Bir erkeğin en iyi arkadaşı annesidir... Norman Bates - Psycho (1960)

Lord of Illusions

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

14 Eylül 2009

5 Adet Yorum

5

Yönetmen: Clive Barker
Senaryo: Clive Barker
Yapım: 1995, ABD Süre: 120 Dakika
Oyuncular: Scott Bakula, Famke Janssen, Kevin J. O’Connor, Barry Del Sherman, Joel Swetow, Daniel von Bargen

“Sihirin iki dünyası vardır: Biri illüzyonistlerin ışıltılı mekanıdır. Diğeri ise, sihirin korkunç bir gerçeklik olduğu gizli bir bölgedir. Burada insanlar iblislerin gücünü taşır ve ölümün kendisi bir illüzyondur.”

“Sihir, kitaptaki en eski numaradır.”

Harry D’Amour, Clive Barker’ın birçok öyküsünde başrol oynayan özel bir dedektif. Okültist davalarla ilgileniyor. İlk yer aldığı hikaye, bahsedeceğim filmin uyarlandığı, Kan Kitapları’nın 6. bölümündeki “Son İllüzyon” öyküsü. Derbeder hali, bıçkın karakteri ve profesyonelliği nedeniyle yazarın göz bebeği olmuş ki, daha sonra “The Great and Secret Show” adlı romanında, “The Lost Souls” adlı kısa öyküsünde ve “Everville” adlı romanında başrolü Harry D’amour’a vermiş. Karakter hikayeden hikayeye geçtikçe bazı değişikliklere uğruyor; bedeninin her tarafını kendisini şeytandan koruyacak dövmelerle kaplıyor.

Yönetmen filmini “The Last Illusion” adlı öyküsünden serbest bir şekilde uyarlamış. Öykü, gösterisi sırasında garip bir şekilde ölen ünlü bir illüzyonistin karısı tarafından kiralanan özel dedektifin başından geçenleri anlatıyor. Vasiyetine uygun olarak yakılmasına karar verilen adamın cesedine göz kulak olma işi D’Amour’a kalıyor. Fakat şeytani illüzyonistle bir anlaşma yapmış olan ve cesedine ulaşmaya çalışan bazı iblislerle savaşmak durumunda kalıyor ve öykünün adını veren “son gösteri”ye adım adım yaklaşıyor.

“Ben dünyayı katletmek için doğdum!”

Clive Barker sinema için değiştirdiği senaryosunda, Puritenler’den bahsediyor. Şeytani lider ve illüzyonist Nix’in liderliğindeki bu kült birçok yönden Charles Manson tarikatını andırıyor. Dünyaya Tanrı olmak için gelip daha sonra fikrini değiştiren (!) Nix’in önderliğindeki Püritenler, çölün ortasındaki yıkık dökük bir çiftlikte yaşıyorlar. Her biri uyuşturucu etkisindeymiş gibi liderlerine tapan gözlerle bakıyorlar. Duvarlara korkunç resimler çizilmiş. Bazı odalarda tarikat üyeleri çiğ et yemekte (İnsan eti? İnsan kaburgaları?). Yıllar sonra liderlerini tekrar hayata döndürürken, sanki bilinmeyen bir yerden gelen emre uyarcasına ailelerini öldürüp çöle doğru yola çıkıyorlar. Nix geldiğindeyse kendi saçlarını kazıyorlar; aynı Manson tarikatının üyeleri gibi.

Nix, küçük bir kızı kaçırmış. Yüzünün alın bölgesinde, sol gözünü de içeren bir pigment bozukluğu olan, liderine diğerlerinden daha yoğun bir yakınlık duyan efemine Butterfield (kitapta bir iblistir) bu 12 yaşındaki kıza işkence etmekte. Nix Mandril’ini (bir tür Afrika maymunu) kızın üstüne salıyor. Fakat filmde işkencenin boyutundan asla bahsedilmiyor. Bazı flashbacklerde Butterfield’i çırılçıplak halde kızı korkuturken görüyoruz (Tecavüz? Daha da kötüsü hayvanla tecavüz?).

