Her şey başlangıçta son bulur... The Butterfly Effect (2004)

İnsan Yapımı Canavarlar!

Korku Karakterleri

Korku Sinema

YasinKarakaya

28 Mayıs 2008

1 Adet Yorum

1

Bilinçaltımızda yaşattığımız canavarlar her daim sinemanın vazgeçilmez unsurları olmuşlardır.İşte İngiliz Total dergisinin hazırladığı Canavar – Yaratık dosyası sinema tarihinin akıllardan çıkmayan 50 yaratığı üzerine odaklanıyor.. Ve Kurtadam’dan Godzilla’ya kadar uzanan keyifli bir liste sizi bekliyor..

1-ŞEY (THE THİNG – 1982)
Bu resmiyet kazanmış bir karar. En gelişmiş hayal gücünün ürünü, en iğrenç, kesinlikle yenilmez, tiksindirici boyutta belirsiz ve tüm zamanların en iyi canavarı. Niyeti bozmuş bu yaratık organizması kendine evsahibi olarak seçtiği şanssız varlıkları hücre boyutunda özümsüyor. Bize verilen bilgiye göre; ‘Milyonlarca gezegende milyonlarca yaşam biçimini taklit etmiş olabilir. İstediği an bunlardan birine dönüşebilir.’ Böylece karşı karşıya olduğumuz ‘şey’ (ler), herhangi bir anda oyuncu kadrosunun herhangi bir üyesini parçalayarak dışarıya fışkırabilecek uzun kollu, örümcek bacaklı ve kocaman sivri dişli sınırsız sayıda iğrenç, mide bulandırıcı mutasyon. Sözgelimi dokunaçlı, köpek gibi hırlayan tavuk-köpek kırması kabuklu şey, karnında dişleri olan ve kalp krizi geçiren ‘hastasına’ yardım etmeye çalışan doktorun ellerini koparan şey ve tabii en son mutasyon..

2-YARATIK KRALİÇESİ (ALİENS – 1986)
Görünürde bir “kayıp müfreze uzayda iğrenç böceklerle savaşır” filmi olan “Aliens” aslında annelik endişeleri üzerine alegorik ve gerçeğe uygun bir inceleme. İnsan cephesinde Ripley ve kızı yerine koyduğu Newt, yaratık cephesinde ise kuluçkadaki çok bacaklı dev Kraliçe var. Ripley’nin anaç tavrı kızının o derin uykudayken yaşlanarak ölmesinden kaynaklanıyor. Yaratık kraliçesi ise kovanını koruyor çünkü tam bir kaltak olmak doğasında var. Aslına bakacak olursanız canavarın intikamcı içgüdüleri için de aynı şeyi söylemek mümkün. Ripley bütün yavrularını kızarttığında kraliçe bu insan müsveddesini avlayıp öldürmek için ayağa kalkarak kendi üreme organlarını koparıyor.

3-GODZİLLA (GODZİLLA – 1954 – 1998)
1998 yazının en çok konuşulan filminin herşeyi ezip geçen fazla gelişmiş iguanasına bakıldığında, Godzilla’nın Doğu kökenlerini unutmak kolay. Inoshiro Honda’nın yarattığı ve aslında Hiroshima’yı alegorik bir dille anlatmak için araç olarak kullanılan Godzilla, o gün bugündür zafere ulaşmak için önüne çıkan her şeyi yok eden bir canavar kimliğiyle karşımıza çıkıyor. En Pis Kokulu, En Gürültülü Kükremeli, En Ağır Yumruklu ve En Öfkeli kategorilerinde en yüksek skorları yapan bu yaygaracı kertenkele, sadece her şeyin serbest olduğu bir kavga tekniği (karate vuruşları, yere yapıştırma, kafa atma) benimsemekle kalmıyor bir espri anlayışı bile var: bkz. zafer elde ettiğinde yaptığı aptalca canavar dansı!

4- SAVAŞÇI BÖCEKLER (STARSHİP TROOPERS – 1998)
Otomobil büyüklüğünde, ışık hızında, en dayanıklı zırhları bile delecek kadar sivri kol ve bacaklara sahip olan savaşçı böcekler sadece havaya uçurularak yok edilebiliyor. Kolay iş değil. Hele bir de galaksinin bir ucundan öteki ucuna yollanıp silahınızın sadece karga vurmaya yarayan bir tüfekten başka bir şey olmadığını ve bu görevi yerine getirmenin tam otomatik silahla bile 20 saniyenizi alacağını farkeden Yıldız Gemisi Askerleri’nden biriyseniz… Tabii bu arada hedef silah arkadaşınızı ikiye bölüp kız arkadaşınızı trilyonlarca defa delik deşik edebilir. Makineliler çok daha iyi olabilir, bazuka ise bulunmaz bir nimet. Bugüne kadar hiç bu kadar çok iyi adam milyonlarca canavarla dövüşmek için bu kadar yetersiz silahlanmamıştı.

