Dilediğin şeylere dikkat et! Djinn - Wishmaster (1997)

Korku Tünelleri…

Korku Genel

Özel Dosya

BurakBayülgen

07 Mart 2012

3 Adet Yorum

3

Korku Tünelleri…
LUNAPARK, PANAYIR, SIDESHOW ve FREAKSHOWLAR…

Korku tüneli olarak adlandırdığımız lunaparkların belki de en vazgeçilmez eğlence aracı, mekanikleşmiş bir freakshowdan başka bir şey değildir. Bu mekanikleşmeyi freakshowların tarih sahnesinde belirli bir zaman diliminden sonra etik olmamalarından ötürü dünyada yasaklanması kuşkusuz ki tetiklemiştir. Korku tünellerinin bir kült eğlence statüsünde değerlendirilmeleri lunapark sektörü kadar, başlı başına bir sektör arayışı içine girmemize sebep olan önemli bir unsurdur. Nitekim sadece lunaparklardaki korku tünelleri baz alınarak yapılan korku filmleri, tüm eğlence parkından ziyade, eğlencenin dallanıp budaklanan spesifik bir alanını gün ışığına çıkarmaktadır.

Tobe Hooper’ın Funhouse filmi ise bu spesifik eğlencenin, diğer mekanik aletlerden farkını koyan önemli bir fikirdi. Korku tünellerinin kendi bağımsızlığını kazanması için bu spesifik eğlence alanının, lunaparklardaki diğer mekanik aletlerden farklı olarak algılanması şarttı ve korku tünellerinin özellikle kült statüsünde hizmet edeceği çok belirgin bir tarihi gün vardı: Cadılar Bayramı.

Hem Cadılar Bayramı, hem de Funhouse filminden de söz açılmışken, Cadılar Bayramı’na özel olarak uygulanan bir etkinlikten bahsetmek istiyorum:

X Sokağı’ndaki X No’lu ev bir korku tüneli yahut korku atraksiyonu olarak ziyaretçilere açılmaktadır. Bu ev bir lunapark ya da panayırın içinde yer alan atraksiyon öğelerinden biri değildir. Aksine yaşadığınız mahallenin içinde yer alan bir evden farkı yoktur. Bu atraksiyonu yaşamak için bir lunapark yerine, açık adreste belirtilen eve gidersiniz, bilet alırsınız ve eve girersiniz. Bu evde mekanik figürlere rastlamaktan ziyade, bir senaryo ve atraksiyona bağlı kalarak canlı figürlerle karşılaşırsınız. Nanik yapan plastik iskelet figürü bakın nasıl tarihe karışıyor…

Bu atraksiyonu yaşama isteği (yani evi bilet alarak dolaşmak isteği) kanımca Tobe Hooper’ın filminde de değinildiği gibi sadece oyuncak figürlerin (veya canlı figürlerin) nasıl ve ne zaman korkutucu efektler eşliğinde belireceğini görme isteği değildir. Hatırlarsak, Funhouse geceyi gizlice panayırda yer alan korku tünelinin içinde geçirmek isteyen bir grup gencin başına gelenleri konu alıyordu. Ama bu altta açıklayacağımız üzere, atraksiyonun kendisine dahil olmak, yani geceyi o evde geçirmek için duyulan heyecandan da öte bir şeydir.

Freakshowların sergilenmesi ve deformasyondan kar gütme amacı, benim fikrime göre, izleyicinin atraksiyonun bir parçası olmasını değil, deformasyon ile yüzleşmesini öngörmektedir. İzleyicilerin yüzleştiği ya da yüzleşmeye çalıştığı deformasyon hele hele post-modern zamanlarda freaklerin halen bir öteki olduğuna vurgu yapmaktadır. Korku tünelleri ve diğer sideshow atraksiyonları öteki’yi içselleştirmek (1. Madde) adına yapılan bir hareket gibi görünürken kanımca, çoğu zaman seyirci psikolojisinde yabancılaştırmayı etkin kılar. Görüldüğü üzere birinci maddemiz olan içselleştirmeye bir de yabancılaştırma maddesini ekliyorum. Bu iki maddeyi birazdan The Howling Part VI: Freaks filminin iki karakteri üzerinden inceleyeceğim ancak öncesinde içselleştirmenin, heyecanı deneyimlemekten farkını irdelemek istiyorum:

