Seni yakalayacaklar Barbara! Night of the Living Dead (1968)

Korku Sinemasında 2000-2009 Dönemi (1.Bölüm)

Korku Sinemasının Tarihi

19 Ocak 2011

8 Adet Yorum

8

2000-2009-7

80’lerin o şaşalı altın döneminin ardından kısa bir duraklama devrine giren korku sineması, üzerindeki ölü toprağını 90’ların sonuna doğru yavaş yavaş atmaya başladı. Korku severlerin neredeyse ezberlediği klişe senaryolar, bildik ölümler, ölmek bilmeyen katiller gözden düşünce işlerin böyle yürümeyeceğini anlayan senaristler ve yapımcılar daha dahiyane fikirler üretmek konusunda fazla vakit kaybetmedi.

Korku adına herkesin herşeyi bildiği bir kültüre karşı oynanabilecek son koz hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranan saf ve salak karakterlerin yerine en az seyirci kadar bilgili, inandırıcılık yeteneği kuvvetli, sağlam karakterler oluşturarak seyirci ile film karakterleri arasındaki korku kültürü boşluğunu doldurmaktı. Böylece 90’lı yıllardaki filmlerin kimliği bu bilinçlenme çerçevesinde belirginleşmeye başladı. Analitik yani çözümlemeci sinema olarak adlandırılan bu yeni akıma, içinde bulundukları durumu analiz eden, yaşanmış hadiselerden dersler çıkaran ve popüler korku kültürüne hakim gençlerden oluşan kadrolarıyla dikkat çeken Scream, I Know What You Did Last Summer, Faculty gibi yapıtların öncülük etmesi yere düşmüş sektör için bir umut ışığı teşkil etti. Bir nevi kendini deşifre eden ve elini açık oynayan korku sinemasının bu dönemi, beklentilere tam olarak cevap veremese de ilerisi için farklı bir şeylerin yapılabileceğinin sinyallerini veriyordu. Nitekim teknolojinin baş döndürücü bir hızla değişip geliştiği milenyum çağı, korku senaristleri için yepyeni kapılar açtı. Insanoğlunu kalabalıklar içerisinde giderek yalnızlaştıran, suni münasebetlere sevk eden sanal ortamların oluşmasını destekleyen her türlü yeni teknolojik veri ve ürün, o bilindik duygunun bilinmedik şekillerde seyirciye sunulması için bulunmaz bir nimet olarak kullanılmaya hazırdı. Bu safhadan sonra yapılması gereken tek şey, içinde bir parça zeka pırıltısı olan senaryolara imza atmaktı.

2000-2009-8

Yeni yüzyılda bu konudaki en önemli doneler çekik gözlülerin diyarından geldi. Öyle ki Hollywood sineması bile ünü dünyayı saran bu çıkış karşısında kayıtsız kalamadı. Amerikalı yapımcılar Uzakdoğulu meslektaşlarıyla temasa geçerek kendi ülkelerinde başarı kazanmış Uzakdoğu filmlerini yeniden çevirmek suretiyle Uzakdoğu-A.B.D. kırması birçok filmi korku sinemasına kazandırarak melez bir türün ortaya çıkmasına vesile oldu. Avrupa’da ise korku sinemasına yeni bir çehre kazandıran filmler daha çok Ispanya ve Fransa menşeliydi. Zıt kutuplar misali Ispanyol sineması duru ve sakin bir anlatım üslubu kullanarak göstermedikleri ve ima ettikleri ile korkuturken; Fransız sineması tam aksi bir şekilde şiddet dozunun had safhada olduğu, kanın oluk oluk aktığı yapıtlarla hafızalarımızda yer etti. Bu ülkeleri az sayıda da olsa Iskandinav ülkelerinin iklimiyle eşdeğer kanımızı donduracak örnekleri takip etti.

