Prime Time'a hoş geldin, sürtük! Freddy Krueger - A Nightmare On Elm Street 3: Dream Warriors (1987)

Insidious

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

20 Nisan 2012

9 Adet Yorum

9

Yönetmen: James Wan
Senaryo: Leigh Whannell
Imdb Puanı: 6.8/10
Yapım: 2010, Kanada/ABD, 103 Dakika
Oyuncular: Patrick Wilson, Rose Byrne, Ty Simpkins, Lin Shaye, Leigh Whannell, Angus Sampson, Barbara Hershey

Ülkemizde Ruhlar Bölgesi adıyla gösterilen Insidious için söylenebilecek pek fazla şey yok aslında. “Dead Silence” gibi bir filmi yönetmiş olan James Wan, nasıl böyle vasat altı bir filme imza atmış şaşırdım doğrusu. Neyse, önce filmin heyecan vermeyen senaryosuna, korku filmi izlemiş her sinemaseverin kolaylıkla yazabileceği konusuna değinelim.

Müzisyen anne Renai, öğretmen kocası Josh, üç çocuğuyla beraber yeni bir eve taşınırlar. En büyük oğulları (afişte görünen ama afişteki mizansenle zerre alakası olmayan) Dalton bir gece evin çatı katındaki depoya çıkar ve bazı güçlerin etkisiyle merdivenden düşerek başını çarpar. Önce bir şey olmaz fakat sonra şuurunu kaybeder. Doktorlar Dalton’un acayip bir komada olduğunu söylerler, bundan sonraki bakımını evde sürdürmek üzere komadaki çocuğu taburcu ederler. Gizemli evde gerçekten gizemli şeyler olur, aile apar topar evden taşınarak Josh’ın annesi Lorraine’in evine yerleşirler. Gizemli olaylar burada da gerçekleşince Lorraine, Elise adında bir psişiği ve iki asistanını işe alır. Meğer Dalton bir rüya gezgincisiymiş, uykudayken bedenini terkedip paralel evrenlerde geziniyormuş, kötü ruhlar geride kalan bedenini ele geçirmeye çalışıyormuş, üstelik en kötüsü de kırmızı suratlı bir iblis bedeni ele geçirirse dünyadakilere çok fena kötülükler falan yapacakmış (evet aynen böyle açıklanıyor filmde).

Önce filmin PG-13 klasifikasyonunda olduğunu hatırlatayım. Yani 13 yaşındakiler ailelerinin eşliğinde bu filmi rahatlıkla izleyebilirler. Bu durumda ister istemez çocuklar için yapılmış bir korku filmini izler gibi hissediyorsunuz kendinizi. Filmi beğenen çoğunluğun yaş ortalaması bu durumu kanıtlar seviyede. Sonuçta korku olduğu söylenen bu filmde kan yok, gore yok, dehşet yok. Diyeceksiniz ki bunlar olmadan güzel bir korku filmi yapılamaz mı? Yapılır, fakat siz de hak verirsiniz ki günümüzde bunu becerebilecek bir yönetmene rastlamak çok zor. Zaten eski yönetmenleri yere göre sığdıramamamızın sebebi de ellerindeki kısıtlı imkanlarla, izleyicinin gözünü boyamadan korku ve dehşet duygusunu verebilmeleridir. O zamanlarda bir filmin konusu ve işlenişi olurdu (msl. The Changeling, 1980). Fakat günümüz yönetmenlerinde maalesef bu vasıf bulunmadığı için olabildiğince gore, çıplaklık ve şok görüntülerle izleyicinin kafasını karıştırıyorlar ki kimse yönetmenliğe ve konu anlatımına bakmasın. James Wan kanlı filmleriyle ön planda olan bir yönetmen; herhalde bilinçli olarak klasik anlatımlı bir korku filmine yönelmiş. Asıl başarı kazandığı malum özellikler filminden çıkarılınca da geriye pek birşey kalmamış; daha doğrusu Insidious kalmış.

