İnanmadığın şeyler seni öldürebilir Urban Legend (1998)

Korku Sinemasında 2000-2009 Dönemi (2.Bölüm)

Korku Sinemasının Tarihi

14 Şubat 2011

5 Adet Yorum

5

2000-2009-22
2ooo’li yılların ortalarına geldiğimizde korku sinemasını diğer 10’lu yıllardan ayıran karakteristik özellikler de yavaş yavaş kendini belli etmeye başladı. Yazımızın ilk bölümünde bahsettiğimiz bu özelliklerden ikisini kısaca hatırlatmak gerekirse:

1. Seyirciyi başa döndürüp, bütün filmi gözden geçirmesine yol açan şok finaller.

2. Her safhada biraz daha çetrefilleşen,yaptığımız bütün tahminleri boşa çıkartan girift kurgularla desteklenmiş senaryolar ve hikaye anlatımları.

Aslında bu 2 ana karakteristik, klişe bir tabirle seyirciyi o ezberlediği korku filmi kalıplarından sıyırıp almak işlevini fazlasıyla üstleniyordu. Kafamızı sürekli meşgul eden ince teferruatlar ve beyin jimnastiği yapmamızı sağlayan, filmin içine serpiştirilmiş ipuçları sayesinde hikayenin nerelere varacağını heyecan ve merakla beklediğimiz filmlere imza atılmaya başlandı. Bununla bağlantılı olarak akıl yoksunu, sesi soluğu çıkmayan maskeli katil prototipinin gözden düştüğü bu dönemde marjinal sayılabilecek can alıcılar başroldeydi. Kurbanlarına ya da onları kurtarmaya çalışan dedektiflere, çok bilinmeyenli denklemden mütevellit direktifleri ile adeta karmaşık bir puzzle sunan, daima onların bir adım önünde olan ve finale kadar yüzleşemediğimiz sırlarla dolu dahi deliler (Saw, Mindhunters, Taking Lives) geçmişin ceremesini yeniden dünyaya dönerek çektiren lanetli ruhlar (Grudge, Drag Me to Hell , What Lies Beneath), intikam ateşiyle yanıp tutuşan hayalet bedenler (Shutter, Ring, Messengers) korku janrına yepyeni katil portreleri eklerken kafamızda oluşturduğumuz katil imajına farklı bir boyut katıyordu.

2000-2009-23
Aslında bu noktada saydığımız tüm kötü karakterlerin ya da varlıkların filmlerde tam da başrol oynamadığını, hikayenin önüne geçmeden filmin ana temasını destekler bir vaziyette merakımızı körükleyen birer profil durumunda yeraldıklarını söylemek mümkün. Keza bulmaca gibi senaryolar diye bahsettiğimiz 2. karakteristik özelliği çözmemize yarayan anahtar kelimeler de bu profillerin altında yatmakta idi. Dolayısıyla son dönem filmlerinin benimsediği kurgular, katili bir Halloween’in Michael’i ya da Scream’in Ghostface’i gibi hissedilir kılmaktan çok, onu hikaye ile aynı potada eriten yapbozun bir parçası olarak gösterdi. Bu da değişen anlatım tarzının getirdiği başka bir karakteristik özellikti.

Bilgisayar efektlerinin hızla oyunculuğun önüne geçtiği, korku filmi prototiplerinin evrim geçirip tanımadığımız formatlarda hayat bulduğu ve dünya sinemasından da bir sürü ülkenin en az Hollywood kadar söz sahibi olduğu bir korku dönemi olarak niteleyebileceğimiz 2000-2009 döneminin 2. Bölümü, korku alt türleri açısından da son derece geniş bir yelpazeye sahipti.

2005: DEHŞETİN DEĞİŞMEYEN ADRESLERİNE DÖNÜŞ2000-2009-15

Lanetli ev filmlerinin atalarından unutulmaz 1979 yapımı ‘Amityville Horror’un yeniden çevrimi, evin yeni sakinlerini en savunmasız halleriyle bir kere daha biçare vaziyette bıraktı. Ev, lanetinden olduğu kadar korkunç silüetinden de hiç birşey kaybetmeden film boyunca bizi de içine hapsediyordu. Dehşetin evin sınırlarını aşıp bütün bir kasabayı içine aldığı diğer yeniden çevrim ‘House of Wax’ için, mumya evinden sinemasına, benzinliğinden kilisesine kadar filmin geçtiği bütün kasaba, içinde 100’den fazla balmumu heykeli olduğu halde yeniden inşa edildi. Film, en büyük zevkleri, ağlarına düşürdükleri insanları kasabalarındaki bir mekanda sergilemek üzere balmumu heykeline dönüştürmek olan katil ikizleri konu alıyordu. Korku alt türünün gediklisi dev yaratık filmleri denilince akla gelen ilk isimlerden olan ‘King Kong’ tarih öncesi yaratıklarla dolu adaya gitme gafletinde bulunan bir gemi dolusu insanın kabusuyla beraber beyaz perdenin tanık olduğu en alışılmadık aşk hikayesini de hüzünlü bir biçimde bizlere yeniden aktardı. Filmin yönetmeni dev bütçeli prodüksiyonlarıyla meşhur Peter Jackson’dı. 2005’teki adalı filmlerin ikincisi ‘Mindhunters’ kurbanlarını dış dünya ile bağları kopmuş izole bir adaya hapseden ve Saw’ın açtığı yoldan ilerleyen bulmacalı polisiye-korku filmlerinin bir örneği olarak arşivdeki yerini aldı. Bu arada efsanenin ta kendisi ‘Saw 2’ akla hayale gelmeyecek tuzaklarla döşeli evi ile karabasan dolu mekanlara bir yenisini ekledi. Hayali oyun arkadaşının gizemini ve işlenen cinayetlerin ardındaki sır perdesini finale kadar çok iyi saklayan ‘Hide and Seek’ karanlık atmosferinin desteğiyle korkuyla karışık bir gerilim ziyafeti sundu. Okült korku filmlerinin nadir örneklerinden ‘Skeleton Key’ yatalak bir ihtiyara bakıcılık yapmak için gittiği evin kapalı kapılarının ardında yatan ürkütücü gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalan genç bir kadının yaşadığı korku dolu günleri anlatıyordu. Felçli ihtiyarı canlandıran William Hurt’un tek bir repliğinin olmadığı film boyunca sergilediği oyunculuk takdire şayandı. Şeytan çıkarma ayini sonrasında ölen bir kızın davasında, din ile bilimi karşı karşıya getiren mahkeme filmi ‘Exorcism of Emily Rose’ son zamanların en iyi şeytan temalı filmlerinden birini Jennifer Carpenter’in olağanüstü performansı eşliğinde beyaz perdeye taşıdı.