5-KING KONG (KİNG KONG – 1933)
İlk canavar filminin stop-motion gorili 90’lı yıllarda kimseyi korkudan titretmese de CGI sonrası dönemde bile bir şekilde ayakta kalmayı başarıyor. Kong’un günümüzde bile en iyi canavar filmlerinden biri olarak kabul edildiği göz önünde bulundurulursa, Game Boy öncesi dönemde çocuklar için yeterince ikna edici olduğunu söylemeye gerek yok. King Kong birkaç dakika içinde bir T-Rex’i tuş edebilir, soyu tükenmiş uçan sürüngenleri bir çizik bile almadan yenebilir, kanyonu halatla tutmuş aptal denizcileri gemiden atabilir ve bütün bunları yaparken çığlık atan bir sarışına ilan-ı aşk etmeye zaman bulabilir. Ne maymun ama!

6-BLOB (DAMLA – THE BLOB – 1988)
Orijinalinde genç Steve McQueen rol alırken 80’li yıllardaki tekrar yapımında filmin yıldızı Blob’un kendisi, yani şekilsiz, soluk alan, kötü niyetli uzaylı bir sıvı. Bütün iyi canavar filmlerinde olduğu gibi, bir gök taşından çıkan “Blob”un da bir tek amacı var: midesini mümkün olduğunca çok dünyalı ile doldurmak. Ancak bu akıcı kan torbasını alışılageldik mutasyona uğramış yaratıklardan ayıran özellik görülebilir herhangi bir uzvunun olmaması ve düşünen bir varlık olduğuna dair hiçbir ipucu vermemesi. Titreşirken, büyürken ve kurbanlarını bütün gözler önünde sindirirken bile uzaydan gelen bu peltenin gerçekte ne olduğunu anlaşılamıyor. Blob, ilk kurbanlarından biri ele geçirdiği kolunu baltayla kesmeye çalışınca kendini darbeden koruyarak ve dirsekten aşağısına yerleşerek kolu olduğunu iddia ediyor.

7-MEDUSA (CLASH OF THE TİTANS – 1981)
Bu yılan saçlı kadın gerçekten de bir İğrençlik Kraliçesi. Sözünü ettiğimiz sadece kızgın bir buldoğun yüzü değil. Sadece bir bakışı bile dev gibi bir deniz canavarını taşa dönüştürmek için yeterli. Ama Ray Harryhausen’ın Medusa’sı yılan saçlı bir kadından çok öte bir yaratık. Usta yaratık yaratıcısı onu iyice canavara dönüştürmüş. Onun canavarının belden aşağısı bir çıngıraklı yılan. Medusa’yı karanlık meskeninde yayı ve kendi kanıyla zehirlediği oklarıyla süzülürken izlemek hâlâ insanın tüylerini diken diken edebiliyor.

8-STRIPE (GREMLİNLER – 1984)
Stripe, küçük şirin tüylü bir yaratık olarak dünyaya gelmiş olmasına rağmen niyeti bozar ve sahibi Billy’yi (Zach Galligan) onu geceyarısından sonra beslemesi için ikna eder. Bir süre yumurta biçiminde sümüksü bir kozada kaldıktan sonra dişlerini ve pençelerini kötülük için kullanmaya hazır kikirdeyen Gremlin lideri olarak hayata döner. Hırpani bölüklerini trafik lambalarının ayarını bozmak, yaşlı kadınları turbo ateşlemek sandalyelerle harcamak, buldozerlerle insanların evlerini yerle bir etmek ve genelde sakin olan kasabanın huzurunu en acımasız ve kanlı biçimde bozmak üzere görevlendirerek Kaos Kralı olduğunu kanıtlar.

9-AMERİKALI KURTADAM (AN AMERİCAN WEREWOLF İN LONDON – 1981)
En iyi beyazperde Kurtadam’ı olan David Naughton, geceleri bir İngiliz finosunun kafasını tek bir diş darbesiyle bedeninden ayırabilecek ayı büyüklüğünde bir yaratığa dönüşüyor. Bu filmde surata yapıştırılmış tüyler, protezli saçmalıklar yok. Amerikan Kurtadam geceleri metro istasyonlarında ve şehir parklarında kol gezen ve hırslı iş adamlarıyla sevimli çiftlerin ederiyle beslenen bir gece yaratığı. Naughton’ın bedeninin acılı bir kıvranışla mutasyona uğramasını sağlayan özel efekt sorumlusu Rick Baker’ın dönüşüm sekansı unutulmazlar arasında.