Deneyimlemek” kuşkusuz ki iki maddeyi de kapsamaktadır. Bu süreçte kimi izleyici şovu içselleştirir, kimisi de (kanımca büyük çoğunluk) yabancılaştırır. Karanlık tünelin içinde gözlerini kapayıp, taşıtın içinde bir kenara büzülen izleyici, atraksiyonu yabancılaştırmaktan ziyade içselleştiren kişidir. Tabii ki içselleştiren kişinin gözlerinin kapalı olmasının tam zıddı bir durum da söz konusudur. Bu durumu kendi kişisel eşyalarının sergilendiği bir müzeyi gezen birisi gibi düşünürsek, bu kişi eşyalarının nasıl sergilendiğine dair kayıtsız da kalabilir yahut kendini yeniden evindeymiş gibi hissedebilir. Sergilenme biçiminden hoşnut kalabilir yahut hoşnut kalmayabilir. Ama müzeyi ilk defa gezen yahut o eşyalara karşı olan özel ilgisi dışında eşyalarla ve nesnelerle hiçbir teması bulunmayan kişinin gezdiğinden biraz daha farklı bir psikoloji içindedir. Dolayısıyla alanımız tamamen özel ilgi alanıyla, yaşam biçimleriyle ve yaşamı kuşatan elementlerle ilgilenmek zorundadır. Örnek olarak freakshowları içselleştiren bir tür performanstan bahsetmek istiyorum:

Body art. Sanatla da iç içe olarak deforme olarak doğmamış bireyin kendini deforme etmesi…

Deformasyon ile barışan bir kitlenin yahut az miktardaki bireylerin korku tünellerinin günümüzdeki versiyonları gibi artık sadece izleyici kalmayı değil, onlardan bir parçayı da kendilerine adapte etmek istemesi. Burada deneyimlemek yerine adapte etmek kavramını kullanmam doğru olacaktır. Burada bir şeyin altını da önemle çizmek istiyorum. Vücudun deforme edilmesinden kastım geleneksel olarak uygulanan bir metot değildir. Şayet bu tarz gelenekler konumuzun dışındadır. Kültür tam da burada farklı kavramlar yüklüyor bize. Konumuzla alakalı olan deformasyon bilinçlice, tamamen isteyerek ve post-modern kültürün yaygınlaşması sonucu oluşan bir deformasyondur.

Kişisel fikrim olarak body art ve deformasyonun bireye adapte edilmesini içselleştirme olarak kategorize etmekteyim. İçselleştirmenin bu tarz atraksiyonlarda (sideshows, freakshows) body art ve deformasyondan da oldukça beslenerek konumuz için çok çok önemli bir yapıcılığı mevcuttur:

Bu tip adaptasyonlar sektörleşerek alt kültürlerin pek çok cazip gelen kısımlarını insanların hizmetine sokadursun, bu tarz karnaval şovlarının kültleşmesine sebep olmuştur. Ancak tabii ki bu tarz bir etkinlik ve kült tanımının hakkını verebilmek için sadece heyecan ve adrenalin sağlayan birkaç saatlik aktiviteden bahsetmemiz mümkün değildir. Az önce de dediğimiz gibi özel ilgi alanı ve yaşamı kuşatan çevre ve elementler, bu aktivitelere olan yaklaşımlarımızı desteklemektedirler.

Bir kez daha iki maddemizi hatırlayalım:

1) İçselleştirme
2) Yabancılaştırma

Şimdi, buraya kadar anlattıklarımızın (deformasyon dahil) hepsini kapsayan örneklendirmeyi The Howling Part VI: Freaks üzerinden yapacağım:

Nereden geldiği ve nereye gideceği belli olmayan Ian, (tam da bir film-noir karakteri gibi) çorak bir Amerikan kasabasının rahibinin yanında kiliseyi tadilat etmek üzere çalışmaya başlar. Rahibin kızı olan Elizabeth ile iyi ilişkiler kurmakta, Elizabeth’i kendine çekmektedir. Bu mutlu görünen tablo kasabaya uğrayan gezici karnaval tarafından bozulur. Elizabeth karnavala gitmek için ısrar eder ve Ian da onu kıramaz. O gün dolunaydır…

Karnavalda Ian ve Elizabeth, karnavalın kurucusu ve oldukça tekinsiz bir şovmen olan Harker tarafından bir freakshow izlemeye zorlandıklarında iki şey dikkatimizi çekmektedir:

1) Elizabeth her bir şov ne kadar korkutucu ve sıra dışı olsa da, bir diğer şova geçtiğinde yüzünde hafif bir tebessümle yeni şovdaki sevimliliği yakalamaya çalışır. (4 tane ayrı hilkat garibesinden ve yine 4 tane ayrı platformdan oluşan birbiriyle bağımsız şovlardır bunlar.)

