Işıkta Kal! Darkness Falls (2003)

Korku Filmlerinden Unutulmaz Anlar

Kamera Arkası

Korku Sinema

YasinKarakaya

28 Mayıs 2008

0 Adet Yorum

0

Filmleri seyrettikten sonra çok şeyi unuttuğumuzu ama bazı anları asla aklımızdan çıkartamadığımızı farkederiz.Yıllar geçse de, o anları birbirimize anlatmaya ve yeniden seyretmeye devam ederiz.İşte size sinema tarihinin en korkunç filmlerinden birkaçının akıllardan silinmeyecek sahneleri..

SUSPIRIA (1977 / Dario Argento)

Öncesi: Suzy Bannion (Jessica Harper) dans eğitimi almak için gittiği Almanya’daki ilk gününde bir dizi garip olayla karşılaşır. Uçaktan indiğinde bar­daktan boşalırcasına yağmur yağmaktadır. Güç bela kendini attığı taksinin şoförüyle bir süre anlaşamaz. En sonunda derdini anlatıp, kalacağı okula gittiğindeyse kimse kapıyı açmaz. Bu arada Suzy’nin kapıyı çalmasının hemen öncesinde kendini apar topar dışarıya atan genç kızı takip etmeye başlarız. Soluğu bir arkadaşının evin­de alan genç kız okuldan atılmıştır. Ancak atılmasının sebebini bir türlü açıklayamaz. Tek söylediği, bir an evvel uzaklaşması gerektiğidir. Gece odada yalnız kaldığında garip sesler duymaya başlar. Eline aldığı lambay­la camdan dışarı bakar.

0 an: Birden camın diğer yanında bir çift parlayan göz görülür. Camı kırarak çıkan bir erkek eli, kızın suratını cama yapıştırır.

Sonuç: Filmi izleyenlerin asla unuta­madığı, vitrayları kırıp aşağı düşen bedenle son bulan, son derece stilize bir cinayet sekansı.

THE SHINING (1980 / Stanley Kubrick)

Öncesi: Jack Torrance (Jack Nicholson), sürekli daktilosunun başında bir şeyler yazmak­tadır. Ama ne yazdığını görmeyiz. Meraklanan, şüphelenen ve kocasının nasıl bir ruh hali içine girdiğini anlayamayan Wendy Torrance (Shelley Duvall), elinde bir beyzbol sopası ile daktilonun bulunduğu odaya gelir. Oraya gelmeden önce ruh hali pek de iyi olmayan oğlunu, kendi odasının kapısını kapatmaya ikna eder. Daktiloya yaklaşırken tekinsiz bir ortam vardır. Çünkü her an Jack ortaya çıkıp, beklenmedik bir şey yapabilir.

0 an: Wendy, daktiloya yaklaşır. Şaşkın bir yüz ifadesi ile yazanları okuduğunu görürüz. Satırlar boyunca aynı cümle yazmaktadır: “All work and no play makes Jack a dull boy”. (Sürekli çalışmak ve hiç oyun oynamamak Jack’i sıkıcı bir çocuk yapar.) Daktilonun yanına bakar. Orada da aynı cümlenin yazdığı kağıtlardan düzinelerce vardır. Arkadan gizemli bir şekilde Jack girer ve Wendy şokun üstüne bir şoka daha uğrar.

Sonuç: Jack’in artık mekanın esiri olduğunu iyice perçinleyen bu sekans, Kubrick’in tekinsiz atmosfer yaratan yöneti­minin bir parçasıdır aynı zamanda. Artık Jack otelin esiri olmuştur ve kurtulması çok zordur. Wendy’nin şok üstüne şok yaşaması ise bizi iyice gerer.

THE HAUNTING (1963 / Robert Wise)

Öncesi: Eleanor (Julie Harris) ve Theodora (Claire Bloom), bir araştırma için kaldıkları “perili ev”de aynı odayı paylaşmak zorunda kalırlar. Doktor Markway (Richard Johnson) birisinin Eleanor’a göz kulak olmasını istemektedir. İçine kapanık ve fazlasıyla saf Eleanor, kendi odasına bir yabancıyı kabul etmekte zorlanır. Diğer yandan lezbiyen Theodora, “Kız kardeşler gibi eğleneceğiz,” diye­rek ona takılır. Gece olduğunda içkinin de etkisiyle Eleanor açılır ve iki kadın hayatları hakkında konuşmaya başlar. Çok geçmeden muhabbet tartışmaya dönüşür. Eleanor ve Theodora tartışmayı fazla uzatmadan uykuya dalarlar.Ancak Eleanor gece duvarlardan gelen sesler duyarak uyanır. Yavaşça Theodora’ya seslenir ve bağırmamasını rica ederek ona elini uzatır. Kime ait olduğu belli olmayan sesler devam ederken, Eleanor “Theo, neredeyse elimi kıracaksın”, der. Bir süre sonra dayanamaz ve “Yeter!”, diye bir çığlık atarak odanın ışıklarını yakar.

