Kumlar havalanacak. Gökyüzü yarılacak. Güç serbest Kalacak... The Mummy (1999)

John Carpenter

Biyografiler

Korku Sinema

YasinKarakaya

13 Ağustos 2008

2 Adet Yorum

2

Çektiği korku ve bilimkur­gu filmleriyle öne çıkmasının yanında, besteci kimliğiyle de dikkatimizi çeken John Carpenter, kimilerine göre bir auteur kimilerine göre ise sadece korku türüne yakın duran bir yönetmen. Korku – bilimkurgu türünde benim en favori yönetmenim olan ustanın kariyerine baktığımız zaman birçok ortak ve farklı özelliğe ait yapımlarla karşılaşabiliyoruz… Korku sineması denince ‘John Carpenter’ ismi, en marjinal ve özgün şahıs olarak öne çıkar.

Yönetmen, filmlerinin ismiyle değil de kendi adıyla bir marka olabilir. Her filminin başında John Carpenter’s ibaresini görmemiz de onun filmlerinin kendisi sayesinde çekici olduğunu ortaya koyar. Adeta bir Federico Fellini, bir Jean Luc Godard edasıyla onun filmleri de ‘John Carpenter filmidir’. Yani markası bellidir, şirketi veya oyuncu­ları hiç önemli değildir. 1960’larda keşfedilen auteur kavramının içine 1970’lerde dâhil olan nevi şahsına münhasır bir yönetmendir kendisi. Filmlerinin çoğunluğunun müziğini yapması ve bir kısmının senaryosuna katkıda bulunmasının yanı sıra kendine belli bir tarz oturtması bu markalaşmanın en önemli sebebidir.

Onun filmleri, hangi türe ait olurlarsa olsunlar belirli bir atmosferi, kötü adamları kahraman yapan bir senary­oyu, her biri birbirinden özgün senaryoyu ve B filmi (Bad Movies) göndermelerini içlerinde bulundururlar. En önemlisi, endüstriye bağımsız projeler çekerek girmesi ilk projelerinin $ 65000 – $ 100000’lik bütçelerle çekilmiş olmasıdır. Yönetmenin filmografisini üç ana başlık altında toplayabiliriz. Birinci gruba korku filmleri, ikinci gruba bilimkurgu-korku filmleri, üçüncü gruba ise bilimkurgu filmleri girer. Her üçü de çeşitli alttürler içinde gezintiye çıkarır bizleri. Korku filmlerinden başlarsak, yönetmenin ilk korku filminin kariyerinde üçüncü filmi olduğunu görebiliriz. “Halloween” ile başlayan tür sineması serüveni; “The Fog”, “Christine’, “Prince of Darkness”; “İn The Mouth of Madness”, “Vampires” ile devam eder ve kariyerinin en nadide eserlerini verir. “Halloween”, slasher alt­türünü sinema dünyasına kazandıran filmlerin başında gelir. Taşradaki konformist yaşamların tehlikeli bir hale gelebileceğini sorgulayan film, türün tipik kodlamalarını oluşturmasıyla dikkat çeker ve bundan sonra yedi tane de devam filmi çekilir. Asıl önemli olan filmin ‘Michael Myers’ gibi kült bir seri katil yaratmasıdır. Psikolojik sorunlarıyla Hitchcock’un Norman Bates’i ni andıran karakterimiz, Amerikan ailesindeki çocuklara ilgisizlikten mustaripliğinin ikonudur.

Carpenter’ın 70’lerde biraz da Post-Vietnam dönemi olması nedeniyle kullandığı tekinsiz taşra atmosferi bundan önceki filmi “Assault on Prerinct 13″de de western kırması bir polisiyeyle devreye girer. Bu filmde iyice korkutucu hale getirilen mekânın bir ucundaki karakolda yaşanan kaosu bir çete ile polisin çatışması yoluyla yansıtır. Rio Bravo’dan esinlenerek yazdığı hikâye­si, bu dönemin ruhunu yakalamasıyla önemli bir yere oturur ve filmografisinin en ayrıksı yapımı olarak dikkat çeker. “Halloween”den sonra çektiği “The Fog” (1980), yönet­menin küçük ve muhafazakâr kasaba ortamındaki tedirginliği içsel korkuya dönüştürdüğü filmlerden ilkidir. Film, 100 yıl önce bir geminin denizden gelen sisle sahilde batırılmasını lanet sebebi olarak kullanır. Günümüzdeki kasaba sakinlerinin o gemide ölenler ile uzaktan bağlarının olması da olayı ilginç hale getirir. Ama asıl ilginç olan sisin atmosferik bir korku öğesine dönüştürülerek, doğanın kültürel bir adayı istila etmesi olur. Böylece doğaüstü korku filmi sis aracılığıyla devreye girer ve ilginç bir bütünlük oluşur. Hayaletlerin ‘samuray’vari tasarımları da ilginç bir noktaya yerleşir. Bu filmde işin içine dinsel bir boyut katan yönetmen (ki sonraki kariyerinde de bu anlayışı görebiliy­oruz), 1987’de bir kilisenin alt katında bulunan yeşil sıvının getirdiği korku­dan yola çıkan “Prince of Darkness”ı çeker. Bu film, ‘şeytan’ alttürünün en ilginç örneklerinden biridir. Kilisenin altından harekete geçen şeytan, şehirdeki insanları yavaş yavaş kontrolüne alır ve cinayetler işler. Böylece kendi kisvesini de kimseye göstermez ve yine atmosferin etkisiyle ‘zombi’vari insanlar veya yaratıklar yoluyla tedirgin edici bir film çıkar karşımıza.

