Buradan tek bir çıkış yolu var... ve ben o yoldan geliyorum! SIMON SAYS (2006)

Korkutan Sergi

Korku Genel

Özel Dosya

FatihDanacı

04 Mayıs 2010

7 Adet Yorum

7

Korku edebiyatının, özellikle vampir saldırısının ardından ülkemizde altın çağını yaşadığı bir gerçektir. Birbiri ardına satış rekorları kıran Alacakaranlık kitapları, beraberinde bir korku sever kitlesini de doğurmuştur. Bram Stoker’ın Dracula’sının bile ilk defa 12 yıl önce dilimize çevrildiği düşünülecek olursa, geç kalınan bir kültürün ülkemizde yayılmaya başlaması sevindiricidir. Bu furyadan ise nasiplenmeye çalışan en başta edebiyat ve sinemadır. Tarihinde hiç görmediği kadar korku saldırısına maruz kaldığı bu dönemde sayısız kitap, çizgi roman dilimize çevrilmiştir. Korku filmleri gişe rekorları kırmıştır.

Devam etmekte olan korku akımı genç kuşağı etkilemektedir. Bu kuşağın ilerleyen yıllarda nasıl bir seyir izleyeceği ise merak konusudur. Nasıl ki, video kültürü 80’lerde çocuk olanları etkilemişse, günümüzdeki hızlı ve geniş tüketim de şimdinin gençlerini dolayısıyla sonraki nesilleri etkileyecektir. Ancak hedef kitle yalnızca çocuklar ve gençler değildir, topyekûn bir etkilenme söz konusudur. Yetişkinler ise yalnızca tüketmekle kalmayıp, bu dönemden faydalanmasını bilmekteler. Şöyle ki, tarihimizde ilk defa 2009 yılının Kasım ayında korku, akademik bir platforma taşındı. Korku Anlatıları Konferansının ilk konusu ise kaçınılmaksızın vampirlerdi. Bundan başka korku sineması atölyeleri (Tan Tolga Demirci önderliğinde), üniversitelerde gerçekleşen aktiviteler ve daha pek çoğu icra edildi. Bu gibi faaliyetlere girişmek
isteyenlerin her daim önlerinde kapalı olan kapılar biraz da olsa aralandı. İşte bahsedeceğim de “Geçmişten Günümüze Korku” adlı ufak bir sergidir. İçinde bulunduğumuz dönemin tanıdığı imkânları kullanmasını bilen mütevazı bir galeri.

İstanbul Bakırköy’de bulunan Mamati Koleksiyon’un önderliğinde yapılan, bazı koleksiyoncuların ürünleri ile katkıda bulunduğu, yetenekli bir fotoğrafçı olan Ece Yıldırım’ın vampir temalı stüdyo çekimleri ve ressam Yavuz Balkan’ın çizimleriyle ile destek verdiği ve Airport Alışveriş Merkezi’nde Nisan ayı boyunca sürecek olan sergi çok iddialı değil belki ancak, bu gibi platformlarda kendine yer edinebilmesi önemini arttırmaktadır. Sergi Airport Alışveriş Merkezinin 1. katında, kendisine ayrılan bir yerde icra edilmekte. Camekânlı vitrinlerde eski 8 mm ve 16 mm korku filmi makaraları, VHS kasetler, eski kitap ve dergiler, korku objeleri, afişler, lobiler, press book’lar görmek mümkün. Sergilenen ürünlerin kimi orijinal, kimi ise replika ancak sıradan alışveriş mağazalarıyla bezenmiş dükkânlar arasında gezinirken farklı bir ortam yaratıyor.

Gölge e-Dergi okurlarına tam bu satırları yazmıştım ki, telefonum çaldı. Arayan Mamati Koleksiyon’un sahibiydi ve serginin insanlar tarafından şikâyet aldığını, bu yüzden iptal edildiğini söyledi. Nedenini sorduğumda ise insanları rahatsız edenin vampir resimleri, afişler, lobi kartları, kitaplar, dergilerden başka bir şey olmadığı cevabını verdi. Şahit olduğum bu trajik olay karşısında ise üzülmemek elde değil.