0 an: Eleanor’un çığlığı ardından sesler kesilir ve Theodora da yatağından fırlar. Tüm bu süre boyunca uyumaya devam etmiş ve odanın diğer ucundaki yatağından kımıldamamış olan Theodora, belli ki Eleanor’un elini tutan kişi değildir.

Sonuç: Eleanor şaşkınlık ve korku içinde eline bakar ve “Kimin elini tutuyordum?”, diye sorar. Wise’ın özel efektlere başvurmadan korkutan “perili ev” filminin kuşkusuz doruk noktası.

DON’T LOOK NOW (1973 / Nicolas Roeg)

Öncesi: Karısı Laura’nm (Julie Christie) İngiltere’ye geri dönmesinin ardından Venedik’te yalnız kalan John (Donald Sutherland), gördüğü çeşitli hayallerin ve karşılaştığı işaretlerin anlamını çözmeye çalışır. Daha önce bir restoranda tanıştıkları, medyum olduğunu iddia eden yaşlı kadının yanından ayrıldıktan sonra kaldığı otele doğru yola çıkar. Ara sokaklardan birisinde, daha önce de karşısına çıkan, kızının öldüğü gün giymekte olduğu kırmızı paltonun aynısını üzerinde taşıyan bir “çocuk” görür. Seslenerek ona ulaşmaya çalışır. Eski bir kilisenin karanlık bir köşesinde karşılaştıklarında çocuk John’a döner.

0 an: Döndüğü anda görürüz ki, aslında hem John’un hem de biz seyircilerin küçük bir çocuk zannettiği yaşlı bir cücedir. Elini paltosunun cebine sokar ve çıkardığı palayı John’un boynuna geçirir.

Sonuç: Film boyunca izlediğimiz çeşitli sahneleri yan yana getiren montaj, John’un gördüklerini anlamlandırmamızı sağlar. Diğer yandan, yerde yatan ve boy­nundan kan fışkırmakta olan John’un ölümüne tanıklık ederiz.

ŞEYTAN (1973 / William Friedkin)

Öncesi: Chris Macneil (Ellen Burstynn),polis müfettişiyle cinayet olayları hakkında konuşur. Ardından her zamanki gibi yukarıdan sesler gelir. Yine kızı Regan’ın (Linda Blair) odasından gelmektedir bu sesler. Chris, koşarak odaya girer. Eşyaların, bir hışımla etrafa fırlatıldığını görür. Regan’ın içindeki şeytan, haçı cinsel organına sokup çıkartmakta ve kanlar içinde kalmaktadır. “Yala beni” der Chris’e, başını cinsel organına götürerek. Sonra da onu, kapıya bir koltuk, Chris’in üstüne de bir dolap yollayarak odaya hapseder.

0 an: Dolaptan zor kurtulan Chris, başı arkaya dönmüş olan Regan’ı görür. Her yeri kan içinde kalmış başı, sinirli bir ifadeyle arkaya döner ve şunları söyler: “Do you know what she did, your cunting daughter?” (Düzüşen kızının ne yaptığını biliyor musun?)

Sonuç: Filmin, zamanına göre gerçekçi efekt­lerinden biriyle karşı karşıyayızdır. Bir insanın içine şeytan girmesi ve vücudunun değişmesi, özellikle 30 yıl öncesi için oldukça korkutucudur.

SAPIK (1960/ Alfred Hitchcock)

Öncesi: Patronun­dan çaldığı para­larla kaçan Marion Crane (Janet Leigh) kendisini Bates Motel’e zor atar. Feci bir suç­luluk duygusu ile polis korkusunu kolkola yaşamaktadır. Otelin genç sahibi Norman (Anthony Perkins) annesiyle ilgilen­diği anlardan arta kalan zamanını Marion’ı dikizlemekle geçirir. Çok geçmeden Marion duş alırken yüzü görünmeyen yaşlı bir kadı­nın sayısız bıçak darbesine kurban gider. Ci­nayet mahalline geldiğinde dehşete düşen Norman hemen annesinin bıraktığı izleri te­mizler. O sırada Marion’ın kızkardeşi Lila (Vera Miles) da kardeşinin izini sürerek Ba­tes Motel’e gelir. Norman’ın pek de normal olmayan davranışlarından şüphelenir ve gizli­ce evi dolaşmaya başlar. Bodruma indiğinde bir koltukta yaşlı bir kadının arkası dönük bir şekilde oturduğunu görür. Seslenip yanıt ala­mayınca koltuğu çevirir…

0 an: Gördüğü manzara şok edicidir çünkü koltukta oturan; çoktan kurtlanmış, böceklenip örümceklenmiş ve basma bir peruk geçi­rilmiş bir kadın kadavrasından başka birşey değildir. Onunla birlikte seyircinin de yaşadı­ğı dehşet anı Norman’ın süratle kapıda belirmesiyle daha da haşin bir hâl alır.