2000-2009-9

Genel olarak 2000’lerin ilk on yılına baktığımızda efekt harikası filmlerle seyircinin gönlünü çalmaya çalışan bir sinema kültürünün oluşmaya başladığını söyleyebiliriz. Bunda tabi ki sinema teknolojisinin 90’ların sonunda bir anda birkaç basamak birden atlamasının payı büyük. Ama bunca olumlu gelişmeye ve yeniliğe rağmen korku sineması emekçilerinin korkutmak için daha fazla çaba sarf etmesi gerektiği tartışılmayacak bir gerçek. Çünkü her geçen sene insanlığın masumiyeti biraz daha kayboluyor,yitiriliyor;acıma duygumuz biraz daha köreliyor. Bize göre korkunç dediğimiz eskilerin o siyah-beyaz filmlerinde dahi bir parça beyaz,bir parça masumiyet varken bugün geldiğimiz nokta maalesef insanlığın bizzat kendisinin daha korkutucu olduğu acı gerçeği. Ve bu gidişat olduğu müddetçe korku filmi yapımcıları daha çok ter dökecek korkutmak için. Neyse lafı daha fazla uzatmadan 2000-2009 arasındaki 10 yıllık süre zarfında ülkemizde gösterime girmiş bütün korku filmlerine (vizyona girdikleri yıl itibariyle) kısa kısa değindiğimiz yazımızın ilk 5 yılını ele aldığımız 1. bölümüne geçelim.

2000: SÜRPRİZ FİNALLERE YOLCULUK BAŞLIYOR…2000-2009-1

90’ların parlak yıldızının nihayet bulduğu ‘Scream 3’ ve bir diğer teen-slasherin devamı ‘Urban Legends: Final Cut’ klasik katillerden hoşlananlar için devredeydi. Keanu Reeves’in seri katil rolünde tel tel dökülüp ‘Matrix’teki karizmasını bir parça çizdirdiği ‘Watcher’ bu yıl içinde sinemalarımıza geldiği gibi gitti. K.Minogue’nin bir görünüp bir kaybolduğu bir başka slasher ‘Cut’, eski bir korku filmini çekmeye çalışırken bir lanetle yüzyüze gelen gençlerin hikayesini anlatıyordu. 2000 yılına yakışan asıl katil, hiç kimsenin beklemediği kadar iyi bir kurguyla çekilmiş ‘Final Destination’da saklıydı. Bir uçak kazasından son anda kurtulmayı başarmış gençlerin sonraki sekanslarda sıra ile ölümünü konu alan kaderden kaçılamaz mantığı üzerine kurulu filmin can alıcısı bizzat Azrail’in kendisiydi. Yaratık filmleri isteyenler ‘Bats’in kan emici yarasaları ve ‘Lake Placid’in hormonlu timsahlarıyla yetinmek durumundaydı. Kurtarıcı kadın kahramanlar 2000’de polis kimliğiyle karşımıza çıktı. ‘Bone Collector’da A.Jolie felçli meslektaşının da yardımıyla seri bir katilin peşine düşerken, ‘Cell’ filminde J.Lopez komadaki bir psikopatın beynine girerek son kurbanının hayatını kurtarmaya çalışıyordu. Gotik korkunun en güzel örneklerinden biri yine bu sene perdedeydi. J.Depp ‘Sleepy Hollow’da aynı adlı kasabadaki efsane bir katilin izini sürüyordu. Tim Burton’ın kendine has mizahi üslubunu da kattığı filmin atmosferi ve efektleri tek kelimeyle büyüleyiciydi. Başka bir ‘hollow’, bilimkurgu-korku karması şeklinde karşımıza geldi. K.Bacon’ın iflah olmaz bilimadamı rolünde görünmezliği çığrından çıkararak işi vahşete dönüştürdüğü ‘Hollow Man’, gerilimimizi had safhaya taşıdı.

2000-2009-2

Çekimlerinin büyük çoğunluğu K.Afrika çöllerinde yapılan bilimkurgu-korku denemesi ‘Red Planet’ Mars’a keşfe yollanan ekibin başına gelen korkunç hadiseleri bize aktarıyordu. Gene başka gezegende geçen bir başka bilimkurgu-korku filmi ‘Pitch Black’ kazara düştükleri esrarengiz gezegenin korkunç sırrı ile yüzleşmek zorunda kalan mürettebatın hikayesini anlatıyordu. Amerikan ailesinin değerlerini sorgulayan ‘What Lies Beneath’ seyirciye uzun yıllardır yaşamadığı katıksız bir gerilim örneği sundu. Dini ritüellerin gözardı edilmediği milenyumun ilk yılında ‘Stigmata’ ve ‘Ninth Gate’ diğer göze çarpanlardı. Aynı adlı Stephen King romanından uyarlanan ve ‘Shawshank Redemption’dan sonra 2. bir hapishane hikayesinin anlatıldığı ‘Green Mile’ akıllara kazınan idam sahneleriyle tüylerimizi ürpertti. 1950’lerin V.Price’li korku filminin yeniden çevirimi ‘House on Haunted Hill’ de bu yıl gösterimdeydi. Geoffrey Rush’in filmdeki incecik kesilmiş bıyıkları ve karakterinin ismi (Steven Price) o dönemlerin unutulmaz aktörü Vincent Price’e saygı duruşu niteliğindeydi. Gizli bir öğrenci cemiyetine üye olan bir hukuk öğrencisinin nasıl tehlikeli bir tuzağın pençesine düştüğünü anlatan gerilim filmi ‘Skulls’ hatırı sayılır bir kesimin takdirini topladı. Ancak tüm bunların ötesinde kariyerinin ilk filmiyle her yönetmene nasip olmayan bir çıkış yaparak herkesin haklı takdirini kazanan başka bir isim vardı: Hint asıllı yönetmen N.Shyamalan. Oluşturduğu atmosfer ve hikaye anlatımı ile sürpriz finaline doğru seyircinin ruhuna duyurmadan sessiz ve derinden sinsice ilerleyen ‘Sixth Sense’ senelerce konuşuldu. Evet korku sineması bu filmle hem esaslı bir yönetmen hem de ardından gelecek sürpriz finalli filmlere ışık tutan bir klasik kazanmıştı…

