Prime Time'a hoş geldin, sürtük! Freddy Krueger - A Nightmare On Elm Street 3: Dream Warriors (1987)

Korku Oyunları ve Resident Evil Hakkında

Korku Genel

Korku Oyun

05 Eylül 2010

3 Adet Yorum

3

Korku çoğu zaman kaçtığımız bir olgudur. Gece korktuğumuzda ışıkları açarız, yüksek bir yerdeysek bir şeylere tutunma ihtiyacı duyarız, gökgürültüsünü duyunca bir çok insan kulaklarını kapatır. Yılan, köpek, örümcek gibi hayvanlardan korkanlar bu hayvanları görünce ya çığlık atar ya arkasına bakmadan kaçarlar. Korkunun çeşitlerini saymaya kalksak madde sayısı bir hayli fazla olurdu herhalde ancak tüm korkuların altında da bir merak duygusu yatar. Karanlıktan her ne kadar korksak da karanlıktan gelen bir ses duyduğumuzda o sesi çıkaranın ne olduğunu mutlaka öğrenmek isteriz. Karanlık bir odanın biraz aralık kalmış kapısının önünde durduğumuzda korkudan dizlerimiz titrese dahi o tuhaf sesin kaynağını öğrenmek için o odaya gireriz. Girmediğimiz takdirde beynimiz bize türlü oyunlar oynayacaktır çünkü. Gerçekte olabileceğinden çok daha korkunç varlıklar ya da olaylar canlanacaktır zihnimizde. “Anneyle film izlemek” durumu vardır hani. Filmdeki karakter çığlıkların geldiği yere doğru hareketlenir, anneniz bağırmaktadır, “gitme oraya gitme”, “oğlum adam kesecek şimdi seni” Siz de için için öyle düşünürsünüz, ancak yukarda da dediğim gibi o karakterin yerinde siz olsanız sizin de aynı şekilde tehlikeye doğru gideceğiniz hemen hemen kesin gibidir.

Eğer hiçbir fobimiz yoksa ve gerçek hayatta çok cesur biri olsak bile bir takım insanlar bizi yine de korkutmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sinemada korku filmleri, yazında korku kitapları, oyun dünyasında korku oyunları.

Ben bu eserleri korkuyu yaşatma açısından bir sıralamaya sokuyorum. Sondan başa doğru sayarsak; son sırada korku filmleri var. Korku filmlerinin son sırada olmasının nedeni bize tamamen hazır olarak gelmeleri. Yönetmen, senarist, oyuncular, efektler, makyajlar… Bütün olaylar başkalarının zihninde kurgulanmış ve bize yorum katma şansı bırakmadan önümüze sunulmuştur. İşte ben bu durumda korkunun ortadan kalktığına inanıyorum. Özellikle korkuyu yaratan unsur göz önüne serilince bir anda yavan bir tat yerleşiyor damağıma. Buna en güzel örnek belki de Jeepers Creepers filmiydi. Filmin ilk yarısı boyunca yaşanan olaylar, dehşet ve merak duygusu o kadar güzel harmanlanmıştı ki bir ara benim ağzımdan “işte izlediğim en güzel korku filmi” sözleri dökülmüştü. Sonra ise olanlar oldu, yaratığımız karşımıza çıktı ve bu sefer de “bu mu yani” deyiverdim.