10-JAWS (JAWS – 1976)
Doğa anamızın bilinen en tehlikeli hayvanlarından birinden bir canavar yaratmak (boyunu 6 metre uzat ve kızgınlık güdümlü bir I.Q ekle) Spielberg için büyük bir meydan okuma olmasa gerek. Buna rağmen filmi izledikten sonra bütün denizseverler köpekbalığı korkusuyla suya girerken tereddüt etmişti. Bu canavar köpekbalığı, Carcharaton carcharias’ın “şeytanın havuz balığı” imajını korumak için canlı görüntüler (gerçek bir beyaz köpekbalığının boyutu, cüce bir scuba dalgıcının minyatür bir kafese sokulmasıyla abartılmıştı) ve 70’li yılların mekanik olanakları ile yaratılmıştı. Dev maket (ona Spielberg’in avukatının ismi verilmişti: Bruce) fazlasıyla başına buyruktu ve idare edilmek konusunda zorluk çıkarıyordu. Sonunda beyazperdede göründüğünde izleyiciler hayalkırıklığına uğradı. Ama Hitchcock’un dediği gibi, sonucu beklemek onu görmekten çok daha heyecan vericidir. Denizin dibine doğru süzülen organlar, sırt yüzgeçleri, balık gözü perspektifi ve iki notalı viyolonselin sesi bu köpekbalığı ötesi yaratığın (görülse de görünmese de) her çerçeveye hakim olmasını garantiliyor.

11-ALIEN (YARATIK – ALİEN – 1979)
HR Gİger’a mümkün olabilecek en sert, çirkin, uzaylı böceği yaratması işini vermek tüm zamanların en doğru fikriydi. Giger, birkaç tabak peynir ve uykusuz bir geceden sonra, John Hurt’ün göğüs kafesine yerleşen ve koyu kırmızı vücut sıvıları ve yarı çiğnenmiş ciğer dokusu ile birlikte beyazperdeye fışkıran ucubeyi yarattı. Damarlarında kan yerine asit dolaşan, tuhaf bİo-mekanik bedenli ve mengene ağızlı (kafatası delmek için) bu fallus kafalı beyin yiyicisi, Ellen Ripley’in (Sigourney Weaver) ekibindekileri teker teker halletti.

12-SKELLINGTONS (İSKELETLER JASON AND THE ARGONAUTS – 1963)
Bilgisayar efektlerinin icadı, eskiden canavarları harekete geçiren stop-motion yönteminin pabucunu dama attı. Buna rağmen Ray Harryhausen’ın iskelet askerleri bugün hâlâ beyazperdede en müthiş biçimde hareket ettirilmiş yaratıklar olarak kabul ediliyor. Kötü büyücünün eseri olan bu kemik yığınları Jason ve hayatta kalan Argonotlara çığlık çığlığa saldırmak için yeraltından çıkıyor. Ortaya çıkan manzara ise, koreografîsi çok iyi düşünülmüş bir savaş sahnesi. Zamanında solucanlara yem olmuş bu savaşçılar et ve organlardan mahrum oldukları için yenilmek bilmiyorlar ve Jason’ın adamlarına zorluk çıkartıyorlar.

13-SİNEK BRUNDLE (THE FLY – 1986)
Penisini banyodaki ecza dolabında saklayan her yaratık korkuyla karışık bir saygıyı hak eder. Gözü kara bilim adamı Bay Seth Brandle (Jeff Goldblum) genetik düzlemde küçük aptal kafasını yanlış zamanda deney ünitesine çarpan Bay Sinek ile birleşince olan oluyor. Brundle ilk kez yarı insan yarı sinek olmanın avantajlarını (güç, denge, sürekli olarak ereksiyon halinde olmak) ve dezavantajlarını (yemeğe kusmak, penisi kopmak) keşfettiğinde duygu dünyasında fırtınalı bir yolculuk başlıyor. Korkun.Çok korkun..