2001: BULMACANIN KURALLARI PEK ÇOK
2000-2009-3

Dedik ya sürpriz finalli filmlerin önü açıldı diye. Işte bunlardan biri de 2001’de Avrupa’dan Ispanyol yönetmen A.Amenabar’dan geldi. 2.Dünya savaşı sonrası 2 çocuğuyla beraber koca malikanesinde kocasının askerden dönmesini bekleyen Grace (N.Kidman) ve 3 hizmetkarının korku dolu hikayesinin anlatıldığı ‘Los Otros’ biraz da olsa Sixth Sense’in gölgesinde kalsa da saf ve doğal korkunun nasıl yapılacağının adeta dersini verdi. Shyamalan herhalde ilk filminden sonra ne çekse seyirci burun kıvıracaktı. Kendine has bir alacakaranlık kuşağı tutturan Hint yönetmenin 2. filmi ‘Unbreakable’de sadık oyuncu Bruce Willis gene başroldeydi. Hayatı boyunca en ufak bir musibetten zarar görmeyen sıradışı birini canlandırdığı filmin finalinin aslında yönetmenin ilk filmden aşağı kalır yanı yoktu. Tek talihsizliği ‘Sixth Sense’den sonra çekilmiş olmasıydı. Gene bu sene gösterilen ve günümüzden bir hayli geçmişte yaşanan bir yaratık hikayesi ‘Brotherhood of Wolf’ kurtlarla insanlar arasındaki bağa farklı bir bakış açısı getirdi. Büyük bir sansasyon ile gürültü koparan hasılat harikası ‘Blair Witch’ bunun meyvalarını toplamaya kararlıydı ve beklendiği gibi ‘Blair Witch 2’ perdelerimizde arz-ı endam etti. 90‘ların mirası, diğer devam filmleri ‘Jurassic Park 3’ ve ‘Mummy Returns’ 2001’de gösterime girenler arasındaydı. Dr.Lecter karakterinin derinlerine inildiği ‘Hannibal’, serinin 2.filmi olarak ilk filmden 7 sene sonra karşımıza çıktı. Dario Argento’nun yönettiği ‘Sleepless’de ise uykusuzluktan muzdarip bir dedektifin bir dizi cinayeti aydınlatma çabası Argento’nun üslubu ile nakledildi. Sevgililer gününü kana boyayan D.Richards’lı teen-slasher ‘Valentine’ı farklı bir anlatım tarzı ile işi sanata döken bir katilin hayat hikayesinin anlatıldığı ‘American Psycho’ izledi.