2) Ian ise daha hiçbir şovu seyretmeden ne olduğunu biliyor gibidir… Halbuki esas içselleştiren Ian’ın ta kendisidir çünkü kendisi kontrol altına alamadığı bir doğa-üstü yetiye sahiptir. Ian bir kurt adamdır. Kurt adama dönüşeceği dolunay gecesinin karnavalı ziyaret edecekleri güne denk gelmesini de buraya ekleyelim…

Ian bir süre sonra kendisinin de bir freakshow gösterisine dönüşeceğini az çok tahmin etmekteydi. İçselleştirmeden kastım tam da filmin bu noktasında dile gelmektedir. Bu içselleştirme, görüldüğü üzere isteyerek yahut bilinçlice yapılan bir içselleştirme değildir. Ancak Ian’ın yaşamını çevreleyen öğe (filmde bu öğeye lanet demeliyiz) bilinçsizce olsa da içselleştirmedeki etkin yerini gözler önüne sermektedir. Ian, kendi eşyalarından ziyade, adeta kendinin sergilendiği bir müzeyi gezdiğini hissetmektedir.

Elizabeth’in seyirciliği ise tamamen yabancılaştırmak üzerine kuruludur. Bir ötekiyi seyrettiğini gayet iyi bilmekle birlikte, yine de bir tebessüm etme gereği duyar. Elizabeth şovları içselleştirmiyordur; aksine kendinden bir parçayı bu korkunç şovlara atfediyordur. Öbür tarafta Ian ise kendisinin de bir freakshow karakteri olduğunu – ve elbet bir gün olacağını- bildiğinden rahatsızlık duyması gayet doğaldır. Kült statüsüyle incelediğim freakshowların Elizabeth gözünden değil, ancak Ian’ın tüm karakteri ve şovları izleme duyguları ele alındığında kült statüsüne ulaştıklarını savunmaktayım.

Ian ve Elizabeth’in freakshowu görmelerinden birkaç dakika önce yürüyerek gezilen bir korku tüneline girmelerinde de aynı örnek yer alır. Elizabeth daha heyecanlıdır ve korkunç figürlerin ufak çaplı saldırılarından korktuğu gibi, her birinin ardından tebessüm edebilecek denli de yabancıdır. Elizabeth’in tek tebessüm etmediği figür Azrail figürüdür ve Ian da rahatsız olmuştur bu figürden fakat Exit’e yani çıkışa geldiklerinde Elizabeth’in yüzünde yer alan tebessümün aynısını Ian’da göremeyiz. Çıkışta oyuncak palyaçonun yaptığı şaka gereği birkaç saniye içeride kilitli kalan Ian ve Elizabeth’in birbirlerine olan ilgilerinin patlak vereceği an olarak bu anı gözetlesek de bu mümkün olamaz çünkü onlar yakınlaşana kadar kapılar çoktan açılır. Bu esnada Elizabeth’in bir hareketi de önemlidir. Oyuncak palyaçoya dokunur, neden yapıldığını, nasıl çalıştığını yani kendisine tamamen yabancı olan bir atraksiyon figürünün ne olduğunu kavramak isteyerek ve özellikle de “vaaaay” diyerek…

Karnavala zorla alıkonularak gösteri yapmaya zorlanan bir karakter karşımıza çıkar: Winston. Winston vücudunun yarısı timsah derisine benzeyen ve zorla freak olduğu yüzüne vurgulanan birisidir. Harker’ın Winston ile olan iki diyalogu konumuza ışık tutar:

Winston : Burada olmak istemiyorum.

Harker: Konuşabiliyormuşsun, bu güzel…

Winston: Burada olmak istemiyorum.

Harker: Neden? Nereye gidersen git hep aynı. İnsanlar sana bakıyor, korku içinde bağırıyorlar ve arkandan freak diye haykırıyorlar.

Harker: Mabedine hoş geldin, Winston.