14-T-REX (JURASSİC PARK – 1993)
Dinozor şeklindeki bütün yaratıkların anası olan T-Rex, Spielberg’in hatalı-ama-eğlenceli-dinozor-parkı felaket filminde yeni dahiyane özel efekt kokteylleri ve animasyonlar sayesinde en iyi performansını sergiliyor. Bayan Rex birkaç taze keçiyi yedikten sonra kafesinden kaçarak ahlak anlayışı tartışılır bir avukatı mideye indiriyor ve içinde iki çocuğun bulunduğu bir cipi kendine oyuncak seçiyor. İlerleyen dakikalarda ise iyice çekilmez bir hal alarak fırtınaların koptuğu adada yer sallantılarına yol açarak, parçalayarak, kükreyerek korku saçmaya başlıyor.

15-KONT ORLOK (NOSFERATU – 1922)
“Dracula”nın Alman adaptasyonu, oyuncusu Max Shreck (aslında Alfred Abel isminde bir müzikhol oyuncusunun takma ismi olduğu sanılıyor) sayesinde Bram Stoker’ın kan emici kontunun en dahiyane ve dehşet verici versiyonu. Orlok, inanılmaz uzunluktaki tırnaklarıyla 1830’ların Bremen sokaklarında bir gölge gibi dolaşırken hem kent sakinlerine hem de izleyenlere dehşet saçıyor. Görünüşü bile insanın sırtında soğuk ürpertilere sebep oluyor: uzun bir boy, leylek gibi bacaklar, yuvarlak kel bir kafa, her türlü kötülüğe kadir olduğu ifadesinden okunan bir yüz ve yırtık fare kulakları. İnsan şeklinde bir canavar.

16-ZEBANI KÖPEKLER (HAYALET AVCILARI – 1984)
“Hayalet Avcılarında doğaüstü hilkat garibeleri ve plazmalı kaos diyarından çıkıp gelen canavarların en hası iki şeytani köpek. İkiz zebaniler kaidelerinden koparak Manhattan’ı gözlerine kestiriyorlar. Filmin en heyecanlılarından biri olarak kabul edilen sahnede sadece kovalananların görebildiği canavarlardan biri Rick Moranis’in peşine düşer ve onu çalılıklarda kovaladıktan sonra ruhunu ele geçirir, Moranis’in bundan sonraki halinden ne kadar az söz edersek o kadar iyi…

17-SİL (SPECİES – 1995)
Haddini bilmez bilimadamları uzaylı DNA’sıyla insan DNA’sını karıştırmaya kalkınca ortaya Sil çıkıyor. Natasha Henstridge kimliğindeki bu güzel görünümlü yaratığın zaafı erkekler. Dolayısıyla da dilini bir erkeğin gırtlağına sokup omurunu kopardığında insan şok olmadan edemiyor. Görevi bebek yapmak olan bir yaratık olarak ön oyunları iyi olabilir ama sevişme sonrası tepkileri kanlı ve ölümcül. Sonunda HR Giger’ın eseri olan duvarlara tırmanan canavara dönüşünce ölmesi gerektiğini anlıyorsunuz.

18-PREDATOR (THE PREDATOR – 1987)
Dutch, “Çirkin bir o… çocuğusun!” ifadesiyle bir kez daha Oscar Wilde tarzı yemek sonrası konuşması yapmak konusunda ondan iyisinin bulunamayacağını kanıtlıyor. Kastettiği şey ise Predator: Arnie’den bile yapılı olan ve Terminatör’e de imza atan özel efekt dahisi Stan Winston’ın tasarladığı kafası sayesinde homurdanıp kükreyen bir yaratık. Başka bir dünyadan gelen bu yaratık sadece eğlence olsun diye aslan gibi askerleri öldürüyor ve bu da Dutch ile aslan gibi askerleri fazlasıyla üzüyor.

19-GRABOIDLER (TREMORS – 1989)
“Yeraltı” ve “Jaws” kelimelerinin yanlış insanlar tarafından biraraya getirilmesi bir Katil Köstebek filmiyle sonuçlanabilirdi. Neyse ki yönetmen Ron Undervvood’un aklına iyi bir fikir gelmiş ve sinema izleyicilerini gerçekten iğrenç katil solucanlar ile tanıştırmayı tercih etmiş. Otobüs uzunluğundaki kurtlar zaten kendi başlarına bile insanın midesini alt üst edecek görünüşe sahipler. Bir de salyaları akan ağızlarını açıp bir ağız dolusu yılan yuvası, yaratık içinde yaratıklar ortaya çıktığında, insanın yerdeki çatlakları tekrar tekrar kontrol edesi geliyor. Bütün bunlara bir de mahlukların yolda duran bir Chevrolet’yi kolayca yutabildiği, bir etoburun osuruğu gibi kokular yaydığı düşünülecek olursa ortaya gerçekten şahane bir varlık çıkıyor.