2. sırada ise korku kitapları var. Yazın türünün bütün örneklerinde olduğu gibi korku hikayelerinde de iki farklı dünya vardır: Yazarın anlattığı dünya, okuyucunun algıladığı dünya. Kitabı okudukça olayları kendi hayalinizde canlandırırsınız, çoğu zaman belki de yazarın anlatmadığı bir korkuyu kendiniz yüklersiniz hikayeye. Korkuyu yaratan unsuru içinizdeki en derin korkuyla besleyerek şekillendirirsiniz. Bazen öyle şeyler yaratırsınız ki büyük ihtimalle yazar bile kitabını yazarken o derece korkunç bir varlık veya şiddet tasarlamamıştır. Burada kitap-film ilişksi üzerinden örnek vermek gerekirse başvurulacak ilk yer Stephen King ve onun hikayelerinden uyarlanan filmler olur kuşkusuz. Aklıma gelen ilk örnek ise The Stand. Kitabı okurken kötülüğü tasvir edilemeyen Randall Flagg’i, zihnimde simsiyah bir cübbe giyinmiş, etrafına siyah dumanlar yayan, ince uzun ve insanı zihin gücüyle kontrol eden çok güçlü bir varlık olarak canlandırmıştım. Filmi izlerken karşıma çıkan Randall Flagg ise amerikan güreşçisi gibi cüssesi olan, sarı uzun saçlı, güneşten hafifçe yüzü yanmış sevimli bir adamcağızdı. Korku kitapları filmlere göre daha üstün olmasına rağmen, bir anda karşınıza birini çıkaramamasından ve etkili bir ses efekti kullanmamasından dolayı filmlerde olduğu gibi sizi yerinizden sıçratma şansına sahip değil.

Naçizane sıralamanın birincisine geldik. Korku oyunları yukarda bahsedilen iki türün de pozitif yanlarını kendinden toplayabildiği için bir adım öne çıkıyor.

Korkmak için zifiri karanlık bir yer bulamıyor musunuz? Kız kardeşinizin içine şeytan girmiyor mu? Duvarda size bakan dedenizin fotoğrafındaki gözler sağa sola oynamıyor mu? Cehennemden gelen zebaniler hala sizin evinizde terör estirmedi mi? Köşeyi döndüğünüz anda kafanızı gövdenizden ayıracak düşmanlarınız yok mu? Zombiler bir türlü sizin yaşadığınız şehire gelmiyorlar mı? Uzaylılar akrabalarınızın kılığına bürünsün diye beklemekten bıktınız mı? Eğer bütün sorulara cevabınız evetse sizi zaman kaybetmeden bilgisayarınızın başına davet ediyoruz.

Korku oyunları işte bu nedenden dolayı korkuyu yaşatmak konusunda diğer iki türden daha başarılıdır. Filmin içine giriverirsiniz, kitabın esas karakteri olursunuz oyun oynarken. Tıkırtı gelen yere gidecek de sizsiniz, karşıdan gelen zombileri avlayacak olan da, bire bir şeytanla yüzleşecek olan da. Bazen ileri doğru bir adım atmaya bile korkarsınız, bazen arkanıza bakmadan koşmak zorunda kalırsınız. Elinde elektrikli testereyle size doğru gelen adamı durduramazsanız kafası gidecek olan kişi sizsiniz çünkü.

İşte konu korku oyunları olunca akla ilk gelen yapımlardan biri Resident Evil serisidir.

Çocukluk yıllarında adını ilk kez duymaya başladığımız interneti o yıllarda sadece yeni yeni yaygınlaşmaya başlayan internet kafelerde görmemiz mümkündü. Okul çıkışı giderek uğrak noktamız haline gelen bu mekanlarda internete girmek ise o dönemdeki harçlıkların biriktirilmesiyle mümkündü. Kısa bir araştırma yaptığımda o dönemde asgari ücretin 25 milyon lira civarında olduğunu gördüm, ekmek fiyatı ise aşağı yukarı 20bin liraymış, internet kafede bir saatlik internete girme bedeli ise tam tamına 1 milyondu. Durum böyle olunca internet kafede internete oranla daha ucuz olan oyun partileri ağırlık kazanıyordu. Yalnız gelenlerin tercihi ise genellikle tek başına oynanan oyunlardan yanaydı. Fiyatların yüksekliğine rağmen internet kafelerin sayısının az oluşu, evlerde kullanılan bilgisayarların ise hızla gelişen oyun piyasasını takip etmek konusunda pek de acele etmemesi (ya da anne- babaların diyelim) internet kafelerin özellikle paydos saatlerinde dolup taşmasına neden oluyordu. Bu yoğunluk karşısında çoğu zaman oturup sıranın bize gelmesini beklerdik.