Ve Winston’ın zorla Timsah Çocuk gösterisine çıkmasından dakikalar önce:

Harker: Biz öldükten sonra bile herkes seni saygıyla anacak… “Timsah Çocuk” diye…

Halbuki Winston deforme olmuş birisi olsa da bir şovmen, bir şovun parçası değildir. Timsah Çocuk rolü komiktir. Ian ve Elizabeth onu gördüklerinde sadece dudak bükerler. Oraya ait olmadığını anlamışlarcasına… Winston içselleştirmeye çalışmak için çaba harcar, kendini komik duruma sokar ve hatta diğer freakler tarafından aşağılanır, hor görülür. Zorakidir…

Ian’ın kurt adam kimliği Harker tarafından ortaya çıkarıldığı vakit, Ian da diğer freaklerin arasında yerini alır. Artık bir şovun parçasıdır. Şova alışkın değildir ama ortamı yadsıyamaz. Gösterisi sırasında Harker’la alay edecek kadar soğukkanlıdır. İçselleştirmiştir. Adeta evinde gibidir. Winston bile gösteriye ağzı açık eşlik eder. Yabancıdır o çünkü.

Son olarak, yazıya Viyana’da bulunduğum bir lunaparktaki korku tüneli maceramı eklemek istiyorum. Lunaparkta tam 3 adet ayrı korku tüneli dikkatimi çekmişti. Klasik arabayla gezileni, bir zombi evi ve en korkutucu gözükeni; yürüyerek girilen perili köşk. Arabayla gezileninde içinde arabanın bozulduğunu burada belirtmem gerek. Arkadan gelen “tak tak tak” ayak seslerini korku atraksiyonun bir parçası sanan ben, teknisyenin arabayı kendisi iterek götüreceğini ve bozulan araba sayesinde tüm atraksiyona arkamda teknisyen ile devam edeceğimi tahmin etmiyordum. Yalnız, araba tünelin içinde bozulduğu vakit figürlerin halen çalışır vaziyette olması ve içeriden figürlerin çıkardığı seslerin kulağımda çınlaması, tıpkı Funhouse filmini anımsattı.

Bir başka anımda ise daha 6 yaşımdayken annemle içinde kalakaldığım korku tünelini mecburen ışıklar yanıp yine teknisyen eşliğinde yürüyerek arşınlarken, kendimi figürlere dokunmak zorunda hissettim. O beni çok korkutan ama yabancılaştırdığım yaratıkları halen bir yabancı edasıyla inceledim. Bu incelemenin sonunda ise bir dahaki binişimde artık figürleri tanıyor olmama rağmen daha da fazla korktuğumu söylemek zorunda kalacağım. Ben bir hayran ve istekli olarak içeri girdim ama Howling Part 6’teki Ian gibi içselleştiremediğimi, aksine Elizabeth gibi davrandığımı, yani yabancılaştırdığımı da söylemek zorundayım. Tüm yaşanan heyecana ve de olağanüstü korkuya rağmen çıkışta tebessüm ederek ama oranın, o atmosferin bir parçası olmadığımı bilmenin gönül rahatlığıyla…

SONUÇ

Buraya kadar anlattıklarımdan yola çıkarak çok basit bir indirgemeyle yazıyı sonlandırabiliriz:

Şayet freakshowlardaki gerçek freaklerden biri değilsek (tıpkı Ian’ın gizli kurt adamlığı gibi) daima bu şovları yabancılaştırırız. Fakat önemli bir şeyin altını çizmek istiyorum ki yabancılaştırmak demek, bu şovlara karşı olan düşkünlüğümüzün yahut onlardan bir parça olmak istememizin zıddı demek değildir. Aksine rahatsız edici bir boyutta olma ihtimalleri olsa da, yüzümüzde onları içselleştirmeye dair bir tebessüm ve anlayış belirir. Bu anlayışı body art gibi bir örnekle de betimlemeye çalıştım. Sideshow geleneğinin kültürel olarak yeri, bu yabancılaştırma zorunluluğunda bir miktar içselleştirme çabalarına dayanmaktadır. O yüzden modern-freakler var. Artık etik olarak uygun bulunmadığından filmlere konu olduğu gibi sergilenmemektedir ancak freakshow fikri her daim devam edecektir.

Korkusitesi için yazan Burak Bayülgen

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

Yorumlar (3 Yorum)

YORUM YAZ