20-BUB (DAY OF THE DEAD – 1985)
“Şirin” kelimesinin “Zombi” ile eşanlamlı olduğu pek söylenemez ama Bub kesinlikle şirin (Sherman Howard) bir canavar. Sığmakta yaşayanlar ona seslenirken pek gönül okşayıcı hitap şekilleri benimsemeseler de (“Bub, seni cerahat dolu bok çuvalı; gel buraya”) gezegende başıboş gezen zombilerin fast-food personeli ve benzin istasyonlarında 24 saat çalışabilecek kasiyerler olarak eğitilebileceğinden emin olan çılgın bilimadamı onun çok şeker olduğunu düşünüyor. Böylece Bub, zombiler sığınağa sızmayı başardıklarında onlara katılıp insanları yemiyor ama Walkman’ini seven yürüyen bir ölüden ne beklenebilir ki?

21-THE RANCOR (KİN – JEDİ’NİN DÖNÜŞÜ – 1983)
Canavarlar çoğunlukla çirkin, büyük, kabuklu, kötü kokulu ve hiç hoş değil ama ne yazık ki etobur olurlar. Kin’de bu özelliklerin hepsi var ama en azından bir seveni var. Dehşet saçan bu 10 metrelik canavar, Jabba’nın mağarasının altında yaşıyor ve davetsiz misafirleri midesine indiren dev olarak görev yapmasına rağmen içindeki oyunbaz çocuğu görebilen dost bir bakıcıya (Paul Brooke) sahip.

22-ALIEN PARASITE (YARATIK PARAZİT – THE HİDDETİ – 1987)
“The Thing”in daha az sofistike bir versiyonu olan bu yapış yapış parazit, bir solucan ile iğneli bir böceğin karışımı gibi görünüyor. İnsanların ağzından girip onları ele geçiriyor ve biraz eğlenmek için bedenlerini kullanıyor (yanında duranları öldürüyor, arabaları çarpıyor v.s.). Sonra evsahibinin işi bitince dışarıya tırmanıyor ve kendine içine girebileceği başka birini arıyor.

23-FACE HUGGER (YÜZE YAPIŞAN – ALİENS – 1986)
HR Giger’ın fantazi evriminde yaptığı deneyin ilk aşaması en az tam boyutuna ulaşmış Yaratık kadar iğrenç. Yaşlı bir adamın eliyle nal şeklinde bir yengecin mide bulandırıcı karışımı olan Yüze Yapışan ilk filmde John Hurt’ün yüzüne yapışarak burada yaşamkaynağı bulan ve yumurta bırakan bir yaratıktı. Ter bezlerini harekete geçirme ve izleyicileri sessiz avcı öğesiyle tanıştırma işini ise James Cameron üstlendi: Ripley ve Newt kendilerini hızlı hareket eden, kuyruğunu kamçı gibi kullanan ve ağızlarına girmeye çalışan azgın bir Yüze Yapışan ile aynı odada buldular.

24-CELLAR MONSTER (KİLER CANAVARI EVİL DEAD 2 – 1987)
Kiler canavarı (Ted Raimi) reenkarnasyonlarından hangisinin daha korkunç olduğunu kestirmek güç: ruh peşindeki zombi mi, ninni söyleyen anne mi yoksa yılan başlı yaratık mı. Güzel olmadığı ve meyve kilerine girilmesinden hoşlanmadığı kesin. Yemek olarak kendine ruhu seçmiş birinin kafasını ezmek ya da o kafayı baltayla defalarca uçurmak pek işe yarayan yöntemler değil.

25-FRANKENSTEININ CANAVARI (FRANKENSTEİN – 1931)
Mary Shelley’nin romanının ünlü kahramanının orijinal filmde Boris Karloff ile yaratılan görüntüsü yıllardır hafızalardan silinmedi. Herkes Frankenstein’ın canavarını hâlâ o görünümle hatırlıyor. Alnı öne çıkık, yara izleriyle dolu köşeli bir kafa; ensesinden sarkan elektrodlar; kalıp gibi yeşilimsi bir ten; büyük ve ağır botlar ve o tipik hantal yürüyüş.

26-UZAY KARAFATMASI (MEN İN BLACK – 1997)
Bir zamanlar insanken, bir karafatma kadar iğrenç ve sevimsiz bir yaratığı dönüşen Edgar (Vincent D’Onofrio) kendisinden kat be kat büvük bir canavarı içinde tutmakta zorlanan derisi yüzünden acı da çekmektedir. Ne var ki artık hassas ve öfkeli bir uzaylıdır.