Böylece korku temalı bir sergi yalnızca iki gün açık kalarak bana ne kadar yanıldığımı hatırlattı. Demek ki yetişkin dahi olsa dönem furyasından istifade etmenin de bazı sınırları varmış. Ya da çok hızlı tüketen bir toplum olarak bu furya da sona erdi ve demode olan korku rahatsız etmeye başladı. Ya da hâlâ, ortak geçmişimizde yer almayan korkuyu aramıza almak için erken! Belki bir sonraki kuşakta…

Bu durum ülkemizde korku ve sanatlarını icra etmenin ne denli zor olduğunun bir göstergesidir. Tüm iyi niyetlerle açılan bir sergi, satanist bir sergi olarak nitelendiriliyor, kimi insanlar tarafından şikâyet ediliyor, tecimsel kaygılarla insanların şikâyetini dinleyen yöneticiler serginin iptal edilmesine karar veriyor. Bu; edebiyata, sinemaya, insanların emeğine, her şeyden önce sanatın bir alt dalına yapılmış hakaretten başka bir şey değildir!

Serginin adı “Geçmişten Günümüze Korku”ydu ve yine aynı isimle Basın Bülteninde yer alması için kaleme aldığım yazıyı sizlere sunuyoruz.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KORKU

İnsanoğlunun asırlarla ifade edilebilen geçmişinde korku her daim varlığını sürdürmüştür. Bazı dönemlerde şeklini değiştirmiş olsa da değişmeyen, varlığı, yani korkunun kendisi olmuştur. Bilinmeyenden kaynaklanan, yönlendirilerek oluşturulan ya da insan zihninde yaratılan kimi imgelerle de korku, bilinçaltımızın bir parçası haline gelerek, kırıntıları kendinden sonra gelen insanların ortak geçmişinde yer edinmiştir. Böylece korkmak; belki yaratılıştan gelen belki de sonradan şekillenen bir duygu olarak en temel gereksinimlerden biridir.

Korkuların şeklinin değiştiğinden bahsediyoruz. Peki, nedir bu değişiklik? Ya da bunu en kolay nasıl görebiliriz? İşte bu bağlamda sanat karşımıza çıkar. Kişilerin duygularının, her şeyden önce toplumun ve gündelik yaşantının bir yansıması olan sanat, içinde ait olduğu dönemin korkularını barındırır. Buradan yola çıkarak da insanların benliklerinde ya da alt benliklerinde yatan korkulara ışık tutar. Şöyle ki, Antik dönemde Yunan ve Roma tragedyalarında, efsanelerinde yer alan şiddet, kanlı çözümler, gaddarlık; milattan önce sayılan zamanlardaki bireylerin korkularını anlatır. Onların korkularının kaynağı çaresizliktir, sahip olamadıkları güçtür. Güç dengesi dendiğinde ise akla Hıristiyanlığın ilk yılları gelir. Avrupa’nın putperestlikten ve eski inançlarından kurtulduğu dönemde güçlenmeye başlayan ve bir süre sonra da en büyük güç olan Kilise, insanların korkularına yenilerini ekler. Bunların en büyüğü ise Şeytandır! Şeytan ve onun varlığıyla ilişkilendirilen en yaygın korku olan ölüm korkusunu, ölümden sonraki yaşamı, yani Cehennem’i bize sunar. Amaç basittir, ortaya kurukafa konulur, insanlar o kurukafayı görür, ölümü hatırlar; ölümü hatırlayınca da korkar; sığınacağı yer ise Kilise yani yeni yayılmakta olan dini inanç sistemi, Hıristiyanlıktır. Günah ile insanlar yönlendirilir, yeni düzende kabul görmeyen değerler kötüleştirilerek, şeytanlaştırılır. Ortaçağda ise yine Hıristiyanlığın yarattığı, bir başka korku Engizisyondur. Engizisyon mahkemelerinde türlü işkencelere maruz kalan insanların çaresizlikten dolayı cadı olduklarını itiraf etmeleri, yargıçların ise onları idam ile cezalandırılmaları, o dönemdeki insanların korkularını şekillendirmiştir. Cadı olmak bir suçtur. Cadılık suçuyla itham edilen birinin izleyebileceği iki yol vardır. İlki cadılığı itiraf ederek, günahlarından arınmak için ölmek, diğeri ise işkenceye maruz kalarak acılar içinde ölmek. Sonuç aynıdır!