Sonuç: Marion’ın erkek arkadaşı Sam (John Gavin) son anda yetişse de seyirci Lila’nın yaşadığı dehşete ortak olur. “Acaba Sam gelmeseydi ne olurdu?” sorusunu seyirci hep aklında tutar. Yine de, Norman’ın yakalanmasıyla birlikte geriye bir tek “Neden?” sorusu kalır, ki o da filmin finalinde açıklanır.

CARRIE (1976 / Brian De Palma)

Öncesi: Adet kana­malarının başlamasıyla birlikte kendisinde telekinetik bazı güçler olduğunu farkeden Carrie (Sissy Spacek) esasen okulun hep horlanan, küçük görülen ve alay edilen kızıdır. Evde ise onu devamlı baskı altında tutan başka bir unsur vardır: bağnaz annesi… Filmin sonlarına doğru okulun balosunda belki de hayatının en güzel anlarını yaşarken arka­daşlarının düzenlediği korkunç bir şaka sonucunda bir kova dolusu domuz kanına bulanır. Tepeden tırnağa kıpkırmızı olan kız kontrol­den çıkar ve telekinetik güçleriyle baloyu mahşer gününe çevirir. En sonunda evde çıkan bir yangın sonucu cayır cayır yanarak can verir. Filmin sondan bir önceki sekansında okul arkadaşlarından biri evin yakınındaki mezarı ziyarete gider ve çiçek bırakır.

0 an: Toprağın altından irkiltici bir süratle bir el çıkar.

Sonuç: Bir sonraki sahnede, korku­dan çığlık çığlığa kalan kızın gördüğünün aslında bir kabus olduğuna tanıklık ederiz.

TWENTYNINE PALMS (2003 / Bruno Dumont)

Öncesi: David (David Wissak) ve Katia (Katia Golubeva) iki sevgilidir. Los Angeles’tan ayrılıp fotoğraf çekmek için uygun mekanlar bulmak üzere filme adını veren çorak yerin yolunu tutmuşlardır. Yol boyunca kah koyu muhabbetle­re dalar kah bomboş bir arazide se­vişir kah haşin kavgalara tutuşurlar; hatta David bir gece Katia’yı otel odasından ko­var. Şiddetli iniş-çıkışlarla zaten sarsılmakta olan ilişkileri bir çölün ortasında bir grup serse­ri tarafından durdurulup dövülmeleri ve David’in tecavüze uğramasıyla darmadağın olur.Filmin finalinde harap ve bitap halde otele dö­nerler; David hemen tuvalete kapanır.

0 an: Katia onu odada yatağın üzerinde otur­muş beklerken tuvaletin kapısı aniden ve hızla açılır. David’in, neredeyse bir savaş çığlığına eşdeğer nidasıyla içeri­den fırladığı görülür ve bu arada saç­larını da içeride mahvettiği farkedilir. Genç adam elindeki bıçakla koşarak Katia’nm üzerine çullanır ve genç kızı delik deşik eder.

Sonuç: Ekran kararır ve yazılar akmaya başlar.

PROFONDO ROSSO (1975/ Dario Argento)

Öncesi: Marcus Daly (David Hemmings), cinayet mahalline ikinci kez girer. Daha önce cinayet işlendiği an oraya girmiştir. Birçok resmin bulun­duğu uzun bir koridor vardır. Ardında ise bir oda… Cinayet o odada işlenmiştir. Ancak kori­dorun bir yerinde belirgin bir içerleklik göze çarpar. Orada resim yerine bir ayna vardır. Aynanın karşısında bir resim…

0 an: Cinayet çığlıklarını duyup odaya gelen Marcus, ikinci girişinde koridorda bir farklılık sezer. Zira koridorun içerlek yerindeki aynanın karşısındaki resim farklıdır. O anda aklına gelir. Aslında o resmin ortasında yaşlı bir kadın yüzü görmüştür cinayet zamanında. Bütün resimlerin oval şeklinde olması onu şaşırtmıştır.

Sonuç: Belki de “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” hikayesinden ödünç alınan ayna, Argento’nun filminde gerilim öğesine dönüşmüştür. Aynanın arkasındaki boyalı yaşlı kadın suratını gördüğümüz anda hem şaşkınlıktan hem de korkudan nasibimizi alırız. Çünkü beklemediğimiz bir anda, aynanın karşısında bir imge belirmiştir. Bir Argento klasiğiyle karşı karşıyayızdır. Yine görsel bir öğeyle bizi bu noktaya getirmiştir.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.