Buradan tek bir çıkış yolu var... ve ben o yoldan geliyorum! SIMON SAYS (2006)

Irreversible

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

OrçunTunalı

23 Eylül 2010

4 Adet Yorum

4

Yönetmen: Gaspar Noé
Senaryo: Gaspar Noé
Imdb Puanı:7.3/10
Yapım: 2002, Fransa, 99 dakika
Oyuncular:
Monica Bellucci, Vincent Cassel, Albert Dupontel, Jo Prestia, Philippe Nahon

!!!Filmle ilgili ayrıntılı spoiler içerir!!!

“Zaman, her şeyi yok eder!”

Film, bu cümleyle açılış yapıyor. Yaşamın ne kadar belirsiz, varlığımızın ne kadar tesadüfi olduğunu, hiç bir şeyin zamana karşı gelemeyeceğini ve yaşananların geri dönüşü olmadığını düşündürmek istercesine…

Arjantinli arıza yönetmen Gaspar Noe, 2002 yılında “Irreversible” (Dönüş Yok) filmiyle sinema tarihinin en rahatsız edici ve tartışmalı filmlerinden birine imza attı. Film, tek cümleyle bir intikam ve aşk öyküsü anlatıyordu. Ama bu sıradan hikayeyi sinemanın verdiği tüm imkanları sonuna kadar kullanarak, izleyeni hem fiziksel hem zihinsel anlamda yoracak şekilde yapıyordu. Film sıradışılığının yanı sıra rahatsız edici sahneleri de içinde barındırıyor olmasıyla korkusitesinde hakkında bir yazı olmasını hak ediyor. Zira “Irreversible” bir korku filmi değil, filmde yaratıklar, zombiler, vampirler, hayaletler vs… yok. Ama filmde insanoğlunun en karanlık yönlerine şahit oluyoruz ve “Dönüş Yok” bunu cesurca ve sansürsüzce gösteren modern bir kült.

Hikaye örgüsünü ve kurguyu sondan başa doğru saran film (“Memento” etkisiyle), jeneriklerin ters akışıyla başlıyor. Ardından oyuncuların, yönetmenin isimleri yine ters yazılmış şekilde ekranda beliriyor. Yanıp sönen ışıklar eşliğinde kamera dönerek bir apartmanın içerisindeki adama odaklanıyor. Yarı çıplak, bezgin bir halde olan yaşlı adam konuşmaya başlıyor. “Zaman, her şeyi yok eder!”. Noe, “Carne” filminde ortaya çıkardığı ‘Kasap’ karakterini filmine taşıyor. “Seul Contre Tous” (Herkese Karşı Tek Başına) filminde iç sesi hiç susmayan kasap, bu sefer düşüncelerini paylaşmaktan çekinmiyor. Odayı paylaştığı yabancıya yaşadıklarını anlatıyor. Bu sırada kamera dönmeye devam ediyor ve dışarıdaki siren sesleri konuşmaların önüne geçiyor. Sedyeye konulmuş bir adam (Marcus) ve ardından kelepçelenmiş polis arabasına götürülen başka bir adam (Pierre) ifadesiz bakışlarıyla “Rectum” adlı eşcinsel bardan çıkarılıyor. Siren sesleri yükselmeye devam ediyor.