2000-2009-4

Psişik korku türündeki ‘Gift’ küçük bir kasabada medyumluk yapan bir kadının işlenen bir cinayetin zanlısını, görme yetenekleriyle tespit etmesi üzerine yaşanan alacakaranlık kuşağıyla eşdeğer olayları anlatıyordu. Kapalı yer fobisi olanlar için izlemesi zor olan bir başka psikolojik gerilim örneği ‘Hole’ sevdiği erkek uğruna arkadaşlarını bir deliğe hapsederek ölümüne seyirci kalan hasta bir kızın hikayesini gözler önüne serdi. Kapalı mekan filmlerine değişik bir boyut getiren ‘Cube’ tuzaklarla dolu korku filmlerinin tohumlarını attı. Ne olduklarını anlamadan kendilerini bir küpün küçük odalarında bulan karakterlerimiz girdikleri her odada başka bir tuzakla karşılaşarak telef oluyordu. Kendimizi çözemeyeceğimiz bir bulmaca seyrederken bulduğumuz bir başka bomba sondan başa akan kurgusuyla dahi yönetmen David Nolan’ın yönettiği ‘Memento’idi. Bu iki film ile 2000’li yılların ikinci karakteristik özelliği ortaya çıktı: Seyirciyi sürekli soru sormaya yönelten girift kurguyla destekli senaryolar. Şeytan kovma ayinlerini irdeleyen W.Ryder’li ‘Lost Souls’ ile K.Basinger’in kutsal olduğu düşünülen bir çocuğu korumak için film boyunca canını dişine taktığı ‘Bless the Child’i beğenmeyenler nostalji kıvamında, yönetmenin kurgusu adı altında bir kere daha sinemalarımıza misafir olan ‘Exorcist’ ile aradıkları eski tatlara kavuştu. Senenin bir diğer sürprizi G.Romero’dan geldi. ’Bruiser’ adlı filmde çalıştığı magazin dergisinde herkesin emrine amade bir şamaroğlanına dönen adam bir sabah uyandığında yüzünün olmadığını farkediyor ve kendisine kötü davranan herkesten intikam alma çabasına girişiyordu. Wes Craven’in yapımcılığa soyunduğu ‘Dracula 2000’ ve M.Douglas’lı gerilim ‘Don’t Say a Word’ senenin diğer yapımları idi.

2002: YENİ FENOMEN HUZURLARINIZDA
2000-2009-5

Yapımcıların son bir hamle ile hayatta bıraktığı Michael Myers için serinin son filmi ‘Halloween8: Resurrection’ teknolojinin yeni düzenine çoktan ayak uydurmuştu. Internet bağlantılı son filmde Michael önce Laurie Strode‘u öldürerek yarım kalan işini bitirdi sonra evine dönüp son kurbanlarını da alarak (bir daha dönmemek üzere) ebedi yolculuğuna uğurlandı. Aslında bu noktada sektörün kalıcı korku karakteri oluşturamama sıkıntısından bahsedecekken V.Salva’nın insan görünümlü canavarı imdada yetişti: ’Jeepers Creepers’. Her 23 yılda bir ortaya çıkan bu yaratık yepyeni korkular ve karakterler arayanlara mahzenindeki sırlarıyla birlikte daha fazlasını verebilecek düzeydeydi. Aynı dönemde ortaya çıkan bir başka yol filmi ‘Joy Ride’ bir tır şöförüyle dalga geçmelerinin bedelini ağır bir biçimde ödeyen 2 kafadarı ele alıyordu. ‘Silence of the Lambs’in 12 yıl öncesine götüren üçlemenin son ayağı ‘Red Dragon’ Dr. Hannibal’ın gençlik yıllarını ve yakalanıp cezaevine girişini işliyordu. Bu aslında aynı isimli romanın sinema uyarlaması idi. Eski ama tanıdık bir katil Karındeşen’de bu sene beyazperdeye yeniden taşındı. ‘From Hell’ pek çok olumsuz eleştiriye rağmen bir karındeşen Jack filmi olarak korku literatüründeki yerini aldı. Buna benzer yapıda ve bir yüzyıl sonrasında geçen Fransız filmi ‘Vidocq’ başka bir seri katil portresini sinemaya taşıyordu. Korkutmak için doğmuş film şirketi ‘Dark Castle’in 2. filmi ’13 Ghosts’ en çok, üzerinde epey emek harcandığı her halinden belli olan camdan evi ile hatırlarda kaldı. Envai çeşitte vampir sürüsünün cirit attığı ‘Blade 2’ 2002’nin tek vampir filmi oldu. Mutasyona uğrayan yaratık temalı filmlerin örneği, efekt harikası örümceklerin kol gezdiği ‘Eight Legged Freaks’ B filmlerinden vazgeçemeyen seyirciler için ideal bir seçimdi. Eski kurtlardan Stallone emekliliğine adım adım yaklaşırken bir de korkuya el attı. ‘D Tox’ sevgilisi vahşice katledilen bir polis memurunun gönderildiği rehabilitasyon merkezinde kabusuyla yüzleşmesini o bilindik sert Stallone stiliyle aktarıyordu.