2000-2009-16

Senenin şeytani öğelerle uğraşan diğer filmi ‘Constantine’de ise cennet ile cehennem yaratıklarının dünya arenasındaki mücadelesi, bol efekt bombardımanı altında gösterimdeydi. Görmüş geçirmiş, ama bezgin tavırlı iyilerin kahramanı Constantine’e K.Reeves hayat veriyordu. Karanlık ve aydınlık güçlerin savaştığı ‘Night Watch’ 2005’te Rusya’dan gelen ve yabancı film dalında oscar adayı olan tek korku filmiydi. Gene uzak diyarlardan, İskandinavya’nın soğuk ikliminden gelen ‘Strandvaskaren’ (Drowning Ghost) yıllar önce yatılı bir okulda yaşanan öğrenci cinayetleri efsanesini yeniden hayata geçiriyordu. Film klasik bir teen-slasher olmasına rağmen, farklı kültürlerden değişik lezzetler arayanlar için birebirdi. Buna benzer bir şekilde Norveç’ten gelen senenin 2.filmi ‘Naboer’ (Next Door) komşu dairesindeki 2 kızla arkadaşlık kurmaya çalışırken başına ummadığı hadiseler gelen bir adamın erotizm ile süslenmiş hikayesini anlattı bizlere. Uzakdoğu’nun buram buram mistik öğelerle dolu filmleri 2005’te de korkutmaya devam etti. Evlatlık edindikleri çocuğun, bahçelerindeki ağaçla olan esrarlı dostluğunun işlendiği ‘Acacia’, bir akşam metro istasyonunda bulduğu kırmızı ayakkabıların lanetiyle hayatı alt üst olan açgözlü bir kadını anlatan ‘Bunhongsin’, 3 farklı Uzakdoğu ülkesinden 3 kısa hikayenin yeraldığı ‘Three Extremes’ ve ölüm melodisinin çalmaya devam ederek yeni kurbanlarına mesaj yolladığı seri filmin 2.’si ‘One Missed Call 2’ Hollywood filmlerinden bıkanlar için ilaç vazifesi gördü. Tabi Hollywood, Uzakdoğu’dan ithal, yeniden çevrimleri bu sene de ihmal etmedi. J.Connelly’li ‘Dark Water’ ve N.Watts’lı devam filmi ‘Ring 2’ bu sefer Amerikalı aktrislerin eşliğinde korkutmayı denedi. Chucky’nin 7 sülalesine girerek işi iyi cılkından çıkaran yapımcılar ‘Child’s Play 5’te korkutmaktan çok güldürmeyi hedefliyor gibiydi. Ölülerin bu sefer bütün ülkeyi saracak biçimde hayat bulduğu ‘Land of The Dead’ filmine nazire yapan Fransız yapımı ‘Les Revenants’ Avrupa’nın bu konuda hiç de geri kalmadığının bir belgesiydi. Karısının ölümünün ardından değişik frekanslardan onun sesini duyup, alacakaranlık kuşağı bir hikayeye kapı açan ‘White Noise’ gibi, başka bir bilinmeze yol alan film ‘Godsend’ idi. Ölen çocuklarını klonlayarak tekrar hayata döndürmeyi vaadeden doktorun teklifini kabul eden karı kocanın hikayesi, meşhur ‘Pet Sematary’nin kötü bir versiyonunu andırıyordu. Rob Zombie ‘House of 1000 Corpses’in devamı niteliğindeki ‘Devil’s Rejects’ ile azılı çetemizin katliam serüvenlerine bir yenisini ekledi. Wes Craven’in kendi üslubunca mizah katarak yönettiği kurt adam denemesi ‘Cursed’, karyolamızın altındaki korkularımızı su yüzüne çıkaran ‘Boogeyman’, araştırmacı bir grup mağara ekibinin son girdikleri yerde yaratıklarla mücadelesini konu alan ‘Cave’, kapatıldığı hastanede bilinçaltının korkunç gerçeğiyle yüzyüze gelen bir kadının gerilim dolu hikayesini anlatan İspanyol yapımı ‘Hipnoz’, buna benzer yapıda geçirdiği trafik kazasının ardından akli dengesini kaybetme noktasına gelen bir adamın trajik öyküsünün işlendiği ‘Trauma’ ve bilgisayar oyunu uyarlaması ‘Doom’ senenin sinemalarımızda gösterim şansı bulmuş diğer filmleriydi…