Aynı tarikata üye olan ama bir şekilde oradan kurtulan Philip Swann, yanında üç arkadaşı ile (zenci Caspar Quaid, sarışın kız Maureen Pimm ve esmer kız Jennifer Desiderio) gelerek küçük kızı kurtarmaya çalışıyor. Halbuki Nix, gözbebeği olan Swann’a tüm bilgisini aktarmak istiyor. Parmaklarını kafatasına sokup ona tecrübeyi aktarıyor.

Nihayet sonuca erişen Swann, Nix’in kafasına oturacak bir mekanizmaya sahip garip bir metal maskeyi Nix’in yüzüne yerleştiriyor ve kanını kullanarak vidaları sıkıştırıyor.

Bu introdan sonra film bilinçli bir şekilde film-noir sularında yüzüyor. Derbeder serseri dedektif, bir gün odasına gelen gizemli bir kadının iş teklifini kabul eder. Fakat kadının da sakladığı önemli bazı sırlar vardır…falan filan.

Scott Bakula, Harry D’Amour rolüne cuk oturmuş. Aynı şekilde Famke Janssen, masum görünen ama insanların başına dert açmaktan başka bir işe yaramayan kara melek rolünde sırıtmıyor. Hatta kıyafetleri, makyajı ve saç biçimiyle 40’ların havasını taşıyor ki bu da film-noir janrına uygun düzenlemeler.

D’Amour, bu kadar güzel bir kadının pek de çekici olmayan bir adamla evli olmasına anlam veremiyor. Dorothea da kocası Philip Swann’la aşk için evlenmediğini kabul ediyor. Peki son zamanların en ünlü illüzyonisti haline gelmiş Philip Swann’ı koruması için neden bir dedektif tutuyor? Kadın bunu “vicdan borcu” olarak yorumluyor. Neticede işi kabul ediyor. Farkettiyseniz kısa öyküsünde D’Amour kiralandığında, illüzyonist ölmüştü. Burada ise henüz canlı. Zaten ilerde daha çok farklılıklar göreceğiz.

Kılıçların On’u:

Ceset. Üzerine vahşice saplanmış on adet kılıçla yerde uzanmaktadır. Yaralarından dökülen kan su gibi akmaktadır. Gök kara bulutlarla doludur ama ufukta görünen altın renkli gökyüzü, Kılıçların Dokuz’undaki kabusun sona erdiğinin habercisi gibidir. Ulaşılan sonuç tam olarak ideal olmasa da gerçeklik nihayet kendisini göstermiştir. Yalanlar ve illüzyonlar silinip gidecektir. Bu kart aynı zamanda uzun süreli bir ilişkinin sonu olarak da yorumlanabilir.

Clive Baker, öykülerinde olduğu gibi burada da bazı olayları üstün körü gösteriyor. Sanki olanlar herkes tarafından biliniyormuş gibi davranıyor ve şöyle bir gösterip geçiyor. Filmin en başında bahsi geçen “şeytan çıkarma” hikayesi de böyle bir şey. Bu yüzden, Barker’ın tarzına aşina olmayan bazı izleyiciler, Lord of Illusions’un aslında bir devam filmi olduğunu zannetmişler. Gerçekten de bu hadise kısa bir flashback olarak yansıyor ekrana. Gerçekten çok korkunç bir sahne bu. Neler olup bittiğini, şeytan çıkarma işlemi sırasında ne gibi talihsizliklerin yaşandığını bilmediğimizden bu suratta tokat hissi uyandıran kısacık sahne daha da etkileyici bir hava kazanıyor.