İşte Resident Evil ile yine sıranın bize gelmesini beklediğim bir günde tanıştım. Karşımdaki bilgisayarın başında oturan orta yaşlı bir adam kafasına kulaklığı takmış pür dikkat ekranda üzerine yavaş yavaş gelen ölülerden kurtulmaya çalışıyordu. Ateş ettiğinde ölülerin vücudundan kanlar fışkırıyor, kaçamadığında ise ölülerin intikamı çok daha feci oluyordu. Daha önce hiçbir oyunda bu kadar şiddet ve kanla karşılaşmamış olan ben, adam masanın başından kalkana kadar arkasından ayrılmadım. Daha sonra ise bu oyun ilk Playstation’ımı almamda etkili oldu.

Peki neydi bu Resident Evil? Oyun başlarken olan biten hakkında hiçbir bilgimiz yok. Bir köşkün etrafında tuhaf olaylar yaşanmakta, ölümler meydana gelmektedir. Olayların araştırılması için bölgeye S.T.A.R.S adında özel bir birlik gönderilir. Araştırma için etrafta dolaştıkları sırada mutasyona uğramış köpeklerin saldırısına uğrarlar ve bir kısmı köpekler tarafından parçalanarak öldürülür. Geri kalanlar dehşet içinde kaçarak bahsi geçen köşke sığınırlar ve oyunumuz başlar.

Oyunda kontrol edebileceğimiz iki karakterimiz mevcut. Jill Valentine ve Chris Redfield ikilisinden birini seçerek olayları çözmek için çabalamaya başlıyoruz. Köşkten kurtulma çabalarımız karşımıza çıkan zombiler yüzünden git gide bir hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Her odada her koridorda karşımıza çıkan yaratıklar yaşarken cehenneme düşmüş gibi hissetmemize yol açıyor.

Köşkten kurtulmak için uğraşırken bir taraftan da elimize geçen belgeler sayesinde olayları aydınlatmaya başlıyoruz. Bu belgelerde Tyrant ismi verilen bir virüsten bahsediliyor. Bu virüs savaş sırasında ölüm korkusuyla kaçışan askerlere engel olmak için üretilmektedir. Virüs verilen askerler ölüm korkusu yanında bütün düşünme yetilerini de kaybetmekte ve verilen bütün emirleri itiraz etmeden yerine getiren birer zombiye dönüştürülmektedir. Ancak olaylar planlandığı şekilde yürümez ve bu askerler araştırma yapan ekibe saldırır. Bizim buraya gönderilme sebebimiz ise virüsün dış dünyaya yayılmasına engel olmaktır.

Daha önce söylediğim gibi yapıldığı dönemde hiçbir oyunda olmayan bir şiddet ve dehşeti içerdiği için oynarken sürekli diken üzerinde oturuyordunuz. Köşeyi döndüğünüz anda üzerinize çullanan bir zombi bir anda sizi korkudan yerinizden sıçratıyordu. Köşkün içinde sayısız yaratıkla başbaşa kalmanın verdiği dehşet çok ksıtlı envanteriniz nedeniyle tam bir işkenceye dönüşüyordu. Daha da kısıtlı cephaneniz yüzünden karşınıza çıkan her zombiyi, her yaratığı vurmanızın imkanı yoktu bu durumda büyük bir çaresizlik duyuyordunuz ve karşınızda size doğru gelen zombiye bir zarar veremeyeceğinizi bilmek korkuyu ikiye katlıyordu.

Oyun içerdiği şiddet ve kan nedeniyle yayınlandığı dönemde tepkilerle karşılaştı. Bunun üzerine yapımcı şirket Capcom oyunun kandan ve vahşetten arındırılmış yeni versiyonlarını piyasaya sürdü ve orijinal oyuna +18 yaş sınırı getirildi. Bu versiyonlarda ya kan akmıyordu ya da kanın rengi yeşildi.

