İnsanlar hayaletlere neden inanır? Eğlence için mi? Hayır! Ölümden sonra bir şeyler olduğu ihtimali için.1408 (2007)

İpteki bedensizin girdabı!

Korku Sinema

Neşe Binark

Sine-Makale

Yazarlarımız

YasinKarakaya

17 Ocak 2012

0 Adet Yorum

0

“Kararmış göz oyuklarından sızan saks mavisi ışık giderek kuvvetleniyordu. Ağzın olması gereken yerde kulaklarına kadar yırtılmış derin bir oyuk vardı. İnleme ile böğürme arası bir ses çıkarıyor, sanki boğuluyordu. Keskin bir kükürt kokusu havayı ağırlaştırıyor, beni nefes almaksızın öğürtüyordu. Başı, kopmuş halde havada sallanıyor, bedeni erimekte olan yağ gibi akıyor, kollarının olduğu yerde yeller esiyordu.”

Bin kere yemin ettim, şu kilisenin arka bahçesinden geçip eve gitmemeye, bin bir kere yeminimi bozdum.

İçimdeki macera sever yazar bozuntusu, okuyucusunu korkutmaya yem ararken, bu kez kendi korkusuna yem oldu.

Vakit varken dönüp yolumu değiştirseydim, canım hala bedenimdeydi!

Bacaklarım yoluna kilitlenmiş, gecenin bir yarısı belamı arıyordum.

Boğaz’ın sis oturmuş bu kıyı semtinde, sokak lambasının cılız ışığı eşliğinde kilise bahçesinde ilerlemeye çalışırken, gözlerime değen her ürkütücü gece rengini hafızama alıyor, her karanlık objeyi bir bir kaydediyordum.

Büyükdere’nin cemaatsiz kalmış bu Rum Kilisesi, gündüz gözüyle göründüğü gibi değildi. İstanbul’da ekim ayının son günleri olduğu için mi ya da başka bir sebeple mi ne? Ürkütüyordu…

Cep telefonumun fenerini açtım, şarjının bitmek üzere oluşuna aldırmadım.

Sadece üç dakika!

Hızlı adımlarla geçip, merdiveni süratle tırmanırsam, evimin arka sokağına varacaktım.

Çan kulesi sisler içinde kalmış, camların vitray renkleri orijinal halinin karanlık tarafta kalan kötü bir aksi gibi, kirliydi…

Siyah demirli arka kapının dibindeki köpek kulübesi boştu. Karanlık korkusu yetmiyordu bir de köpek riskini kaldıramazdım. Kulaklarım, zorlukla duyulabilecek kadar inceden, tiz bir ses işitiyordu. İkisini de ovuşturdum, tıkanmışlar mıydı ne?

Beni üst sokağa salimen kavuşturacak olan bahçe merdiveni göründüğünde derin bir – erken – oh çektim. Gözüm merdiven dibindeki müştemilata takıldı, içeriden cılız bir mum ışığı sızıyordu.

Telefonumun feneri söndü.

Sadece, geride bıraktığım bahçe kapısının sokağa açıldığı yerdeki sokak lambasının elli metre öteden bana ulaşabildiği kadar ışıkla idare etmek zorundaydım.

Müştemilatın önünde, tek tük birkaç parça çamaşırın, belki de günlerdir kurumaya terkedildiği çamaşır ipi, fosfora bulanmışçasına, ben buradayım diye bağırıyordu.

Merdivenin ilk basamağına adımımı attım, içimden otuza sayana kadar bitmiş olacaktı.

Çamaşır ipine tekrar gözüm takıldı, beyaz değil ama beyazmış gibi parlayan bir “şey” asılıydı. Uzun bir gömlek mi, yoksa bir cübbe mi, kapşonlu cinsten! Rahibin karısına okkalı bir küfür salladım, ne biçim asmış bu kadın bu çamaşırları!

Kollarından ipe sarkmış bir adam gibi sanki, cübbe mi pelerin mi her ne haltsa içinde biri varmış gibi sanki!

Dört, beş… Kapşon hareketlendi, cübbenin içinde mevcut olmayan bir kafaya geçiyormuşçasına yerleşti, yedi, sekiz…

Kulaklarım, kahretsin! Ne kadar tiz bir ses bu!

On, on bir… Sırtımda bir el hissettim ve biri beni şiddetle geriye doğru çekti. Merdivenlerden gerisin geriye yuvarlandım, çamaşır ipinin bulunduğu müştemilatın sahanlığına, çamurun içine düştüm.

Acıyan kemiklerim, ezilen dokularım umrumda değildi, lanet olsun, bu pis koku da neyin nesi!

Hızla toparlanıp kalkmaya çalıştım. Üstüm, başım, ellerim çamur içinde ve birden ayağım yağlı bir şeye basmış gibi kaydı tekrar sırt üstü düştüm.

Bir anda üzerime – o şey – çullandı, göğsüme oturdu. Kararmış göz oyuklarından sızan saks mavisi ışık giderek kuvvetleniyordu. Ağzın olması gereken yerde kulaklarına kadar yırtılmış derin bir oyuk vardı. İnleme ile böğürme arası bir ses çıkarıyor, sanki boğuluyordu. Keskin bir kükürt kokusu havayı ağırlaştırıyor, beni nefes almaksızın öğürtüyordu. Başı, kopmuş halde havada sallanıyor, bedeni erimekte olan yağ gibi akıyor, kollarının olduğu yerde yeller esiyordu.

Suratını suratıma yaklaştırdı ve ağzını yeniden yırttı.

Kıpırdayamıyordum…

Bağıramıyordum…

Ağzının anaforunda çığlık çığlığa yuvarlanmaya başladım.

Kilisenin çanı çalmaya başladı. Bir defa daha, bir defa daha…

Bu ses, korkunçtu!

Çan sesi benden gittikçe uzaklaşıyor gibiydi, ya da ben sesin olduğu yerden oldukça uzağa, derine yuvarlanıyordum.

Sanki, “kazıklı yolun” dibine varmıştım da kayıkların orada limandaydım.

Tek bir kayık vardı, içinde tek bir siluet!

Kapşonlu, cübbeli, uzun mu uzun bir – şey – küreklere sarılmış beni Boğaz’ın karşı yakasına götürmeye hazırlanıyordu.

İskelet elini uzattı, avcu açık bir şey istiyordu.

Birbirine kenetlenmiş dişlerimin arasından bir metelik avcuna döküldü.

Kayıyordum, Hades’e doğru!

Ve karanlık…

Ve cehennem…

Ve ipteki bedensizin girdabı, beni de yuttu!

Öldüm…

Kolajlar: Neşe Binark

Korkusitesi için yazan Neşe (Nessa) Binark

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Etiketler:

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.