki­yatrist daha sonra ormanda genç bir kadını tırpanla öldürür. Fulci de yine cinayet mahallindedir ve düşüp bayılır. Uyandığında yakın bir arkadaşı, Fulci’ye cinayetleri psikiyatristin işlediğinin ortaya çıktığı müjdesini verir. Filmin finalinde Fulci’yi Perversion (Sapıklık) adlı bir teknede psikiyatristin sevgilisiyle birlikte görürüz. Balık tut­maya hazırlanan Fulci, genç kıza içeri­den yem getirmesini söyler. Kız, kama­raya girer. Fulci de arkasından. Derken içeriden elektrikli testere sesi duyarız!… Fulci dışarı çıkar ve kanlar içindeki ke­sik el ve kulak parçalarını oltaya yem olarak takar… “Kes!” diye bir ses duyu­lur. Yakınlardaki başka bir teknede bir film ekibinin olduğunu görürüz. Fulci, “Nasıldı?” diye sorar. Öbür teknedekiler, çok iyi olduğunu söyleyip Fulci’ye “Güle, güle; iyi tatiller” derler. Fulci ve genç kız, tekneyle uzaklaşmaya başlar.

Ölümün önüne engel çıkardığı Fulci-Argento işbirliği

Ünlü yönetmen, düşük bütçeli yapım­cılara çektiği son dönem filmlerinin ardından Dario Argento’dan bir balmu­mu mumyalar müzesi filmi çekmesi önerisini aldı. Ancak Fulci, yapım­cılığını Argento’nun üstleneceği bu filmin senaryosu üzerinde çalışmaya başladıktan bir süre sonra, 13 Mart 1996’da diyabetten öldü.

Argento, projenin yine de gerçek­leşmesini sağladı ve Fulci’nin senaryo taslağı Daniele Stroppo tarafından tamamlanarak film Sergio Stivaletti tarafından çekildi. Fulci’ye ithaf edilen La Maschera di Cera (1997; Balmumu Maske), pek çok açıdan ‘eski moda’ korku filmlerini ve bu filmlerle kar­şılıklı olarak birbirlerini besleyen çizgi romanları anımsatıyor: Klişe karakter­ler, gülünç diyaloglar, standart ve tah­min etmesi kolay esrarengiz olaylar (tabii ki müzedeki mumyalar aslında …) gibi. Örneğin çılgın kötü adamın, bir masaya bağlı güzel kadının yarı çıp­lak vücuduna tüpler, hortumlarla bir takım renkli sıvılar enjekte ettiği sahne bu tür filmlere meraklı izleyicilerde tam bir deja vu havası yaratıyor. Ancak Maschera di Cera, bu ‘eski moda’ filmlerden oldukça kanlı sahneleri ve özellikle sonlara doğru modern özel efektleriyle ayrılıyor.

Senaryonun Fulci’nin miras bı­raktığı pasajlarından çekilen bir sahne, emektar yönetmenin son ürünü olarak kayda değer: Gramofonda klasik müzik çalarken işlenen bir cinayet sırasında plağın üstüne sıçrayan kan, önce sesin bozulmasına sonra da plağın dur­masına neden oluyor. Senaryoya son şeklini veren Stroppa tarafından yazılan bir pasajda ise, kötü adamın ağzından sanki, komedi filmlerinden korku filmlerine geçiş yapan Fulci konuşuyor: “Ben güzel şeyler yapmak istedim ama insanlar hep şiddet talep ediyorlardı.”

NOTLAR:

(1) Fulci’nin senaryosuna katkı yaptığı filmler arasında Sophia Loren’in başrolde olduğu bir komedi olan L’Uomo, la bestia e la virtu(1953) ve ünlü İtalyan komedyeni Toto’nun filmlerinden ikisi de yer alıyor.

(2) Fulci’nin Zombie 2’den sonra bizzat çektiği iki zombi filminin yanısıra Andrea Bianchi, Le Notte del Terrore’yi (1980; Burial Ground; Zombie 3; T. video adı: Vahşet Gecesi), Umberto Lenzi ise Incubo sulla Citta Contaminata’yı (1980; Nightmare City; City of the Walking Dead; T. video adı: Şehir Baskını) çektiler. Marino İrolami’nin çektiği Regina dei Cannibali (1980; Zombie Holocaust) ve Bruno Mattei’nin çektiği Inferno dei Morti Vbenti (1981; Zombie Cpeeping Flesh; T. video adı: Virüs) ise İtalyan menşeli yamyam ve zombi türlerinin karması niteliğindeler. Joe D’Amato da porno zombi filmleriyle furyaya katılmış: Le Notte Rotische dei Morte Viventi (1979) ve Porno Holocaust (1979). Diğer bir ilginç türler karmasını ise Nazi zombi filmleri oluşturuyor: Jean Rollin’in “J.A. Laser” takma adıyla çektiği El Ugo de los Muertes Vivantes (1980; Zombie Lake); Jesus Franco’nun çektiği La Tumba de los Muertos Vivientes ve onun yapımcılar tarafından yeniden kurgulanmış bir versiyonu olan, “A.M.Franek” imzalı L’Abime les Morts Vivanles (1981; Oasis of the Zombies; T. video adı: Hortlaklar Vadisi). Franco’nun aynı dönemde Mausion de los Muertos Vivientes (1982) adlı başka bir zombi filmi daha çektiği kaydediliyor.

(3) Benzer etkileyicilikteki zombi figürleri daha önce İspanya’da Amando de Ossorio’nun La Noche del Tenor Ciego (1971; Tombs of the Blind Dead) ile başlattığı üçlemede yer alıyordu.

(4) Fulci’nin son filmleri şunlar: lanetli bir Mısır madalyonu etrafında dönen L’Occhio del Male (1982; Manhattan Baby), dansçı genç kızların şırıngalı bir katilin hedefi olduğu Uccide a Passo di Danza (1983; Murder Rock), erotik bir gerilim filmi olan Mide del diavolo (1986; Devil’s Honey), Yugoslavya’da çekilen ve kötü bir şaka sonucu komaya giren bir kızın psişik güçleriyle salyangozları yönlendirmek (!) gibi değişik yöntemlerle intikam almasını anlatan Aenigma (1987), dul kadınları hedef alan bir seri katil filmi olan Quando Alice ruppe lo specehio (1988; Touch of Death); Nazilerin hayaletlerinin kol gezdiği bir genelevde geçen / Futasmi di Sodama (1988; The Ghosts of Sodom); Demonia (1988), / Pratti rosso (1988), her ikisi de tv filmi olan La Dolce casa degli orrori (1989) ve Ul Casa nel tempo (1989), cinayete kurban giden bir milyonerin ruhunun karısından katili bulmasını işlediği Voci del Profondo (1990; Voiesfronı Beyond)t bir adamın kendisinin aslında bir araba kazasında ölmüş olduğunu farkeltiği Le Porte del Silcuzio (1990; The Door to Silence) ve de bütün zamanların en ilginç korku filmlerinden biri olan Un Calin nel Cervelİo (1990; Beyindeki Kedi; Nightmare Concerl / Ol tin the Braiu).

(5) Nazi toplama kamplarını beyazperdede aşırı derecelerde işkence, vb. sahneleri sunmak için uygun bir vesile olarak değerlendiren Nazi-istismarı filmlerinin bir varyasyonu ise konuları Nazi dönemindeki genelevlerde (ya da diğer fuhuş yuvalarında) geçen filmler.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.