90’lı yılların sonunda çıkmış bir oyunun grafiklerinin güzelliğinden bahsetmek bugün için çok zor; ancak o dönemde “aynı gerçek gibi” dediğimizi hatırlıyorum. Geçenlerde bir emulatör yardımıyla oyunu tekrar oynadım. Grafikler şu anki oyunlarla kıyaslanınca oldukça komik duruyor. Bu durumda bundan 10 yıl kadar sonra nasıl oyunlarla karşılaşacağımızı düşünmeden edemiyor insan. Oyunda yer alan sabit kamera sistemi Resident Evil serisinin 4. oyuna kadar en karakteristik özelliğiydi. Bu sistemde örneğin bir odaya girdiğimizde kamera belli bir noktada sabit kalırdı ve bizim hareketimiz ne olursa olsun odadan çıkmadıkça veya görünmeyen bir noktaya gitmedikçe kamera açısı değişmezdi. Sanki kendimizi bir güvenlik kamerasında görüntüleniyormuşuz hissi veren sistem bir çok nedenle zorluklara neden olurdu. Bizi arkamızdan görüntüleyen bir kameranın görüş alanından çıkıp da önden görüntüleyen bir kamera açısına girdiğimizde bütün yönler birbirine girerdi. Kameranın görmediği kör noktalarda ne olduğunu görmek için illaki o bölgeye gitmek gerekirdi, sağdan soldan gelen zombileri görüntüye girmedikçe farkedemezdik vs.

İçinde dolaştığımız köşk antika meraklısı biri tarafından döşenmiş bir yerdi. Fonda çalan klasik müzikle birlikte mekan etkileyici bir havaya bürünüyordu. Bazen yerimizde durup müziği dinlediğimizde bile derinden gelen bir korkuyu hissediyorduk. İçinde zombiler olmasa kesinlikle dünyada en çok yaşamak isteyeceğim ev olurdu o köşk.

Oyun genel olarak kilitli kapıları açmak, girilemeyen yerlere girmek üzerineydi. Örneğin karşımıza kilitli bir kapı çıktığında bu kapıyı açmak için kapının yanında yer alan boşluklara yerleştirilmesi gereken 4 farklı şeki olduğunu görür ve bu şekilleri aramaya başlardık. Bu şekilleri bulmak için ise başka bir sürü kapıyı açmalı ve onlar için gerekli anahtarları bulmalıydık. Geçtiğimiz yerleri akılda tutmak ve tekrar o kapıya ulaşmak epey uzun sürerdi. İstediğimiz an kayıt yapamamamız nedeniyle bir sonraki kayıt noktasına ulaşmadan bütün işlem bitene kadar oyunun başından kalkmamamız gerekirdi. Oyunu bırakmak veya olası bir elektrik kesintisi bütün emeğin çöpe gitmesi demek olduğundan kayıt sistemi oyunu oynayanlar için ayrı bir zorluğa daha neden oluyordu. Ayrıca kayıtlar çeşitli noktalarda karşımıza çıkan daktilolar aracılığıyla yapılıyordu ve eğer elimizde mürekkep yoksa kayıt yapma şansımız da yoktu. Oyun boyunca karşımıza çıkan bulmacalar kimi zaman kolayca halledilirken bazen oyuncuyu bıktırma noktasına getirecek kadar zorlaşıyordu. Hatırladığım kadarıyla bir çok kez bulmacalar nedeniyle aynı yerde dolanıp durmaktan bıkıp oyunu bir daha oynamamak üzere rafa kaldırdığım olmuştu. Bu sırada ağzımdan küfürler de dökülmüş olabilir tabi. Ancak merak duygusu her seferinde cdyi alıp makineye tekrar takmamla sonuçlanıyordu.

Bütün zorluklarına rağmen oyunun elinde çok güçlü bir silah vardı: Devam ettirilebilir senaryo. Ulaştığı yüksek satış rakamları yeni bir RE’nin geleceğiinin habercisiydi.

Korkusitesi için yazan Ömer Temizkan

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yorumlar (3 Yorum)

YORUM YAZ