2000-2009-6

Yine korku filmlerinde görmeye alışkın olmadığımız tanıdık bir yüz R.Gere ’Mothman Prophecies’ de efsanelerin peşinde adım adım korkunç gerçekleri açığa çıkarmaya çalıştı. 2002’de Avrupa’nın ortasından, Almanya’dan yüzümüze tokat gibi çarpan sürpriz bir film geldi: ’Das Experiment’. Film insanların gönüllü olarak gardiyan ve mahkum rolüne büründüğü bir hapishane deneyini anlatırken bir anda vahşi birer naziye dönüşen gardiyanların yaşattığı vahşeti gözler önüne seriyordu. 2002’de David ön adlı 2 yönetmenden 2 bomba gibi film sinemalarımıza düştü. D.Fincher ‘Panic Room’ ile tecrübeli oyuncu J.Foster’in yeteneklerini konuştururken, D.Lynch ‘Mulholland Drive’da bizleri korkunun karanlık yollarına ve amnezinin uç noktalarına sürükledi. Seyredenin özümsemek için birkaç defa seyretmesi gereken film Lynch hayranlarını bir kere daha mestetti. Yürüyen ölüler temasını bilimkurgunun merkezine oturtan bir oyundan yola çıkılarak sinemaya uyarlanan ‘Resident Evil’ bilgisayar oyunu uyarlamalarının sinemadaki makus akıbetini de kırıyordu. Her türlü cehennem zebanisi ile dolu bir yeraltı cehenneminden çıkış arayan kahramanlarımız geçtiğimiz sene ‘Cube’ filminden aşina olduğumuz çeşit çeşit bubi tuzaklarıyla mücadele ederken filmin makyaj ve efekt tasarımları göz dolduruyor; uzun süre unutulmayacak finali de sürpriz finallere bir yenisini ekliyordu. Bu sırada her filmini merakla beklediğimiz Shyamalan önceki 2 filminden alıştığımız beklentilerimizi tam olarak tatmin etmeyen ‘Signs’ile 3. filmine imza attı. Film uzaylı kavramını dini kalıplar içinde seyirciye nakşederken yine süper bir final bekleyen seyircide hayal kırıklığı yaratsa da gerilimimizi zirve yaptıran mutfak ve mahzen sahneleriyle antolojideki yerini aldı. Gençlerin ruh çağırma ayinini eline yüzüne bulaştırdığı ‘Long Time Dead’ ve geçirdiği kaza sonrası ruh sağlığı bozulan paranoyak bir kızın hikayesinin anlatıldığı ‘Soul Survivors’ gibi Travolta’nın bir psikopatı canlandırdığı ‘Domestic Disturbance’ senenin kırık notlarını alanlar arasında idi. Şeytani güçlerle bezeli velet filmi ‘Calling’ 2002’nin diğer filmiydi.

2003: VE ÇEKİK GÖZLÜ KORKU SAHNE ALIYOR…2000-2009-10

Gözde yönetmenlerin bir bir parladığı 2000’lerde Hintli Shyamalan ve Ispanyol Amenabar’ın yanına Uzakdoğu’dan bir isim geldi: Japon Hideo Nakata. Aslında Nakata ülkesinde şöhreti ‘Ringu’ ile çok daha önce yakalamıştı ama uluslararası alanda sesini duyurması biraz zaman aldı. 2003’te çektiği ‘Honoguraı Mizu No Soko Kara’ epey olumlu eleştiri alınca sürpriz bir biçimde sinemalarımıza kadar geldi. Nakata’nın atmosferi ön plana çıkardığı, sade ve durağan bir tempoyla ilerleyen film, eşinden ayrılan anne-kızın son derece tekinsiz bir apartmana taşınması ile başlarına gelen korku verici hadiseleri Uzakdoğu korku filmlerinin bütün karakteristik özelliklerini içinde barındırarak anlatıyordu. Bu arada Hollywood, yönetmenin ülkesinde efsane olan filmi şanına yaraşır bir şekilde 2003’te yeniden çevirdi. ’Ring’ seyredenlerin 7 gün içinde öldüğü korkunç bir video kaseti incelemeye alan güzel gazetecinin bu lanetten payına düşenleri üstelik kaseti biz seyircilere de seyrettirerek anlatıyordu. Hong Kong’lu Pang kardeşlerin çektiği bir başka Uzakdoğu korkusu ‘Jian Gui’ (sinemalarımıza gelmedi bu arada) bir göz nakli sonrası gördüğü halüsinasyonlarla hayatı kabusa dönen bir kadının korku dolu yolculuğunun anlatıldığı 2003’ün kayda değer filmlerinden biriydi. Tıpkı Nakata gibi A.Amenabar’ın da çok önceden çektiği ‘Tesis’(1996) bu sene sinemalarımıza uğradı. Film Ispanyol bir iletişim öğrencisinin şiddet üzerine hazırladığı tez esnasında ‘snuff film’lere malzeme olmasını anlatan asab bozucu sıkı bir gerilim örneğiydi. Ispanya sinemasının hediyesi diğer bir korku filmi ‘Darkness’ lanetli ev temalarına el atıyor; oluşturduğu karanlık atmosferle gizemini sonuna kadar muhafaza ediyordu. Avrupa’dan yeni bir efsane film Ingiltere’den yine bu sene geldi. Danny Boyle imzalı ’28 Days Later’ teknolojinin bütün nimetlerinden faydalanarak ortaya post-apokaliptik bir dünya atmosferi çıkarmıştı. Özellikle boş Londra sokaklarında geçen sahneler görülmeye değerdi. Farklı coğrafyalardan vizyona düşen filmlere bir yenisi G.Afrika’dan eklendi. ‘Slash’ bir çiftlikte geçen vasatı aşamayan bir teen-slasher filmiydi.Ancak eli oraklı kara pelerinli katil portresi epey bir farklılık arzediyordu.