2006: KORKUYA MARSHALL YARDIMI
2000-2009-17

Evet İngiliz yönetmen Neil Marshall’dan bahsediyoruz pek tabi ki. Ülkesinde çektiği ilk filmi ‘Dog Soldiers’ ile korkuseverlerin dikkatlerini bir anda üzerine çeken Marshall, asıl bombayı 2005 yazında patlattı. İngiliz sinema yazarları birliğince senenin en iyi korku filmi olarak gösterilen ‘Descent’, geçirdiği trafik kazası sonrasında kocasını ve küçük kızını kaybeden kız arkadaşlarına moral amaçlı yeni bir mağara keşfi planlayan 6 arkadaşın, hem kendi içlerinde hem de mağaranın bilinmeyen ev sahipleriyle yaşanan hesaplaşmasını gayet kanlı bir biçimde gözler önüne serdi. ’Yerin 3 km altında mahsur kalınca aklınızı pek çok şekilde kaybedebilirsiniz: Klostorofobi, yönünü kaybetme, yalnızlık, paranoya, korku…’ şeklinde filmi en kısa ve net açıklayan tanıtım cümlesinde de belirtildiği üzere ‘Descent’ vaadettiği her seçeneğin hakkını fazlasıyla verirken 2006 yılında gösterime giren en iyi korku filmlerinden biriydi. İçerdiği fikirleri ve şiddet sahneleriyle büyük yankı uyandıran ‘Hostel’, amaçları Avrupa’nın cinselliği özgürce yaşayan ülkelerinde yeni kızlarla tanışmak olan 3 erkek arkadaşın, devleti de içine alarak organize olmuş insan avcıları çetesinin eline düşmesiyle yaşadıkları hazin sonu anlatıyordu. Film işkencenin fütursuzca gözler önüne serildiği, seyretmesi zor sahneleri ile seyirciyi vahşetin uç noktalarına sürüklüyordu. Şiddeti en azından belirli sebeplere dayandıran bulmacalı tuzakların dahisi Jigsaw ‘Saw 3’ te hayatının son demlerini yaşarken ortalığı kana bulamayı ihmal etmedi. Filmle aynı ismi taşıyan kanyonu keşfe çıkan 3 arkadaşın, arabalarının bozulmasıyla içine düştükleri çıkmazın sorumlusu bir başka sapık zihniyetli katil ‘Wolf Creek’ ile karşımıza çıktı. Ağır bir tempo ile başlayan film, sonradan açılarak kaybolan insanlara ne olduğu hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyordu. Buna benzer bir gerçekten yola çıkan Fransız yapımı ‘Ils’ öğretmenlik yaptıkları taşra bölgesinde 2 katlı bir eve sahip genç çiftin, bir gece yarısı başına gelenleri, sade ve gösterişsiz bir gerilim ile süsleyerek ilgi odağı haline getirmeyi başarıyordu. Fransa’nın simgelerinden Charlotte Rampling’i kadrosunda barındıran diğer Fransız gerilimi ‘Lemming’ küçücük bir kemirgenin su borusunu tıkamasıyla başlayan akıl almaz olaylar dizisini gerçek üstü öğelerle ilişkilendirerek bu kez seyircinin bizzat kendisini labirentin karanlık dehlizlerine koydu. Olağanüstü hadiselerin kol gezdiği, kuş uçmaz kervan geçmez bir yolda geçen, kimin ölü kimin sağ olduğunu finale kadar kestiremediğimiz ‘Reeker’, internet kaynaklı bilinmeyen intiharların ardı arkasının kesilmediği ve orijinal versiyonundaki gibi Uzakdoğu kökenli bir senarist ve yönetmen tarafından filme aktarılan ‘Pulse’, cinayetleri şehir efsanelerine dayanan lise teen-slasheri ‘Cry Wolf’, gençleri merkezine alan, 2006’nın teknoloji soslu korku filmleriydi.

2000-2009-18
Kuzeyin soğuk ülkesi Norveç’ten gelen vampir filmi ‘Frostbiten’ korkuttu mu bilinmez ama en az adı kadar saçma zombi filmi ‘Boy Eats Girl’ korkutmanın yakınından bile geçmiyordu. Senenin kötülerinden biri de Shyamalan’ın ‘Lady in The Water’iydi. Hint yönetmenin kariyerinin başında A+ olan notu, bu film ile A’ya hatta B’ye kadar düştü. 2006 yılında Hollywood’un sarıldığı yeniden çevrimler bir hayli fazlaydı. Carpenter’in meşhur klasiği ‘Fog’un yeniden yapımı, aslına ihanet edercesine rezildi. Güzel oyuncu C.Belle’nin başrolünü oynadığı ‘When a Stranger Calls’, her türlü lüksün düşünüldüğü şehirden uzak bir malikanede gerilim dolu 1,5 saat vaadediyordu. 06.06.2006 gibi fantastik bir tarihte vizyona giren ‘Omen 666’ şeytani çocuk öğeli filmlerin hitini bir kere daha işledi. Bilinmeyenlerle dolu bir adada her öğrendiği bilgiden sonra batağa biraz daha saplanan N.Cage’in oynadığı okült korku filmi ‘Wicker Man’ , Wes Craven’in unutulmazı, mutant insanların cehennemi ‘Hills Have Eyes’ ve bir zamanların en vahşi filmi diye gösterilen Tobe Hooper’in ‘Texas Chainsaw Massacre’si orijinal versiyonlarının altında hiç de ezilmeden tekrar görücüye çıkan yeniden çevrimlerdi. Üstelik bizi olayların asıl başlangıcına götüren, bir insan kasabının doğuşuna tanıklık ettiğimiz ‘Texas Chainsaw Massacre: Beginning’ son yıllarda popüler hale gelen, orijinal ilk filmin hikayesinin öncesinde yaşanan hadiseleri anlatan filmler furyasının başarılı bir örneğini temsil ediyordu. Bilgisayar oyunlarından beyaz perdeye aktarılan filmlerin bu seneki temsilcisi ‘Silent Hill’di. Film, klostrofobik mekan duygusunu seyirciye gayet güzel aksettirirken, oyunu sevenlerin gönlünü de almayı başardı. Hükümlü gençlerin, eski bir otelin restorasyonunda görevlendirildiği ‘See No Evil’ de mekanın hakkını veren filmler arasında yerini alırken, hafta sonu ödül olarak kazandıkları tatilde paintball oynama hayaliyle yola düşen bir grup iş arkadaşının, gerçek bir savaşın içinde av pozisyonuna düştükleri ‘Severance’ komedi ile korkuyu ustaca harmanlaması ile hafızalarımızda yer etti. Laneti Amerika’nın göbeğine taşıyan devam filmi ‘Grudge 2’ gibi Azrail’de ‘Final Destination 3’ ile mesaisine devam etti. Evrim geçiren asil vampirlerle Lycanların savaşının kıyasıya sürdüğü ‘Underworld 2: Evulotion’ bir diğer devam filmiydi. Solucanların huzurlu bir kasabayı kana boyadıkları, insan vücutlarını işgalini konu edinen ‘Slither’ yılın yaratıklı filmlerine bir halka daha ekliyordu. Ortaçağda geçen bir cadı avını anlatan ‘American Haunting’ yer yer gerse de beklentilerimizi karşılamaktan uzaktı. Elvis Presley’in mumyasının hayata döndüğü B.Campbell’li ‘Bubba Ho-Tep’ gibi senenin tuhaf filmlerinden biri de Monica Belucci ve Vincent Cassell’in oynadığı ‘Sheitan’oldu. Yazdığı yazıların etkisinde başka bir dünyada yolculuğa çıkan bir yazarı anlatan ‘Re-Cycle’, kaybolan çocuğunun peşinde sürüklenen bir annenin hikayesi ‘Dark’ ve dini motifli ‘Saint Ange’ 2006’nın korkutmaya çalışıp başarılı olamayan diğer yapımlarıydı…