Bir sonraki geçişte, barda bu iki adamın şiddetle ‘Tenya’ adında birini aradıklarını öğreniyoruz. Sürekli dönmeye devam eden kameraya bardaki adamların birbirleriyle sevişmeleri ve belirsiz karartılar yansıyor. Görüntüler kadar müzik ve ses kullanımı da son derece rahatsız edici. Yönetmen izleyeni uyanmak istediği ama uyanamadığı bir kabusun içerisine sokuyor. Ama kabus daha yeni başlıyor. Sinirli adamlarımız etrafta gezip, cevap alamadıklarını tartaklayarak Tenya’yı aramaya devam ediyorlar. Sonunda biri Tenya isminden rahatsız olarak mekanı terk etmek isteyince Marcus saldırıya geçiyor. Bir anda etraftakilerin izlediği bir bar kavgasına dönüşen olayda adamımız yere kapaklanıyor ve kolu kırılıyor. Arkada bekleyen Pierre, olaya yangın tüpüyle girişiyor ve aranılan adamın suratına çok sert bir darbe vuruyor. Tek darbede yere yapışan adam bir daha ayağa kalkamayacak halde ama Pierre’in hırsı ve öldürme isteği çok güçlü. Yangını tüpünü defalarca adamın yüzüne geçiriyor, taa ki yüzü paramparça olana kadar… (İşte filmin en çok olay yaratan sahnelerinden biri) “Rectum”daki sahneler, filmin rahatsız edici ve gerilimin yükseldiği sahnelerinden biri olarak da önemli bir yerde duruyor. Bu gerilimi yaratmak için kullanılan koyu kırmızı, turuncu ve sarı tonlarındaki renkler Dario Argento’nun filmlerini andırıyor.

Bir adım daha geri gittiğimizde adamlarımızın mekana nasıl geldiklerini, ‘Tenya’ ismini nasıl öğrendiklerini görüyoruz. Sokaklarda travestileri sorgulayan Marcus ve Pierre’e yanlarında iki iri adam yardım ediyor. Hikaye geriye gitmeye devam ediyor ve Pierre’nin polis arabasında sorgulandığı sahneyi görüyoruz. Daha sonra Marcus’u intikam almak için ikna etmeye çalışan iki adam. Bir sonraki geçişle Pierre ve Marcus’un neden bu kadar sinirli olduklarını anlamaya başlıyoruz. Bir binadan çıkıp, kendi aralarında konuşurken yakında bir olay olduğunu fark ediyorlar. Marcus, kurbanın kim olduğuna baktığında olayın seyri değişiyor. Kalp atışları eşliğinde Alex adlı kadının kanlar içinde darmadağın olmuş suratını görüyoruz. Marcus çılgına dönüyor, Pierre derin bir sessizliğe gömülüyor. Kadın sedyeyle hastaneye gönderilirken Marcus ve Pierre, dönüşü olmayan yola giriyorlar…

Bir geçiş daha bu sefer Alex’i hızlı ve emin adımlarla ilerlerken görüyoruz. Caddenin karşısına geçmek istiyor ama trafik yoğun. Yolun kenarında duran bir kadın, ona alt geçitten geçmesinin daha güvenli olacağını söylüyor. Onu dinliyor ve alt geçite yöneliyor. Kıpkırmızı renklerin hakim olduğu geçide giriş yapıyor. Loş bir ışıklandırmanın olduğu tünelde derin bir sessizlik hakim. Aniden karşıdan gelen iki kişi bu sessizliği bozuyor. Bir kadın ve bir adam tartışarak Alex’e doğru yaklaşıyorlar. Adam kadına vurmaya başlıyor, kadın (travesti) yere çökmüşken adam Alex’i fark ediyor. Kadın kaçıyor ve adam, Alex’i durdurup duvara yapıştırıyor. Sakince konuşarak Alex’e zarar vermeyeceğini söylüyor ve cebinden bir bıçak çıkarıyor. Buradan sonrası şimdiye kadar sinema tarihinde görülmüş olan en sinir bozucu ve rahatsız edici tecavüz sahnelerinden birini içeriyor. Yaklaşık 10 dakika süren tecavüz ve sonrasındaki şiddet sahnelerinde kamera, film boyunca hiç olmadığı kadar hareketsiz duruyor. Tek açıdan ve sabit bir şekilde 10 dakika boyunca nedensiz şiddete maruz kalıyoruz. Ancak bu şiddet, görsel olarak seyirciyi sarsacak nitelikte olsa da, dünyada her gün yaşanan suç olaylarından bir farkı yok. Aksine herhangi bir gün gazetede iki paragraflık yazıda okuyabileceğimiz gerçek olayları kanıksamışken, kurguda gözümüze sokularak yapıldığında bu durumu kaldıramayacak hale geliyoruz. Seyirciyi kutuplara ayıracak ve hayranlık kadar nefreti de üzerine çekecek olan yönetmen, kuşkusuz bu durumun farkında ve her şeyi izleyenlerin de farkındalığını arttırmak için yapıyor. Bu noktada filmi yarıda bırakan seyirciler ise filmin huzur veren atmosferiyle biten finalini asla göremiyorlar. Noe, muhtemelen bu durumun gerçekleşeceğini ön görerek tecavüz sırasında olayı görüp geri dönen bir adamı filmine koymayı ihmal etmiyor. Ustalıkla yapılan çekimler sayesinde 2 gecede çekilmiş olan sahneler, hiç kesintisiz çekilmiş izlenimini vermeyi başarıyor. “Irreversible”da kullanılan CGI efektler ise, seyircinin gözünü boyamaktan ziyade filmin etkisini katlamak için yapılmış. Bunun ne kadar başarılı olduğunu yangın tüpüyle yüzü dağıtılan adama, tecavüz sonrası tecavüzcünün görünen cinsel organına ve Alex’in yere vurulup darmadağın edilen yüzüne bakarak görebiliriz.