2000-2009-11

2003, Avrupa ve Uzakdoğu’nun yanısıra Hollywood’dan da üstüste gelen kaliteli filmler sayesinde korku açısından gayet verimli bir yıl olarak geçti. Agatha Christie’nin ‘On küçük zenci’ romanını fevkalede andıran J.Mangold’un yönettiği ‘Identity’ bir an olsun düşmeyen temposu, insanın sinirlerini bozan film boyunca dinmeyen yağmuru ve sürpriz finali ile yılın en iyilerindendi. Diğer bir sürpriz, içinde kara film tatlarını da barındıran bir gerilim olan ‘Donnie Darko’ydu. Gerçekle hayal arasında gidip gelen bir çocuğun hikayesinin anlatıldığı film deyim yerindeyse geç keşfedildi. Gene belki çoklarınca keşfedilemeden sessiz sedasız salonlarımıza gelen ‘Below’ bir denizaltında yaşanan tüyler ürpertici olayları su yüzüne çıkarıyordu. Klostrofobik atmosferi ile nefes almamızı zorlaştıran bu denizaltı korkusunu deniz üstünde ama daha da lanetli bir gemide geçen ‘Ghost Ship’ takip etti. Içinde su geçen bir başka gerilim örneği ‘Swimfan’ gençliğin ‘Fatal Attraction’u gibiydi. Kasabaya yeni gelen bir kız yüzünden hayatı alt üst olan yüzme öğrencisi gencin gerilimini anlatan filmden genç oyuncular yüzünün akıyla çıkıyordu. Çağın gereklerini yerine getiren iki film daha 2003’te vizyondaydı. ’Feardotcom’ adındanda anlaşılacağı gibi bir internet sitesi üzerinden işlenen cinayetlere odaklanırken, ‘My Little Eye’ röntgenciliğin modernize edilmiş şekli ‘Biri Bizi Gözetliyor’ yarışmasının kanlı korku versiyonunu sinemaya uyarlamıştı. Uyarlama demişken Stephen King’in romanından uyarlanan ‘Dreamcatcher’ 4 arkadaşın yıllar sonra karlı bir noel akşamı bir dağ evinde buluşmasıyla başlayan gizem dolu, aksiyonu bol bir korku filmi olarak kayıtlara geçti. Dağlarda geçen katliam sahnelerinin koreografileri ile hatırlardan çıkmayacak ‘Wrong Turn’ mutasyona uğramış vahşi insanlar arasında hayat memad mücadelesine girişen gençlerin korku dolu serüvenini anlattı. Fare fobisi olanların kesinlikle uzak durması gereken ‘Willard’ a C.Glover hayat veriyordu. Bu arada hasretle beklenen serinin ikinci filmi ‘Final Destination 2’ 2003’te salonlarımıza teşrif etti. Bana göre sinema tarihinin en iyi zincirleme trafik kazası sahnesi ile açılş yapan film tabi ki ilkine göre daha fazla kan içeriyordu. Ama ilk filmdeki atmosferi ve temayı korumayı da başarmıştı. Wes Craven’in yapımcılığa soyunduğu başka dünyalardan varlıkların korku unsuru olarak kullanıldığı ‘They’ senenin hayal kırıklığıydı. Dövmeleri merkezine alan cinayetlerin işlendiği ‘Tattoo’ bir diğer polisiye gerilim türündeki Avrupa filmiydi. Geçen sene ölen Heath Ledger’in papaz rolünde kendisini tasvir edilemez ve karmaşık şeytani güçlerin peşinde araştırma yaparken bulduğu ‘Sin Eater’ ve babasının ölümünün ardından araştırmalara girişen bir kızın, erkek arkadaşının aslında tanıdığından çok farklı olduğunu keşfetmesini anlatan gerilim ‘Second Name’ 2003’ün ses getirmeyen diğer yapımları olarak arşivlerdeki yerini aldı.