Carpenter, 1983’te Stephen King’in romanından uyarladığı “Christine”de ise bu sefer katil olarak 1958 model bir arabayı kullanır. Adı ise “Christine”dir. Film, gençlik filmi modelini, korku filmi içine yedirir. ‘Canavar’ (teknolojik) alttürü içerisinde bir yapım kotarır. Eğitim sistemindeki çıkar çatışmasını eleştirirken, dışlanmış bir karakteri başrole yerleştirir ve Christine’i onun bilinçaltından çıkan kötülük olarak kullanır. Böylece ortaya orijinal bir yapım çıkarmış olur. 1994’te “İn The Mouth of Madness” ile ‘yaratıcılık’ dönemi filmlerinin izinden giderek bir korku yazarının kayboluşunu kurmaca-gerçek arasında giden öğelerle anlat­maya çalışır. Sevdiği kasaba atmos­feri ve dini öğeler de devreye girer. Ancak altın dönemi 1980’lerdeki filmlerinin etkisini kuramaz ve olayın çözülüşünü yaratıklara bağlayarak ‘gotik’ alttürüne yakın seyreden ‘olgun korku’ anlayışından sapıp efektlere odaklanmış olur. Müzikleri de zaten eski etkisini kaybetmiştir.

Yönetmenin bilimkurgu-korku eser­lerine bakacak olursak. “The Thing” (1982), “They Live” (1988), “Village of The Damned” (1995), “Ghosts of Mars” (2001) adlarını görebiliyoruz. Bu filmlerinin tamamının 1950’lerin paranoya döneminden çıkan B filmlerden esinlendiğini görebiliyoruz. Zaten bir kısmı o dönemde çekilen filmlerin yeniden çevrimleri bir kısmı ise belli kalıpları günümüze uyarlama çabası içinde olan projeler. Bunların arasında “They Live”, orijinal fikir­leriyle öne çıkan ve en başarılı olarak görülebilecek filmidir. NewYork’a göç edip işsizler arasında göçebe hayat yaşayan bir adamın bir gün güneş gözlükleri bulması ile uzaylı istilasının içinde olduğunu anlaması, hikâyenin ana iskeletini oluşturur. Bunun içinden ise üst-alt sınıf, faşizm-liberalizm gibi kavramları karşı karşıya getiren alt metinler çıkar. Baş karakterini alt sınıftan seçişi de onun biraz kapitalizmin gelişiyle birlikte ezilen bir alt kültüre (punk vs) arka çıktığını da gösterir. Yani Carpenter, bir korku filmi yönet­meni olarak tanınsa da önemli dert­leri de olan bir adamdır. Filme geri dönecek olursak bir gözlüğü takınca bütün dünyayı bir diktatör rejimdeymiş ya da kapitalizm her şeyi tüket­miş de dünyanın sonu gelmek üzereymiş gibi gören baş karakterimiz, bir anda bir gizemin içinde bulur kendini. Böylece uzaylı istilası filmleri farklı bir yapı içine yedirilmiş olur. İnsan ile uzaylı değil insan ile kurma­ca uzaylı karşı karşıya getirilir. Bu da modern topluma uyan bir yakıştırma halini alır. Bu filmden önce çektiği “The Thing”, “The Thing from Another World”ü yeniden perdeye taşımasını amaçlayan bir yapımdır. Ancak 1979 yılında “Alien”ın bilimkurgu-korku sinemasına getirdiği yenilikleri kul­lanır ve küçük uzaylı yaratıktan korku objesi olarak ele alır. Nereden geldik­leri belli olmayan bu canlılar baş karakterimiz Kurt Russell’ı felaket filmi havasında seyreden filmde rahatsız ederler. Böylece yine bir modernize etme işlevi gütmüş olur. Yönetmenin bir başka yeniden çevri­mi “Village of The Damned” ise döneminin gerisinde kalan ve modernleştiremediği, 90’larla beraber düşüşe geçtiğini kanıtlayan bir yapımdır. Film, bir kasabaya gelen uzaylıların bir günde birçok kadını hamile bırakmalarıyla ortaya çıkan çocuk katillerin istilasını anlatır. Tabii, bunun için biraz geç bir dönem… Ancak Carpenter’ın “Kasaba” objesini korku öğesine dönüştürme alışkanlığında “The Fog” ve “İn The Mouth of Madness” gibi filmlerin yanına yerleşir. Ustanın son filmi “Ghosts of Mars”, yine düşüş dönemine geçtiğini kanıtlayan bir yapımdır. Aksiyon tonunun biraz daha ön plana çıktığı yapım, Mars’ta insanların asla ölmeyen ve hayaletleriyle saldırıya geçen farklı bir uzaylı türünü avlamaya çalışmalarını anlatır. Jason Statham, Pam Grier, Natasha Henstridge, Ice Cube gibi isimlerden oluşan bu grup biraz da zombi avcılığı filmlerini hatırlatan bir anlayışa sahiptir. Carpenter’ın 90’larla beraber düşüşe gecen auteur egosu bu filmde kendisini hissettirse de, daha çok kült olsun diye çekilmiş gibi duran bir filmdir karşımızdaki. Bir önceki filmi “Vampires”da da ‘avcı filmi’ çeken yönetmen için belki de günümüzün yolu bu hikaye iskeletlerini gösterir.