İç bunaltıcı sahneleri hazmedenler için filmin ödülü niteliğinde olan eğlence, romantizm ve aşkın işlenildiği filmlerdeki Paris’e geçiş yapıyoruz. Filmi de seyircisi gibi iki kutuplu görebiliriz. Filmin bir kısmı Paris’in en karanlık sokaklarına ve yaşamlarına odaklanırken, diğer bir kısmıysa bu yaşamı görmezden gelen ve çoktan unutmuş tarafın yaşamını gösteriyor. Fakat aynı çevrede dönen iki farklı yaşam, çok şiddetli bir şekilde birleşiyorlar. İkisi de birbirinin farkına vardığında yaşamlar geri dönülemez şekilde değişiyor. Bir sonraki geçiş bizi tüm yaşanan kötülüklerin öncesine götürüyor. Sondan başa giden kurgu sayesinde yaşanan olayların olmadığı illüzyonuna sürükleniyoruz. Bir ev partisinde ana karakterler Marcus, Pierre, Alex hep birlikte eğleniyorlar. Ev alabildiğine dolu. Müzik, alkol, dans ve uyuşturucularla kendinden geçen insanları izliyoruz. Ama kamera karakterlerin ruh hallerini daha yakından görmemiz için Alex, Pierre ve Marcus üçgeninde dolaşıyor. Marcus, umursamaz, mutlu ve kaygısız bir şekilde kendini eğlenceye bırakmış. Pierre, kontrollü, Alex’i takip halinde, her haliyle oraya ait olmadığı belli. Alex ise bir yandan eğlenirken bir yandan Marcus’la ilgili kaygıları sinirlenmesine neden oluyor. Bir yanı orada kalmak diğer yanı çekip gitmek istiyor. Daha fazla dayanamıyor ve evden uzaklaşıyor. Hayatının dönüşü olmayan yoluna doğru ilerliyor…