2004: İKİ YİĞİT ÇIKTI MEYDANE2000-2009-12

Hollywood’un ekmeğini yemekten vazgeçemeyeceği 80’lerin anti kahramanları 2004’te bir kez daha beyaz perdede tezahür etti. Ancak bu sefer sadece kurbanlarıyla değil turnuva misali birbirleriyle de yüzleşiyorlardı. ‘Freddy vs Jason’ ölmek bilmeyen 2 illeti yeni nesille de tanıştırırken komedi sosu bol bir korku filmi ortaya çıkıyordu.Yılın diğer mücadelesi ‘Alien vs Predator’ 2 farklı dünyanın canavarlarını Antartika’da buluşturdu. Ticari kaygılarla yapılan bu iki film de bana göre bir dönem bunlarla büyümüş bir neslin kafasında, bu 4 karakteri yerle yeksan bir hale getirmekten başka bir işe yaramadı. Hayal dünyasını bırakıp gerçek dünyanın canavarlarını belgesel tarzında bize sunan ‘Open Water’ katıldıkları bir tekne gezisi esnasında okyanusta unutulan karı kocanın yer yer gerilimli, yer yer trajik öyküsünü gerçekmiş gibi yansıttı. Şehir hayatının stresinden bunalıp kırsal bir eve taşınmaya karar veren ailenin, evin eski sahibinin hayatlarına girmesiyle büsbütün hayatlarının karardığı ‘Cold Creek Manor’ S.Dorff’un hakkını çok iyi verdiği kötü adam portresiyle bir parça olsun paçayı kurtarıyordu. Herşeyin dışarıdan güzel göründüğü bir evliliğin ortaya çıkan gerçeklerle aslında tam tersi bir görünümde seyrettiği ‘Gothika’ katil koca aldatılan kadın hikayesini akıl hastanesi motiflerine hayalet hikayelerini de katarak tam bir korku potporisi sundu bizlere. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı diğer bir film polisiye-gerilimin güzel bir örneği ‘Taking Lives’ti. Inatçı ve hırslı polis memuresi rolünde A.Jolie güzelliğinin yanında zekasını da kullanarak katili yakalamaya çalışıyordu. 2004 devam filmleri açısından bir hayli bereketli geçti. Dev yılanların pençesinde korkutucu başka bir maceranın startını veren ‘Anaconda 2’ , kendisi gibi gündüz dolaşabilen ve daha da güçlenen vampirlerle savaşa devam eden Blade üçlemesinin son filmi ‘Blade Trinity’, bu sefer bir dolu okul otobüsü içindeki öğrenciye musallat olan 2000’lerin yeni yaratığı ‘Jeepers Creepers 2’, bizi eski bir hikayenin ilk zamanlarına götüren ‘Exorcist 4:Beginning’ ve son olarak oyundaki asıl karakterlerden Valentine ve Nemesis’in de katılımıyla daha bir şenliklenen ‘Resident Evil 2’ senenin devam filmleriydi. Herkesin sonraki filmleriyle daha bir iyi tanıdığı Eli Roth’un ilk filmi ‘Cabin Fever’ tıpkı ‘Evil Dead’ örneğinde olduğu gibi ormanda bir kulübe kiralayan 5 arkadaşın sırayla öteki dünyaya intikalini (bu seferki musibet et yiyen bir virüs) anlatıyordu. Filmin dramatik hikayesi Eli Roth’un elinde trajikomik bir hale bürünmüştü. Uzakdoğu’dan tüylerimizi ürperten filmler 2004’te de devam etti. Güney Kore yapımı ‘Janghwa,Hongryeon’ (A Tale of Two Sisters) yıllar sonra biraraya gelen kardeşlerin evdeki üvey anne ile olan çatışmalarını anlatırken asıl sürprizini finale saklıyor; finalde ortaya dökülen sırlar seyircide soğuk duş etkisi yaratıyordu. Diğer bir uzakdoğu filmi ‘One Missed Call’ gaipten gelen bir telefonda kendi ölümünün sesini dinleyen ve mesajın gelme tarihinde ölen gençlerin kanımızı donduran öyküsünü anlatıyordu.