2007: SERİ KATİLLERDEN BİR DEMET
2000-2009-19

Yıllardır aklımı kurcalayan ‘Niye yapımcılar güneşin günlerce doğmadığı, gecelerin aylarca sürdüğü kutup bölgesinde bir vampir filmi çekmez?’ sorumun cevabı nihayet 2007 yılında beyaz perdede kendini gösterdi. 30 gün boyunca kesintisiz gecenin yaşandığı Alaska’daki kasaba, bir vampir filmi için biçilmiş kaptandı. Aynı adlı çizgi romanın sinemaya uyarlaması olan ’30 Days of Night’, büyük bir katliamın yaşandığı kasabada, sağ kalanların, güneş doğana dek peşlerini bırakmamakta kararlı vampirlerle olan mücadelesini anlatırken bembeyaz karlar-zifiri karanlık tezatı arasında kan kırmızısını bol bol dekor olarak kullanıyordu. Uçsuz bucaksız beyazlıkların hüküm sürdüğü karlarla kaplı korku filmlerinin ikincisi Norveç’ten geldi. 5 arkadaşın kayakla başlayan ölümle biten tatilini konu alan ‘Fritt Vilt’ bir İskandinav ülkesinden beklenmeyecek güzellikte iyi kotarılmış bir teen-slasher filmiydi. Oluşturduğu atmosferle herkesin takdirini kazanan D.Boyle’nin salgın filmi ’28 Days Later’in devamı ’28 Weeks Later’ felaket senaryolarını bir kere daha hayata geçiriyor; yokolup gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalan insan soyunun ümidini dağların ardına atıyordu. Senaristlerin yazmaktan yapımcıların çekmekten hiçbir zaman bıkmayacağı dünyanın bilinmeyen uzaylı organizmalar tarafından işgali konusu, paranoyayı gerilimin birincil unsuru olarak merkezine alan ‘Invasion’ ile sahne aldı. Kıyametin türlü alamet-i farikalarının bir bir vücut bulduğu ‘Reaping’ sırtını görsel efektlere yaslayan teknoloji harikası bir gerilimdi. Babasının ölümünün ardından psikolojisi bozulup, karıştığı kavga sonrası kelepçeli ev hapsine maruz kalan lise öğrencisinin yaşadıklarını anlatan ‘Disturbia’ Hitchcock’un ‘Rear Window’unun günümüz uyarlaması idi. Elinde dürbün komşularını gözetlerken seri bir katil keşfeden gencin hareket serbestisini kısıtlayan kelepçe, filmin özgünlük içeren tek fikriydi. 1800’lü yılların Fransa’sında geçen ‘Perfume: The Story of a Murderer’ in işlediği seri katil portresi hayli enteresandı. Doğuştan çok hassas bir burna sahip çocuğun, bir parfüm ustasının (Dustin Hoffman) yanında tutkuya dönüşen, dünyanın en mükemmel kokusunu oluşturma çabası, Fransa’nın en güzel kadınlarının başına bela olan bir katili doğuruyordu.

2000-2009-20
Adını zodiac işaretinden alan (dairenin içinde haç) diğer seri katilin hikayesini, bir polisiye gerilim örneği ‘Zodiac’ betimliyordu. Gerçek hayattaki gibi çözülememiş cinayetleriyle 1970’lere damga vuran ve öldüğü düşünülerek dosyası kapatılan katilin akıbeti hakkındaki gizem, filme de aynen aktarıldı. Bu arada 1991’in Oscarlı filminin unutulmaz karakteri Dr.Hannibal Lecter’in gençlik yıllarını anlatan ‘Hannibal Rising’ ve serinin belki de en kötü halkası olan ‘Saw 4’ 2000’lerden aşina olduğumuz seri katilleri beyaz perdeye taşımaya devam etti. Cadılar bayramının manasını değiştiren, iflah olmaz namus bekçisi Michael Myers’in ortaya çıkışını, bambaşka bir bakış açısıyla tekrar gözden geçiren R.Zombie, ‘Halloween’ in yeniden çevriminin hakkını maalesef veremedi. Çekildiği mağaraların zifiri karanlıklarında kaybolup giden askeri ekip misali ‘Hills Have Eyes 2’ de yeniden çevrimin kötü örnekleri arasında kaybolup gitti. Rutger Hauer’in ismiyle özdeşleştiği karakteri ‘Hitcher’ ilk filmin tedirgin edici ıssız yollarını ve lokantalarını bir kenara bırakıp, takip sahnelerinin kazalarla süslendiği polisiye sularda gezinen bir aksiyona dönüşüyordu. Aksiyonu bol ama gerilimi daha da bol ‘Vacancy’ boşanma arefesindeki karı kocanın, otomobillerinin bozulmasıyla geceyi geçirmek zorunda kaldıkları otelde yaşadıkları ölüm kalım mücadelesini aktarırken, snuff film gerçeğini bir kere daha gözler önüne serdi. İlk filmin erkeklerinin yerinde 3 kızın yeraldığı dayanılmaz işkence senfonisi ‘Hostel 2’ vahşete kaldığı yerden devam ediyordu. Öldüğünü zannettiğimiz Alice’in klonlarıyla bizi karşılayan ‘Resident Evil 3’ dünyayı cehenneme çeviren ölümcül virüsü yoketme gayretindeki bir avuç insanın, yol boyunca başlarına musallat olan zombilerle savaşına odaklanırken filmin bir sekansında Hitchcock’un ‘Birds’ filmine yapılan gönderme oldukça şık duruyordu. 2007’de finalini yapan devam filmlerinden ‘One Missed Call 3’ te lanetli melodi bu sefer, bir lisede sınıf arkadaşlarından birini aşağılayan gençler için çaldı.