Korkular anlatmakla bitmez. Salgın hastalıklar karşısında insanlığın aciz kalması, tarihe yer etmiş pandemilerin binlerce insanı öldürmesi, savaşların beraberinde getirdiği dehşet insanların duygularına yerleşmiştir. Tüm bu korkularımız ise gerek resim, gerek heykel, gerek edebiyat alanında yansımalarını bulmuştur. 18. yüzyıldan itibaren vampir kavramı daha geniş kitlelere yayılarak Kara Kıta Afrika’dan Yeni Dünya Amerika’ya; Uzak Doğu’dan Avrupa’ya kadar neredeyse global bir fenomen haline gelmiştir. Çeşitli sanat akımları içine korku yerleşerek tüm dünyayı dolaşmıştır.

Peki, korkunun sanatı nasıl olur? Bunun açıklaması bir kitap niteliğindedir, örnekleri sıralamak uzun listeler, detaylı incelemeler gerektirir. Ancak genel bir bakış faydalı olacaktır. Korkuyu, korku motiflerini en fazla işleyen edebiyattır. William Shakespeare’in dizelerinde hayaletleri (Hamlet), cinayetleri (Macbeth), işkenceleri (Titus Andronicus), nekrofiliyi (Romeo and Juliet) buluruz. Yalnızca edebi kaynaklar değil, destanlarda da korku vardır. Batıda ilk İngiliz destanı sayılan Beowulf Destanı’nda, İskandinav Mitolojisi’nde, Şark’ta ise Binbirgece Masalları’nda korku eksilmez. Hatta çocuk masallarında; Grimm Kardeşlerin hikâyelerinde, Ezop, Andersen, Perrault, La Fontaine Masalları’nda üstü kapalı olarak yer alır.

Korku ve gizem ayrılmaz iki parçadır. Edgar Allan Poe’nun tekinsiz öykülerinde, derin anlamlar içeren şiirlerinde ölüm korkusu, sevdiğini kaybetmenin korkuları, kısaca korkunun pek çok türevi mevcuttur. 19. yüzyıl Avrupa’sında ise vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Horace Walpole’un Otranto Kalesi, Mary Shelley’in Frankenstein ya da Modern Prometheus’u, Alman, Fransız, İtalyan öykücülerin eserleri, Bram Stoker’ın Dracula’sı, İngiliz şairlerin şiirleri karanlık kelimelerle beslenmiştir. 19. yüzyılda Gotik edebiyatı (her ne kadar gotik akım mimari ile başlamış olsa da) kendinden sonraki nesilleri etkileyecek ilk hareketi başlatarak, korkuyu aramıza salmıştır. Rasyonalizme bir alternatif olarak doğaüstü fenomenler yaratılmıştır. Bunda amaç basittir; gerçek tek değildir, var olmayanın, gözle görülemeyenin de bir gerçekliği vardır.

Tiyatronun da vazgeçilmez malzemesidir korku. Fransa’da natüralizmin sönmeye başladığı bir dönemde kanlı sahneleriyle, dehşet gösterileriyle “Grand Guignol” tiyatrosu açılır. 19. yüzyılda vampirler tiyatro sahnelerinden eksilmez. Japonya’nın en eski anlatıları kaidan-eiga’ları, hayaletleri barındırır. Söz konusu müzik olduğunda cenaze ayinlerinde yer alan melankolik müzikler her daim hüzünle birlikte tedirgin etmeyi başarır. Bale ve operalarda mitoloji ve destanlar kullanılır. Müzikallere geçildiğinde klasik canavarlar eksik olmaz, en masum çocuk müzikallerinde bile fantastiğin gizemi, büyüleyiciliği, zaman zaman da korkunçluğu vardır.