En baştan başlarsak, ilk yerleştikleri (yönetmenin perili zannetmemizi istediği) ev hiç de korkunç değil. Henüz keşfedilmemiş, karanlık esrarengiz delikleri yok. Bu nedenle evde gerçekleşen hiçbir şeyden korkmuyorsunuz. İrkiltme efektleri müzikle verilmiş. Korkunç olması düşünülen bütün sahneler olabildiğince demode bir şekilde balık gözü kamerayla veriliyor. Belirgin mantık hataları da var filmde. Mesela evin babası Josh, gece dış kapının kendiliğinden açıldığını ve alarmın aktiflendiğini görüyor ve sadece kapıyı kapatıp alarmı susturmakla yetiniyor. Üstelik bu birkaç defa tekrarladığında dahi polise başvurmuyor. Evin annesi Renai, bebek odasındaki telsizden irkiltici bir kişinin sesini duyuyor ama hemen odadaki bebeğin yanına gideceğine dakikalarca telsizdeki sesi dinlemeyi tercih ediyor. Evin ortanca çocuğu Foster, komadaki Dalton’un geceleri etrafta dolaştığını söylediği halde anne ve baba bunu kontrol etmiyor. Herşey b*k gibi ortada olduğu halde, karakterlerin anormal birşeyler olduğunu kabul etmeleri bir hayli zaman alıyor ki biz izleyiciler bu bezdirici klişelerden yıllar önce kurtulduğumuzu zannediyorduk. Filmdeki tek klişe olmayan şey (ki yapımcılar her yerde bunu söylemekten gurur duyuyorlar) ailenin bu uğursuz evde inatla yaşamaktan vazgeçmeleri ve başka bir eve taşınmaları. Onun dışındaki herşey, orta karar bir korku filmi izleyicisinin tahmin edebileceği dalavereler üzerinden yürüyor.

Belki de Barbara Hershey rol aldığı için “The Entity (1982)”deki psişik kadın profesör ve iki asistanına benzer bir araştırma ekibi var; belki bir saygı duruşu planlanmıştır. Bu ekipten özellikle de iki asistan, Specs ve Tucker, filmin komedi unsurunu oluşturuyor (sanki komediye çok ihtiyaç varmış gibi). The Changeling‘deki muazzam medyum sahnesine anıştırma olduğunu düşündüğümüz seans sekansında nedeni bilinmez, bir gaz maskesi takıyorlar (Sandman Wesley Dodds’a atıf). Hele bir sahnede psişik kadın Elise, duvara bakarak, odadaki hiç kimsenin görmediği “Kırmızı Suratlı İblis”i bir tarif ediyor ki akıllara zarar; “Gözleri… gözleri… hiçbir cehennemin olmadığı kadar derin ve karanlık…” diye saçmaladıktan sonra yanındaki yardımcısı bu sınırlı bilgiye dayanarak iblisi en ufak ayrıntısına kadar elindeki kağıda çiziveriyor! Nasıl yani? Kadın sadece gözlerinden bahsetmemiş miydi?

Peki bu oyuncular bu çocuk müsameresinde ne arıyorlar? Hadi küçük bütçeli korku filmlerinin kraliçesi olan Lin Shaye’i bir tarafa bırakalım, zaten iyi kariyerlere sahip Patrick Wilson (Watchmen, Little Children, Hard Candy, Running with Scissors) ve Rose Byrne (Nedimeler) ne akla hizmet böyle bir filmde hem de korkunç performanslarla rol almışlardır hala anlayamıyorum. Ya Barbara Hershey? Zaten The Entity gibi harika bir klasik kazandırmışsın sinemaya, niye onun ucuz bir versiyonunda, taklidinde baş gösterirsin?

Gelelim paralel evren denen, tüm objelerin dar bir odada tıkış tıkış durduğu, “ben dekorum” diye haykıran, herşeyin gayet demode bir şekilde sis makinesiyle kaplandığı malum sahnelere. Yok, korkamıyorsunuz. Çünkü çok yapay! Tüyler ürpertmesi gereken, suratlarında garip bir sırıtışla boşlukta bekleyen aile fertlerinin hiç kımıldamaması gerekirken gözlerinin seyirmesini, vücutlarının hafifçe sallanmasını gördükçe bir tür yabancılaşma efekti yaşıyorsunuz, filmin atmosferinin dışına atılıyorsunuz. Çocuğunun bacağındaki zinciri başta çözemeyen, sonra iman gücüyle söken Josh’un; önce hiç bir şey yapılmamasını önerip sonra yolu bulabilmeleri için ruhsuz vücutların yüzüne ışık tutulmasını haykıran Elise’in (sahi daha önceden kaç defa bu tür bir olayı çözümlemiş ki konusuna bu kadar hakim bu kadın) gayretleri, yönetmenin “ben yaptım oldu” duyarsızlığından başka bir şey değil.

Filmdeki tek korkunç şey Tiny Tim’in “Tiptoe through the tulips” adlı şarkısı. Ama Tiny Tim, Spongebob çizgi filminde şarkı söylese bile korkunç olur (ki söyledi: “Living In the Sunlight, Loving In the Moonlight”).

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (9 Yorum)

YORUM YAZ