27-DARKNESS (KARANLIK – “LEGEND” 1985)
De Niro ve Pacino’nun canlandırdıkları Şeytan lara çok bilmiş Amerikalılar’ın elinden çıkın birer fani deyip geçebilirsiniz Korkunç değildirler, akıllı değildirler ve kesinlikle gerçek birer canavar değildirler, Ridley Scott’ın “Legend”ında, mutlak masumiyeti temsil eden bir genç kızı kontrolü altına almaya çalışan Karanlık adlı canavar ise şeytanın çok daha tatmin edici bir temsilcisidir.

28-WOODBEAST (FLASH GORDON – 1980)
Woodbeast, bir çocuk televizyonu sunucusunu öldüren tek canavardır herhalde. Tehlikeli evsahibini rahatsız etmemeye çalışarak elini çok delikli bir ağaç gövdesine sokmaya kalkan Peter Duncan bir çeşit sinir savaşına girmiştir. Ne yazık ki parmağını yanlış deliğe sokarak akrep benzeri yaratığın gazabına uğrar. Evrendeki en berbat zehire sahip yaratığın iğnesiyle sokulduğunda duyduğu acı ölmek için yalvarmasına neden olur.

29-ALLOSAURUS (THE VALLEY OF GWANGI – 1969)
“The Valley Of Gwangi” ne yazık ki sinema tarihinin tek tarih öncesi western’idir. Cesur fakat toy bir kovboy çetesi bilmeden önüne çıkan her şeyi yiyen allosaurus’a meydan okur. Meksika’nın eski bir vadisinde tuhaf hayvanların yaşadığı bir yer bulan grup, T-rex benzeri bir yaratığı yakalayıp sirke götürür. Sözkonusu hayvan allosaurus’tur ve içine kapatıldığı kafesten çıkmak onun için çocuk oyuncağıdır ama yine de öfkelenmiştir.

30-KOTHOGA (THE RELİC – 1997)
Şimdi konuya temel matematikle yaklaşmanın zamanıdır. Kartal + aslan = bir tür ejderha. Boğa + insan = minotaur (insan etiyle beslenen yarı boğa yarı insan canavar). Kertenkele + bizon + aslan + minotaur + böcek + dinozor + yılan = Kothoga. “The Relic”teki yaratık Kothoga fazlasıyla canavardır. Öyle ki efektlerden sorumlu Stan Winston, en sevdiği korkunç hayvanları birbirine karıştırıp olabilecek en çirkin canavarı yaratmaya çalışmış adeta.

31-JABBERWOCK (JABBERWOCK – 1977)
Jabberwock, çaput kanatları, kafasından fırlamış gibi duran büyük boynuzları, tiz ve yüksek savaş çığlığıyla ejderha ile kuş karışımı tuhaf bir yaratıktır. Kuş beyinli köylüleri ve çılgınca bir cesarete sahip şövalyeleri yiyerek beslenir.

32-AĞAÇ CANAVARI (EVIL DEAD 2 – 1987)
Ağaç canavarıma ilk şeytanlığı kurbanını dehşetli bir kızak yolculuğuna çıkarmaktır. Aptalca bir şarkıyla çığandan çıkıp ortalığı yerle bir eden yaratığı durdurmak çok zordur. Bir ahtapot ordusuyla başa çıkabilecek kadar çok kolu olduğundan taktir edersiniz ki bu canavarı şömine odununa çevirmek pek öyle kolay değildir.

33-MR. BARLOW (SALEM’S LOT – 1979)
Zeki çocuk David Soul kasabaya döndüğünde her şeyin yolunda gitmediğini farkeder. Durmadan birileri ölmektedir. Eski Marsten evi sakinleri ise belli ettiklerinden fazlasını biliyor gibi görünmektedirler. Nosferatu benzeri yeşil dişli bir vampir olan Mr. Barlo\v en az kendisi kadar korkunç muhafızı James Mason tarafından gözetilmektedir. Çabuk kaçın!

34-TEPEGÖZLER (ThE 7th VOYAGE OF SINBAD – 1958)
Harryhausen’ın atölyesi, tüylü pantalonlu, tek boynuzlu tepegözleri sunar. Tepegözler, ‘100 yılın hazinesi’ni korudukları Collossus adasında yaşarlar. İnsanları şişe takıp pişirmekte ya da ağaçları kullanarak yere yapıştırmakta uzmanlaşmışlardır.