Aslında tamamen başka bir iş için Los Angeles’a gelen D’amour’un asıl hedefi Tapert adında bir herif. Onu takip ederken bir falcının apartmanına giriyor ve korkunç bir katliamla karşılaşıyor. Yıllar sonra falcılıkla hayatını kazanan Quaid’e rastlıyor ama göğsünde bir sürü bıçakla can çekişirken. Lideri Nix’in gömüldüğü yeri öğrenmeyi aklına koymuş Butterfield’ın yıllar sonra gerçekleştirdiği tahkikat neticesinde ulaştığı zavallı adam, dedektife anlamsız bir çok ipucu vererek ölüyor. Yine aynı dairede ilk defa tanıştığı Butterfield ve iblisi Ray Miller’ın saldırısından kılpayı kurtulan D’Amour; daha illüzyonist Swann işini almadan çok önce olaylara bulaşmış oluyor. Belki de bir önceki vakası olan, içine şeytan girmiş çocuğun sözleri bir kehanet niteliğindeydi:

“Karanlığı tat, D’Amour! Uzun zamandır seni bekliyordu.”

Peki bundan sonraki kehanet için ne yapmalı? D’Amour masadaki son tarot kartını açıyor: Kılıçların On’u…

“Bir adamı ölürken izledin mi hiç? Eğer yakından bakarsan, bazen kaçan ruhunu görebilirsin. Eğer hızlı davranırsan onu yakalayabilirsin.”

Swann’ların özel yardımcısı efemine Valentin (kitapta bir iblisti) tarafından bulunan ve Dorothea’nın davetiyle Swann’ın son gösterisine seyirci olarak katılan D’Amour, aslında büyük salondaki herkes gibi bir ölüme seyirci oluyor. Swann’ın kılıçlarla yaptığı gösteri yolunda gitmiyor ve bir mekanizmaya bağlı on adet kılıcın yukarıdan düşmesi üzerine ölüyor.

Böylece aslında görevini hakkıyla yerine getirememiş olan (Swann’ı koruması gerekiyordu) D’Amour, korkunç olaylara balıklama dalıyor. Gizli bir sihir merkezi olan Magic Castle’a giriyor ve Swann hakkındaki rivayetleri işitiyor. Daha sonra Nix’i ve onun gerçek sihirle illüzyon arasındaki ince çizgiyi aşan marifetlerini öğreniyor. Aşık olduğu kadını Nix’den korumak için gerçekten tehlikeli dehlizlerde yol alıyor.

Clive Barker, insanları nasıl korkutacağını çok iyi biliyor. Filmin başından beri devam eden gizemin yavaş yavaş çözülmesi sırasında insanı yerinden hoplatacak birçok harika sahne mevcut Lord of Illusions’da. Bazı özel efektler bilgisayar ürünü olduklarını belli etse de yaratıcılık bakımından etkileyiciliğini koruyor. Mesela Nix’in zehirli parmaklarının girdiği zihinlerin, karşısındaki şahsı, cisminden bir deri gibi sıyrılışını görmesi gibi. Ya da Swann’ın tabutuna yaklaşmaya çalışırken Dorothea ve D’amour’a saldıran şekilsiz ve kendi içine doğru katlanabilen iblis gibi…

Oyunculuk da kalbur üstü olunca film tadından yenmiyor. Bir sahneyi özellikle çok sevdim. Aslında sahneden çok bir davranış… Genelde korku filmlerinde korkunç olaylar vuku bulurken oyuncular gözlerini sonuna kadar açıp şok olmuş bir edayla olanları izler. Burada Famke Janssen’in karakteri Dorothea, korkunç olayları izlemek yerine yüzünü elleriyle kapatıyor. Yakın planda tüm ekranı kaplayan yüzü elleriyle örtük olsa da parmaklarının arasından bakış atan faltaşı gibi açılmış gözlerinin iradesine ihanet ettiğini görüyoruz. Ne kadar etkileyici ve ne kadar insani…

Süresi biraz uzun olsa da (uncut versiyonu 2 saat), çok karakterli yapısı ve anlatacak çok şeyi olması nedeniyle film hiç sıkmıyor. Zaten kaliteli bir filmi bulalım da süresin uzun olsun… Lord of Illusion, üvertür sarkıcının arkasından çıkan assolist gibi… İzlediğine değiyor.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl


Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.