2000-2009-21

Telefonla gelen ölümleri konu alan Avusturya yapımı ‘Die in 3 Days’ tıpkı Japon örneğinde olduğu gibi cep telefonlarından aldıkları ölüm mesajları gerçeğe dönüşen gençlerin teknolojik kabusunu bir de Batılı gözünden bizlere sundu. Dev yaratık filmleri konusunda geçmiş zamanda epey bir ihtisas yapan Uzakdoğuluların, bu konudan vazgeçmeye hiç niyetlerinin olmadığı ‘Host’ filmiyle tekrar açığa çıktı. Film B filmi meraklıları seslendiği kadar, içerdiği mesajlar ile A filmlerinden hoşlanan seyirci kitlesine de hitap ediyordu. B filmleriyle büyümüş Tarantino’nun son bombası ‘Planet Terror’ 2007’de patladı. Sanki kopuk film şeritlerinin biraraya getirilmesiyle oluşturulmuş, özel olarak eski film izlenimi verilen kadrajıyla dikkat çeken bu B filmi, eski tatları, her haliyle seyirciye bir kere daha yaşatıyordu. Senenin kurt adam filmi hiç beklenmedik bir ülkeden geldi. Romen yapımı ‘Blood and Chocolate’ küçükken ailesi gözleri önünde katledilen kızın, normal bir insan olan sevgilisini, kurt soyundan gelen akrabalarının elinden kurtarma çabasını işliyordu. Tam bir paranoyanın hakim olduğu psikolojik gerilim filmlerinin en güzel örnekleri 2007 yılında salonlarımızı ziyaret etti. ‘Bug’ da duvarlarında, eşyalarında bir takım yürüyen yaratıkları gördüğünü iddia ederek deliliğin eşiğine gelen kadını A.Judd canlandırdı. Kocasını bir trafik kazasında kaybettiğinin ertesi sabahı onu yanında uyurken bulan S.Bullock’un film boyunca zamanla adeta korkunç bir düelloya giriştiği ‘Premonition’ herşeyi çorba yapan senaryosuyla kafamızda zaman karmaşası oluşturan filmlere bir yenisini ekliyordu. Gerilim filminde oynaması gereken belki de son aktör J.Carrey’nin yeraldığı ‘Number 23’ adı gibi 23 numarayı kafasında saplantı haline getiren adamın hazin hikayesinden ibaretti.

2000-2009-24
Lanetli mekan filmlerinin en iyi örneği ise gene bu işin ustası S.King’in romanından uyarlanan ‘1408’ di. Film, dünyanın en korkunç mekanlarını bir kitapta toplamak üzere araştırmaya girişen yazarın, bir otelin lanetiyle ünlü 1408 numaralı odasında yaşadığı olaylar dizisinin, içinden çıkılmaz bir safhaya gelmesini konu alıyordu. Senenin en güzel hayalet hikayelerinden ilki yine bir İspanyol yapımıydı. ‘Fragile’ mazisinde bir sürü çocuk hastanın ölümünü barındıran bir hastanenin kapatılmadan önceki son günlerini anlatırken, hem korkutuyor hem de içimizi burkuyordu. Şehir hayatından sıkılıp kendilerini doğanın ortasındaki bir çiftliğe atan ailenin korku dolu hikayesinin anlatıldığı ‘Messengers’ çiftliği mesken tutan hayaletleri sayesinde dudak uçuklatan cinsten bir tecrübe edinmemizi sağladı. Hayaleti kendinden menkul ‘Ghost Rider’ fantastik yönüyle ağır basan bir çizgi roman uyarlaması idi. ‘Marsh’ sırtını hayaletlerine değil, siyahi aktör F.Whitaker’a yaslıyordu. ‘Whisper’ da telekinetik güçleri olan bir çocuğu kaçıran çetenin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelenler kadar korkunçtu. D.Carradine’nin son filmlerinden biri olan ‘Fall Down Dead’ te kendisine Picasso katili adı verilen katili yakalamak bir Türk’e nasip oluyordu. İyi ile kötünün karşılaşmasının ikinci raundu ‘Day Watch’ ile yaşanırken, gazeteci bir kızın araştırması esnasında vampir olup, insan doğasını inkar edemediği ‘Rise’ vasatı aşamayan vampir filmlerine bir yenisini ekledi. Güzel oyuncuların bir korku filminin başarılı olması için kafi olmadığını tasdikleyen ‘Captivity’ ve ‘I Know Who Killed Me’ dışında Uzakdoğu korkusu ‘Epitaph’ 2007’nin hatırda fazla kalmayan filmleri arasında yerini aldı…