Bir sonraki geçişte karakterleri iyice tanıyoruz. Pierre, Alex’in eski kocası, Marcus ise yeni sevgilisi. Pierre, Marcus’la devamlı cinsel rekabet içinde ve bunu konuşmaktan çekinmiyor. Marcus, Pierre’e karşı soğukkanlı duruş sergiliyor, bu konuları aşmış olduğunu ve ne kadar medeni olduğunu Alex’e ve Pierre’e kanıtlamaya çalışıyor. Eğer bir filmin başındaki Marcus’u bilmiyor olsak buna gerçekten inanacağız. Alex, ise kimi zaman konuşmalara ilgi gösteriyor kimi zamansa canını sıktığını gösteren mimikler sergiliyor. Konuşmalar, metrodan eve varana kadar sürüyor. Ardından eve geçiş yapıyoruz. Güzel ve konforlu bir evde Marcus ve Alex’in yatakta huzurla uyuduklarını görüyoruz. Alex, Marcus’un kucağında yatıyor. Yeni uyanıyorlar, aralarında şakalaşmaya, konuşmaya başlıyorlar. Sinemada görüp görebileceğimiz en doğal sevgili performanslarından birine şahit oluyoruz. Monica Belluci ve Vincent Cassell’ın gerçek hayattaki birlikteliklerinin muhtemel yansıması beyazperdede en gerçekçi haliyle karşımıza çıkıyor. Alex, kendisini huzursuz eden bir rüyadan bahsediyor. Girdiği kırmızı ve iki yönlü bir tünel… Nihayetinde sona yaklaşıyoruz. Marcus, evden ayrılıyor. Alex, banyo yapıp, çıktıktan sonra gözü birden hamilelik testine takılıyor. Kısa bir düşüncenin ardından çubuğa yöneliyor ve testi yapıyor. Sonuç pozitif. Alex, hamile olduğunu öğreniyor. Önce bir şaşkınlık, sonra sevinç, ardından belirsizlik duyguları içinde derin düşüncelere dalıyor. Kamera bir kez daha dönmeye başlıyor. Odanın duvarından yavaş yavaş inerken gözümüze Stanley Kubrick’in “2001: A Space Odyssey” (2001: Bir Uzay Macerası) filminin posterini sokuyor. Kubrick, etkisi bununla da bitmiyor. Yavaş yavaş yükselen ve finale hazırlayan müzik Kubrick’in de filmlerinde kullanmayı sevdiği Beethoven’ın 7. Senfonisinden huzur verici bir parça oluyor. Son kez dönmeye başlayan kamera müzik eşliğinde huzur verici bir atmosferin olduğu yeşillikler içinde uzanan Alex’e odaklanıyor. Yönetmen son vuruşlarını yapmak üzere önce Alex’in okuduğu kitabı gösteriyor. “An Experiment with Time” (Zamanla Bir Deneyim). Fıskiyenin etrafında koşturan çocuklar, fıskiyeyle birlikte dönen kamera ve görüntülerle uyumlu etkileyici müzik kullanımı. Filmi yarıda bırakan seyirciler bu sahneleri göremedikleri için filmle ilgili güzellikleri görme fırsatını da kaçırıyorlar. Ama bu noktada filmi terk etmeye kalkan seyirci de diğerleriyle aynı akıbeti paylaşabilir. Yönetmen son vuruşunu, filmin en sonuna saklıyor. Bembeyaz bulutlara yükselen kamera, son kez göz yorucu bir ışık oyununa başvuruyor. Yanıp sönen parlak beyaz ışığın sonunda bir cümle beliriyor. “Le temps détruit tout” (Zaman her şeyi yok eder!)…

Film, başladığı gibi aynı cümleyle sona eriyor. Bir intikam ve aşk hikayesini sıra dışı kurgusu ve anlatım tarzıyla sinema dünyasına kazandırırken, seyirciyi kafasına soktuğu düşüncelerle baş başa bırakıyor. Hiç bir şeyin zamana karşı gelemeyeceğini ve yaşananların geri dönüşü olmadığını düşündürmek istercesine…

Korkusitesi için yazan Orçun Tunalı / Gorcun

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Orçun Tunalı

Tüm Yazıları
25 Haziran 1986 tarihinde Tekirdağ, Çorlu ilçesinde doğdu. Çocukluğundan beri korku filmleri, hikayeleri ve oyunlarına ilgi duyduğundan olsa gerek bu siteyi keşfetmesi kaçınılmaz olarak gerçekleşecekti. Daha sonra yazdıklarıyla ekip içerisinde kendisine yer buldu. Mesai dışında ve off günlerinde Jigsaw’ın asistanı olarak stajını sürdürüyor. Amatör ruh ve tutkuyla korku türündeki her türlü görsel, işitsel ve yazınsal eserlere ilgi duymakta. Aynı hissiyatı ve heyecanı paylaşan bu topluluk içerisinde yer almaktan son derece memnun.

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.