35-MİNİ TROLL (CAT’S EYE – 1985)
Paçavralara bürünmüş bu büyüleyici minik trol, arkasından ay yükselene kadar Drew Barrymore’un yatak odası penceresinin pervazında bekler. Ay çıkınca saklandığı yerden çıkar, döşemeyi geçer, yatağa tırmanır, uykudaki Barrymore’un dudaklarına yaklaşır ve ciğerlerindeki havayı emmeye başlar.

36-CANAVAR ANNE (BRAİNDEAD – 1992)
Takıntılı bir annenin tehlikeli olabileceği hiç aklınıza gelmiş miydi? Özellikle de bir maymun tarafından ısırılıp komşulara bulaşmaya başlamış ve tavanlarda dolaşan bir zombiye dönüşmüşse. Lionel (Timothy Balme) iyi bir çocuğun yapacağı gibi annesini (Elizabeth Moody) korumaya çalışır ancak ortada temizleyebileceğinden çok fazla kan vardır. Zombileşen anneyi kıyma yapma vakti gelmiştir.

37-DEV KARINCALAR (THEM! 1954)
1950’lerin klasiklerinden “Them!”deki karıncalar çocukluğunuzda kavanoza kapattığınız karıncalara benzemez. 3.5 metreden uzun boyları, bu tür filmlerde rol alan aktörleri parçalamak üzere özenle tasarlanmış güçlü çeneleriyle bu dev karıncalar insanoğluna meydan okuyan cinstendir. Radyasyonla dönüşüme uğramış karıncaların antenlerini oynattığı, öfkeyle tısladığı filmdeki görüntüler, sinema tarihinin sayısız “Çıldıran Toksik Canavar” filmlerindeki en unutulmaz görüntülerdendir.

38-KURTADAM (THE HOWLİNG – 1981)
Yüreğinizi ağzınıza getiren bu korku filmi, kurt adam geleneğini iki ayaklı cani kurtlardan oluşan bir koloniyi ortalığa salıvererek sürdürmeyi tercih etmiş. Geceleyin sisli puslu bir orman yolunda yürürken karşılaşmak isteyeceğiniz son yaratıklar.

39-ODDBOD (CARRY OF SCREAMİNG – 1966)
Nesli tükenmiş Homo Gargantuoso ırkının üyelerinden Oddbod (Tom Clegg), Boris Karloff un Frankestein’ı ile Lon Chaney Jr.’ın kurtadamının genetik birleşimi görünümündedir. Büyüktür, zalimdir ve cinayet yerlerinde bol tüylü vücudundan parçalar bırakır.

40-DEV AHTAPOT (İT CAME FROM BENEATH THE SEA – 1955)
Pasifik’teki olmazsa olmaz atom denemeleri sonucu ortaya yine öfkesi burnunda bir plastik canavar çıkar. Önce bir denizaltıya daha sonra San Francisco’ya yönelen canavar sonunda dev bir kalamar porsiyonuna dönüşür ama tabii dev kollarıyla asıldığı Golden Gate Köprüsü’nü yıktıktan sonra. Bir başka Harryhausen yaratığı.

41-GÖK GULYABANİSİ (TWİLİNGHT ZONE – 1983)
Filmin son bölümünde uçuş fobisi olan uçak yolcusu John Lughow uçağın kanatlarından birine tünemiş korkunç bir gulyabani halisünasyonu görür. Görüntü gerçeğe dönmeye başlayınca korkudan deliye dönen Lughow tabancasını çekip ateş ederek uçağın penceresinde bir delik açınca kafası camdaki deliğe sıkışır. Gök gulyabanisi Lughow’a doğru yükselir pençesini adamın yüzüne geçirir, sallar sallar ve bir daha görünmemek üzere bulutların arasında kaybolur gider.

42-DRACULA (BRAM STOKER’S DRACULA – 1992)
Transilvanyalı vampirin en tatlı dillisi Christopher Lee en sivri dillisi Jack Palance’tır. Gary Oldman ise kesinlikle en çılgınlarıdır. Ümitsiz bir şizofren olan Coppola’nın Dracula’sı canavar mitlerinin bir karışımı gibidir. Bu filmde iki saat boyunca geleneksel Dracula imajına meydan okuyan ir vampir seyrederiz. Kertenkele gibi duvara tırmanır, kurt adam olur, yeşil bir buhara, yarasaya ve en sonunda komik saçlı bir zombiye dönüşür.

43-NIGHT OF THE DEMON – 1957
Psikolog John Holden’ın (Dana Andrew) eline ölüm laneti taşıyan bir kağıt parçası geçer; kısa süre içinde görmeye başladığı korkunç kabuslar berbat bir cinayet için seçilmiş olduğunu gösterir. Yakın plan çekimlerde şeytanın şaka dükkanlarında satılan büyük maskelerden takmış minik kafalı bir adam olduğunu görürüz.