2008: PERDEDEN KAN DAMLIYOR2000-2009-25

2000’li yılların sonlarına yaklaştığımızda filmlerdeki şiddetin dozu artarak devam ederken, kanın su gibi aktığı film sahneleri, kanıksadığımız normal bir hadise halini çoktan almıştı. Bu konuda özellikle Fransız film endüstrisinin farklı bir ekol oluşturmaya aday, şiddeti apaçık şekilde gözler önüne seren örnekler sunması insanın id egosunun nelere kadir olduğunu ispatlar nitelikteydi. Nitekim 2008 yılında Fransız sineması 2 ekstrem yapıtla perdelerimizi kan gölüne çevirmeyi ihmal etmedi. ‘Frontiers’ soygun yapan Cezayir asıllı gençlerin kaçışları esnasında bir sınır pansiyonunda başlarına gelen kanlı olaylar silsilesini konu alırken, film boyunca bir çok filme yapılan göndermeler korku severlerin dikkatinden kaçmadı. Diğer Fransız yapımı ‘Inside’ bir kaza sırasında kocasını kaybeden hamile bir kadının, hamileliğin son gecesinde yaşadığı kabus dolu saatleri, izlemesi epey zor cinayetler eşliğinde bize sundu. Genellikle Fransız meslektaşlarının aksine sükunetin ve temanın ön plana çıktığı filmlerle adını duyuran İspanyollar da 2008’de bu kanlı furyaya ayak uydurdu. ‘REC’ yerel bir televizyon kanalının, itfaiyecilerin bir gecesini anlatan programı esnasında gelen acil yardım çağrısı üzerine, gittiği apartmandaki korkunç salgının pençesine düşmesini, reality show mantığıyla seyirciye aktarırken, olanları filmdeki yerel kanalın kamerasından seyrediyor olmamız, yaşanan hadiselere bizzat canlı yayında iştirak eden bir seyir hissini bizde uyandırıyordu. Film, katıldığı festivallerde aldığı ödüllerle adından öyle fazla söz ettirdi ki daha salonlarımızda oynarken Amerikan versiyonu ‘Quarantine’nin afişi çoktan gelecek programdaki filmlerin arasında yerini almıştı.

2000-2009-26

Gene bir el kamerası gözünden seyrettiğimiz ‘Cloverfield’ ta Amerika, bir gece yarısı nereden çıktığı belli olmayan yaratıkların saldırısına maruz kalırken, yaşayan ölülere aynı tarz çekimlerle tekrar hayat veren ‘Diary of the Dead’ zombilerin korku sinemasının vazgeçilmez alt türlerinden biri olduğunu bir kere daha gösterdi. ‘I’m Legend’, bir salgın sonrası komple boşaltılan bir şehirde, köpeğiyle yapayalnız kalan bir bilim adamının, yılmadan virüse panzehir bulma mücadelesini lirik bir üslupla ve kendine has atmosferiyle tasvir ediyordu. Tüm dünyayı tehdit eden tehlike karşısında çıkış yolu arayan bir aileyi anlatan ‘Happening’ ‘I’m Legend’in atmosferine benzer atmosferik yapısı ile onun çizdiği yoldan ilerledi. Yalnız Shyamalan’nın filmi korkuyu somut değil soyut ve açıklanamayan bir çehreye büründürmüştü. Korkunun en ünlü yazarı S.King’in romanından beyaz perdeye uyarlanan ‘Mist’ bir gün ansızın üstlerine çöken sis ile kasabalarında mahsur kalan insanların korkularını ve tepkilerini markette sıkışan kasaba sakinlerinin gözünden bize nakletti. Haneke’nin adından epey söz ettiren filmi ‘Funny Games’i Amerikan ailesine uyarlayan versiyon, orijinal filmin sinir bozucu havasını gram eksiltmeksizin aynı keskinlikle yansıttı. Yaşanan olaylardan yola çıkan ‘Strangers’ gecenin bir yarısı kapılarında beliren maskeli psikopatların eline düşen sevgililerin hüzünlü sonunu, korkunun bütün klişelerini dramatik öğelerle süsleyerek hazırlıyordu. Farklı yerleri keşfetme merakında bir grup gencin, hiç ummadıkları şekilde tatillerini zehir eden bir lanetle karşılaştıkları ‘Ruins’ senenin farklılık arzeden yapımları arasında yerini aldı.