Saf bilimkurgu filmlerine gelecek olursak. Bunların arasına “Dark Star” (1974), “Memoirs of an Invisible Man” (1992), “Escape from New York” (1981), “Starman” (1984) ve “Escape from LA”i (1998) alabiliriz. Bunlardan en öne çıkanları birbirleri­ni tamamlayan “New York’tan Kaçıs” ve “Los Angeles’tan Kaçıs”tır. 1981 yılında henüz bilimkurgu revaçta değil iken döneminin ötesinde bir filme imza atan Carpenter, Kurt Russell’ın yarattığı anti-kahraman prototipi ‘Snake’den çokça yararlanıyordu, zaten sonradan da birçok filme malzeme olmayı başardı. Film yakın bir gelecekte (1997), New York’ta suç oranının artması nedeniyle yıkım altında kaldığı bir dönemde geçerken, bu dönemin karamsar atmosferini de gözler önüne seriyor ve kapitalizmin modern dünyasının eleştirisini yapıyordu. “Brazil” öncesinde çekilmesi de ayrı bir şanstı. Steampunk alt türüne dâhil edebileceğimiz bu yapım, hikayesinde devletin başkanı kurtar­ması için bir suçluyu seçmesini konu alarak otoriteyi eleştirmesini biliyor­du. “Los Angeles’dan Kaçıs” ise bu anlayışı devam ettiriyordu. Zaten John Carpenter filmlerine daha önce de söylediğimiz gibi genel anlamda bakacak olursak, ya katillerin baş karakter olduklarını ve öne çıktıklarını ya da anti-kahramanların ön plana çıktığını görebiliyoruz. Bu da yönetmenin adının daha öne çıkmasını ve korku filminin türsel ve ideolojik yanının devreye girmesini sağlıyor. John Carpenter filmografisi için bir utanç kaynağı ya da şaşırtıcı bir eğilim olarak görebileceğimiz “Starman”, Jeff Bridges’in bir uzaylıyı canlandırdığı bir duygusal bilimkurgu. Bunun da nedeni “E.T.”de olduğu gibi uzaylının dost olarak gösterilme­si ve hikâyenin yol filmi olarak çıkıp duygusal tarafının öne çıkması. Ama yine de B filmlerinden esintiler taşımasıyla yönetmenin tarzına yakın durabildiğini söyleyebiliriz.

Carpenter sinemasının en temel özel­liği, elbette B filmlerinden fazlasıyla etkilenmesi. Bunu filmlerinden görsel ve sözel göndermeler yaparak hissettiren yönetmen, aynı zamanda karakterlerinin isimlerini hayranı olduğu sinemacılardan koymasını da biliyor. Yani referansları da film­lerinin yapısının içine yerleştiriyor. Tabi bunlar genelde en aktif olduğu 80’lerde devreye girerek daha kalıcı olabilecek duruma gelebiliyorlar. “They Live”den sonra düşüşe geçen yönetmen hala kendi istediği düşük bütçeli B filmleri çekiyor ama bu filmlerde de kişisel olmayı başarıyor. Eski filmlerindeki atmosfer ve tekinsiz yapılar yerini görsel efektlere ve yaratıklara bırakıyor. Yani bir ‘auteur’ün emekleme, yükselme, düşüş dönemlerinin üçü de sırasıyla gelmiş oluyor..

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.