Francisco Goya’nın, Paolo Vincenzo Bonomini’nin çizimleri rahatsız edicidir, gerçeküstücülüğün temsilcisi Salvador Dali zekâsının ve hayal gücünün ürünlerini anlaşılması zor eserlerine yansıtır. İsviçreli H.R.Giger’in kimine göre mide bulandırıcı, kimine göre ise barındırdığı detay ve estetik görünümünden dolayı muhteşem eserleri hep hafızalara kazınır. Korkunun çekiciliği, her alanda kullanılır. 19. yüzyılda doğan dokuzuncu sanat yani çizgi roman da çoğunlukla korkudan beslenir. Başlangıç “Penny Dreadful”lar ile olur, özellikle çağdaş fantastik edebiyatının öncüsü ve birçok yazarı yetiştiren “Weird Tales” dergisi ise H.P.Lovecraft sayesinde öncülük görevi yapar. Lovecraft, Poe’nun mirasını devam ettirir, öykülerindeki yaratıkları başka boyutlardan çıkararak sergiler.

Korku artık aramızdadır. Fransız Lumiere Kardeşlerin ilk görüntüleriyle başlayan sinema serüveninde, fantastiğin babası Georges Melies her ne kadar korkuya çok yanaşmasa da bu yeni icadın rotasını belirler. Fantastiğin ve sihrin gücünü kullanarak yeni yüzyılın şeklini haber verir. Sinema ekranlarına yaratıklar, canavarlar ve manyaklar girerek, gerçek ile gerçek olmayan birleştirilir. Gördüğümüz, duyduğumuz korku, hissedilir hale gelir. Bu da mazoşist bir zevke dönüşür. Hatta televizyonun icadı ile evlerdeki yerini alır. Artık korku filmleri yalnızca gece yarısında değil “prime time”da da aranan bir tür olmuştur. Gişe rekorları kıran, salt vahşeti içeren kanlı filmlerdir. Bir diğer görüntü cihazı olan ve artık çocukların eğitim sisteminde yer alan bilgisayarın içindeki dehşet ve korku da virüs gibi günden güne yayılmakta çocukların beyninde daha çok yer edinmektedir.

Serginin amacı, gülmek, mutlu olmak kadar doğal bir gereksinim olan korkunun, sanat içindeki yansımalarını sunmaktır. Adı, “Geçmişten günümüze kadardır”, çünkü korkularımız bilinen tarihten itibaren her daim var olmuştur, ileride de var olacaktır. Bunu en iyi özetleyen ise hayal dünyasında yarattığı canavarları, yaratıkları aramıza salan Lovecraft’ın sözüdür:

“İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur. En eski ve en güçlü olan korku ise bilinmeyenin korkusudur.”

Not: Fatih Danacı’nın bu makalesi Gölge E-Dergi’nin 32.sayısında yayınlanmıştır..

Fatih Danacı

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Fatih Danacı

Tüm Yazıları
İstanbul’da doğan Fatih Danacı eğitim ve öğrenimini aynı şehirde tamamladı. Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp 2004 yılında mezun olduktan sonra, sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları ve vampirler üzerine makaleleri yayınlandı. Öykülerinin ve sinema araştırmalarının konularını, korku, gerilim, fantastik, bilimkurgu öğeleri oluşturdu. Fantastik Edebiyat adlı internet sitesinin 2010 yılında düzenlediği “Fantastik Öykü Yarışması II” de “Herşeyi Zamana Bırak” adlı öyküsü üçüncülüğe değer görüldü. İlgi duyduğu alanlarda geniş bir poster, kitap ve efemera koleksiyonu bulunan Fatih Danacı evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

Yorumlar (7 Yorum)

YORUM YAZ