2000-2009-27

Hepimizin başından geçmesi muhtemel bir trafik kazasını sıkı bir gerilime dönüştüren ‘Stuck’ çarptığı adamı hastaneye götürmek yerine garajına kilitleyip ölmesini bekleyen hasta ruhlu hemşireye odaklanırken, sevgilisinin şeytanca planlarını yarı uyanık halde girdiği ameliyatta öğrenen genç adamın gerilim dolu saatlerini işleyen ‘Awake’ tıbbın bilmediğimiz yönlerine de parmak bastı. Tıp terimlerinin havada uçuştuğu ‘Pathology’ insan vücudunun dışı kadar içiyle de tanışmamızı sağlıyordu. Doğanın eşsiz güzelliklerinden biri olan şelaleleri keşfe çıkan evlenme arefesindeki bir çiftin yolunun, çocuk aşkıyla yanıp tutuşan sadist bir aile ile kesiştiği ‘Timber Falls’ psikopat aileli filmlerin gölgede kalan örneklerindendi. Krokodil türünün en irilerini barındıran bir nehirde gezintiye çıkan turist grubunun, teknenin bozulmasıyla dev timsahın potansiyel yemeği konumuna düşmesini anlatan ‘Rogue’ gişe kaygısı gütmeksizin türün meraklılarına hitap ediyordu. Uzakdoğu menşeili filmlerin yeniden çevrimleri 2008’de de sinemalarımıza gelmeye devam etti. ‘One Missed Call’, ‘Eye’ ve ‘Shutter’ ın Hollywood versiyonları, hikayenin ön plana çıktığı orijinallerinin aksine, görsel efektleriyle prim yapmaya çalışan koreografileriyle dikkat çekti. Kanlı tuzaklarla bezeli polisiye-korku klasiği ‘Saw 5’ Jigsaw’ın başlattığı oyunları devam ettirmekte kararlıydı. Tıpkı Jigsaw gibi ölümcül tuzaklar hazırlamayı seven başka bir katil, ‘Untraceable’da kurbanlarının ölümünü kurduğu internet sitesinden naklen yayınlarken siteye yapılan her giriş, kurbanı ölüme bir parça daha yakınlaştırıyordu. ‘Waz’ bu 2 filmi taklit etmeye çalışıp çuvallayan senenin kötü polisiye-gerilimlerinden biriydi. W.Defoe’nin dedektif rolünde başka bir seri katilin izini sürdüğü ‘Anamorph’ta soğuk ve donuk bir atmosfer tüm filme hakimdi. Hayatından bezmiş aile babası rolünde K.Sutherland’i karşımıza çıkaran ‘Mirrors’ta, son bir umut ile başladığı yeni işinde çalıştığı binanın korkunç gizemini keşfeden bir gece bekçisinin korku dolu hikayesi anlatıldı. Clive Barker’in romanından uyarlanan ‘Midnight Meat Train’ ise bir gece yarısı treninde işlenen cinayetlerin tam ortasında kalan fotoğrafçının akıl almaz sırlarla yüzleştiği araştırmalarını güzel bir finalle süslüyordu Yetimhanede büyüyen bir kızın evlendikten sonra geçmişin kuytuda kalmış gerçeklerini çözmeye azmettiği ‘El Orfanato’ trajik ve dramatik bir hikayeyi gerilimle perçinleyen İspanyol sinemasının sağlam örneklerinden biriydi. Gözüpek 2 ajanın esrarengiz dosyaların peşinde yeni bir bilinmeyene yelken açtığı ‘X Files 2’ ve prehistorik tarih bilgilerimizi sınayan‘Mummy 3’ 2008’de korku dolu maceralar eşliğinde serileri sürdürdü. Ölüp ölüp dirilen bir adamın her seferinde yeni bir çıkmaza sürüklendiği ‘Deaths of Ian Stone’, hayaletlerin aşık attığı hastane koridorlarında geçen korku filmi ‘Dark Floors’, lanetli ruh temalı Uzakdoğu filmi ‘Apartment 1303’ ve ‘Shadows’ kötü diye tabir ettiğimiz filmler kategorisine giren senenin diğer yapımlarıydı.

2009: ÇOCUK DENEN BAŞ BELASI2000-2009-29

Korkuyu seven sevmeyen her kesimden insanın alakasını kendine çekmeyi başaran ‘Twilight’ çılgınlığı 2009 ile birlikte sahne aldı. Korkunun değişmez prototiplerini romantizme bulayan, bunalımlı gençliğin halet-i ruhiyesini fantezilerle dolu bir masal edasıyla anlatan bu yeni nesil vampir fenomeninin 2.filmi ‘Twilight 2: New Moon’ da aynı sene içinde vizyona girdi. Aşkın değişik tezahürlerine kafa yormak isteyen romantizm tutkunlarına daha çok hitap eden film tahmin edildiği gibi korku severlerden geçer not alamadı. Korkuyu 3 boyutlu olarak doyasıya yaşamak isteyenler teen-slasher filmi ‘Scar’ ile umduğunu bulamazken, serinin son ayağı ‘Final Destination 4’ 3 boyutlu olmanın avantajlarını kötü kurgusuyla bir bir heba ediyordu. Klişe gibi duran yapısına tuhaf akışı ve diyalogları ile farklılık kazandıran ‘Jennifer’s Body’ korkuyu satır aralarına saklarken, ‘All the Boys Love Mandy Lane’ hissiyatımızla dalga geçen sıkıcı bir tiyatro oyununun son perdesi gibiydi. Korku filmiyle eğlenmek isteyenler, zombilere karışmadan yaşayabilmenin altın kaidelerini seyirciye sürekli dikte eden yol filmi ‘Zombieland’ ta kahramanlarımızla birlikte yollara düşüyordu. Özlediğimiz yönetmen Sam Raimi yeni filmi ‘Drag Me To Hell’ ile uzun bir aradan sonra yeniden sevenlerine merhaba dedi. Çalıştığı bankada müdür yardımcısı olabilmek uğruna bir çingenenin gazabına uğrayan kızın, lanetten kurtulma çabasını anlatan filmde, Raimi’nin kullandığı alaycı üslup komedi-korku sentezinde köprü vazifesi görüyor; film boyunca bol bol fışkıran vücut sıvıları splatter türünün yeni bir örneğini korku sinemasına armağan ediyordu. ‘Reeker 2’ ilk filmde ne olduğunu anlayamayan seyirciye dejavu etkisi yaparken, diğer devam filmi ‘Fritt Vilt 2’ oteldeki soğuk ve tekinsiz atmosferi hastane koridorlarına aynen taşımayı başarıyordu. Norveç yapımı teen-slasher ‘Halloween’in 2. Bölümüne birçok yönden benzeyen kurgusuyla senenin eli yüzü düzgün devam filmleri arasındaki yerini aldı. Senenin diğer devam filmlerinden ‘Saw 6’ gücünü tuzaklardan almaya devam ederken; ‘Underworld 3: Rise of the Lycans’ ise vampir-kurt adam savaşlarına sebep olan olaylara açıklık getiren başlangıç filmi niteliğindeydi. Heyecanla beklenen yeniden çevrimlerden ‘Friday the 13th’ tüm seriyi oldu bittiye getirerek açıklamaya çalışan kötü bir taklit ve sevimsiz bir kopyadan ibaretti. Sevgililer gününde vizyona giren 1981 tarihli aynı adlı filmin yeniden çevrimi ‘My Bloody Valentine’ 3 boyutun ihtişamıyla salonları kan gölüne çevirirken, Wes Craven’in zamanında yasaklanan filmi ‘Last House On the Left’ iyi ile kötü arasındaki şiddet harbini, sansürcü zihniyete meydan okurcasına en acımasız haliyle bir kere daha sergiliyordu.
2000-2009-28
Bunun gibi şiddetle yoğrulan Fransız mahsulü ‘Martyrs’ gizli bir tarikat tarafından kaçırılıp, günlerce işkence yapıldıktan sonra kurban edilen insanlarla ilgili gerçekleri, tüm yıkıcılığıyla perdeye yansıtmaktan çekinmedi. 2009’un polisiye-gerilim türündeki tek örneği ‘Horsemen’ karısının ölümüyle hayata küsen bir dedektifi merkezine alıyordu. Yeni bir seri cinayet araştırması esnasında topladığı ipuçları, kendisini hiç de beklemediği bir akıbete sürüklerken, filmin asıl can alıcı noktası ebeveyn sevgisinden mahrum kalan çocuklarda saklıydı. Aslında bu sezonun bizi en şoke eden filmlerinin başrollerinde çocuk oyuncular vardı. ‘Children’ filminde kışın o huzur veren sessizliğini küçük çocuklarının kurbanı olan anne babalarının çığlıkları bozarken, çocuklara ne olduğu hususundaki fikirlerimizi pek de tatmin etmeyen bir final bizi bekliyordu.