2000-2009-13

Teknolojinin bulaştığı başka bir film Dario Argento tarafından yönetildi. ‘Card Player’de, filmle aynı isimle anılan bir seri katil ile kurbanları kurtarmak üzere internet üzerinden poker oynamak ve katili yenmek zorunda olan polislerin gerilimi maalesef eski Argento filmlerini mumla aratıyordu. Anlaşılmayan kurgusuyla sırtını efektlere dayayan ‘Forgotten’ bir bilimkurgu-gerilim örneğiydi.Senenin 2. Bir bilimkurgu-gerilim örneği bir yeniden çevrim olan ‘Stepford Wives’ti. Bu arada Hollywood yeniden çevrimlere bir transfer ile devam etti. Ülkesinde fenomen haline gelen ‘Ju-on’ filminin çekimleri için filmin kendi yönetmeni T.Shimizu ile anlaşıldı. Kültürlerin kaynaştığı korku filmi ‘Grudge’ hem Amerikalı hem de Japon oyuncuların rol aldığı bir filmdi. Film korkunun hakkını veren sahneleri, rüyalarımıza girecek yüzü simsiyah saçlarıyla kaplı kız motifiyle, Japon versiyonu kadar başarılı olan ender remakelerden biriydi.Bunun gibi boynuzun kulağı geçtiği diğer bir remake gene 2004’te huzurlardaydı.’Dawn of The Dead’ hem içerdiği şiddet sahneleri hem de verdiği mesajlar ile yeniden çevrim böyle olur dedirtiyordu. Değişik sayabileceğimiz ve zamanda yolculuklarla dolu karmaşık kurgusu ile ‘Butterfly Effect’ biraz başımızı döndürürken, her yeni zaman transferinde ağzımızı bir karış açık bıraktı. Shyamalan bir senelik bir aradan sonra ‘Village’ ile geri döndü. 19.yüzyılda geçen film mutlu mesut bir köyün dış dünya ile hiçbir bağı olmamasının altında yatan gerçeği, köydeki insani ilişkileri ve köyün dışında oluşturduğu bilinmeyen efsanevi yaratıklarla köylülerin mücadelesini bir masal anlatırcasına yumuşak ve sakin bir üslupla naklediyordu.

2000-2009-14

2000’lerin efsane filmlerinden birinin temeli 2004’te atıldı. Sinema tarihinin en şeytani zekalı seri katilinin doğduğu ‘Saw’ bulmacalı filmlerin zirvesine kuruldu. Insanları yakalayarak onları yaptıkları hatalarla yüzleşmek zorunda bırakan Jigsaw her seferinde kurduğu akıl almaz tuzaklarla bir bedel ödetiyor; korkuturken hayretler içinde bırakmayı ihmal etmiyordu. Aslında seyircinin yıllardır hasret kaldığı o başlangıçta belirttiğimiz zeka pırıltılı senaryo ve kurgu ‘Saw’la beraber hayat buldu. Stephen King’in romanından uyarlamayla hayat bulan bir diğer film ‘Secret Window’ bir yazarın başına gelebilecek en kötü şeyi içeriyordu.Yazılarının başkalarına ait olduğu iddiasıyla karşı karşıya kalmak yani kısaca çalıntı eserler yayınlamak.Film korkutmaktan ziyade insanı psikolojik bir gerilime sürüklüyor;yazarın yaşadığı travmatik sarsıntılar usta oyuncu J.Depp sayesinde seyirciye son derece gerçekçi bir şekilde tesir ediyordu. Korku sinemasının iki mit karakteri vampirlerin kurtadam klanları ’Lycan’lar ile yüzyıllardır süren savaşını kendine özgü atmosferi ile anlatan deneme ‘Underworld’ ve avları Kont Dracula, Kurt Adam ve Frankenstein olan canavar avcısının 19. Yüzyılda Londra’dan Roma’ya, Paris’ten Transilvanya’ya geçen hikayesinin beyazperdeye yansıdığı ‘Van Helsing’ eski korku dostlarını özleyenlerin hepsini birarada görebileceği nadir filmlerden biri oldu.

Devam edecek…

Korkusitesi için yazan Mehmet Fatih Erçetin / King of Horror

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yorumlar (8 Yorum)

YORUM YAZ