44-RHEDOSAURUS (THE BEAST FROM 20.000 FATHOMS – 1953)
Birtakım beceriksizlerin bomba denemeleri sonucu ortaya çıktığından haklı olarak kan beynine sıçramış vaziyette burnundan soluyarak dolaşan canavar Amerika’nın doğu kıyısına yüzer ve New York’a çıkar. Pek yabancı gelmedi değil mi? Efekt ustası Ray Harryhausen tarafından stop-motion ve animasyon teknikleri seferber edilerek gerçekleştirilen Rhedosaurus şehirleri yerle bir eden bir yığın canavara hatta bina düşmanı canavarların en itibarlısı Godzilla’ya esin kaynağı olmuştur.

45-JABBA (RETURN OF THE JEDİ – 1983)
Mide bulandırıcı bir sümüklüböcek ile Mickey Rooney’nin karışımı. İmparator Ming’in cıvık, kabarcıklı bir deri, salyalı bir ağız, uzun kollardan oluşan bacaksız vücuduyla bırakın acayip yaratıklarla dolu bir odada mahkeme yönetmeyi sabahları yataktan nasıl kalkabildiğini bile anlamak zor.

46-PINHEAD (ÇİVİ KAFA – HELLRAİSER – 1987)
Bütün azınlıkların, hatta Karanlık diyarların canlılarının bile bir sözcüye ihtiyacı vardır. “Hellraiser” filmlerindeki kötüler arasında takırdayan dişli olan, şişman olan, soluk borusu patlak olan ve bir de Pinhead (Doug Bradley) vardır. Görünüm itibarıyla en normalleri olduğundan (göreceli olarak tabii) en fazla onun repliği var. Pinhead konuştuğu sürece işkence vaktinin yaklaştığını, hazla acının nasıl da birbirine bağlı olduğunu anlamaya başlıyoruz.

47-GARTHIM (THE DARK CRYSTAL – 1983)
Değişik şekil ve boyutlarda, türlü iğrençlikte canavarla dolu filmdeki en etkileyici yaratık böceğe benzeyen vahşi Garthim’dir şüphesiz. “Starship Troopers”taki yaratıkları etkilediği açıkça görülen bu dev eklembacaklılar, hızlı kaygan adımlarıyla Jim Henson’ın “The Dark Crystal” diyarından geçerler.

48- Q (THE WİNGED SERPENT – 1982)
15 metre boyunda uçan bir sürüngenin New York semalarında uçup işçileri ve gökdelenlerin teraslarında güneşlenenleri fark edilmeden kapabilmesini anlamak zor. Giderek daha fazla insanı peşine takan ve filmin büyük bölümünde görünmeyen canavarın yarattığı etkiye gözlerinizi kapamakla karşı koyamıyorsunuz.

49-T-1000 (T2: JUDGEMENT DAY)
Acı hissetmez, duygusuzdur ve durdurulamaz ta ki ilk önce buzla geçici olarak daha sonra da ateşle tamamen gücü kesilene kadar. T-1000 (Robert Patrick), beyni tek fikre sabitlenmiş olduğu için bu kadar korkunçtur. Varoluşunun tek nedeni John Connor’ı öldürmektir ve ona göre bu uğurda yapılacak hiçbir şey fazla alçakça ya da sinsice değildir. Vurulmaya, parçalanmaya ya da patlamaya karşı dayanıklıdır, sadece tek rakamlı düşük derecelerde yavaşlar.

50-CREEPER (JEEPERS CREEPERS – 2001)
Jeepers Creepers filminin insan organlarıyla beslenen yaratığı. Her 23 yılda bir, baharın 23. günü Creeper insanları öldürmeye gelir. Kendisi eskilerden kalma (arkasında en az 300 yıllık cesetler bıraktığı düşünülürse) bir korku unsurudur. Öldürme amacı ise, güçlenmek için ihtiyacı olan insan vücudu parçalarını almaktır. Issız otobanlarda, özellikle etrafında uçsuz bucaksız buğday tarlaları olanlarda avlanmayı çok sever. Dev bir yarasayı andıran kanatları, garip suratı, sürüngenimsi vücudu göz önünde bulundurulduğunda, oldukça korkunç bir yaratıkla karşı karşıya olduğumuz iyice anlaşılır (kendisi ‘creep’ sözcüğüne yakışan tüyler ürperticiliktedir).

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.