2000-2009-30

Alabildiğine uçsuz bucaksız yeşillikler içinde güzel bir hafta sonu tatili planlayan nişanlı çiftin, nispeten daha büyük veletlere bulaşmanın faturasını ağır ödediği ‘Eden Lake’, yeniyetme terörünün varabileceği boyutları gösterirken, ormanda kedi-fare oyununa dönen kovalamaca sahneleri nefes kesiciydi. Bu iki filmi de gölgede bırakacak senenin en büyük sürprizi ise kötülük timsali çocuklara bakış açımızı tümden değiştiren ‘Orphan’dan geldi. Elma şekeri gibi, tatlı mı tatlı duruşunun altında ekşi bir elma gizleyen bu yetim kız çocuğu, klişe yumağı şeklinde ilerleyen filmin finalinde hepimizi allak bullak ediyordu. 2004’te seyrettiğimiz Uzakdoğu korkusu ‘A Tale of Two Sisters’in Amerikan versiyonu ‘Uninvited’, orijinal filmin sürprizlerini bilenler için tekrar mahiyetindeydi. 2009’da C.Barker’in 2 kitabı sinemaya uyarlandı. Bunlardan ilki, insanın korkularıyla yüzleşmesini tez konusu yapan bir öğrencinin işi çığrından çıkardığı ‘Dread’, diğeri yıllar süren araştırmalarını noktalama fırsatı yakalayan bir profesörün bilinmeyen varlıkların hüküm sürdüğü bir evde giriştiği deneyi anlatan ‘Book of Blood’ oldu. Başka bir lanetli mekana el atan ‘Haunting in Connecticut’ oğlunun tedavisi için hastaneye yakın bir ev kiralamak zorunda kalan ailenin kabus dolu saatlerini farklı mefhumlarla anlatmayı denedi. Tuhaf, muğlak ve ölümcül sıfatlarını bünyesinde barındıran ‘Splinter’ bir benzin istasyonunda ne idüğü belirsiz bir organizma tarafından tehdit edilen insanların kurtulma çabalarını anlatırken, küçük bütçesi ile yapabildiğinin en iyisini yapmaya çalışıyordu. Tayland’dan gelen ‘Alone’, ikizlerin bilinmeyenlerle dolu dünyasında kıskançlıkla kavrulan bir intikam ateşini resmederken, gücünü oluşturduğu stilize atmosferden alıyordu. Başından sonuna kadar kabuk değiştirerek korkunun bütün alt türlerine göz kırpan ‘Unborn’ tür zenginliğini tür karmaşasına dönüştüren bir yapıya sahipti. Gizemi, gerilim oluşturmada birinci unsur olarak kullanmaya çalışan ‘Passangers’ ağır temposu, aksak kurgusu ve ısmarlama gibi duran karakterleri ile 2009’un çabuk unutulacak filmlerine adaydı. Animesinin büyük ilgi görmesiyle filme çekilen ‘Blood:Last Vampire’ oyunculu haliyle bile bir animasyonu fazlasıyla hatırlatıyordu.

2000-2009-31

Korku sinemasının vazgeçemeyeceği salgın filmleri 2009 yılında değişik örnekleriyle perdelerimizdeydi. ‘From Within’ sıradan bir intihar vakasıymış gibi gözüken ölümün, aslında lanetle güçlenen bir intihar salgınının habercisi olduğuna işaret ederken, ‘Pontypool’, salgının, konuşulanlar üzerinden yayıldığı eksantrik bir illete odaklandı. Bu iki filme kıyasla salgının daha normal bir hastalıktan ibaret olduğu ‘Carriers’ ise Amerika’nın bitip tükenmek bilmeyen salgın senaryolu filmlerinin klişe bir emsalini teşkil etti. Benzer içerik ve isimleriyle aşağı yukarı aynı tarihlerde vizyona çıkan ‘Humains’ ve ‘High Lane’ korkuyu yükseklerde arayanlar içindi. After Dark Horror Fest’te gösterildikten niçe sonra ülkemizi ziyaret eden ‘Someone Behind You’, sinema içinde sinema seyrettiğimiz ‘Coming Soon’ Uzakdoğu korkusunda ısrar edenlere yönelikti. Yollarda geçen gerilim dolu takip filmi ‘Hush’ ve S.Marceau ve M.Belucci gibi iki kadın yıldızı kadrosunda barındıran psikolojik gerilim ‘Don’t Look Back’ alternatif arayan sinema seyircisi için 2009 yılının Avrupa sinemasından kesitler sunan güzide örnekleriydi.

Korkusitesi için yazan Mehmet Fatih Erçetin / King of Horror

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