Bazı pencereler asla açılmamalı... Secret Window (2004)

İçinde Ne Var?

Korku Genel

Korku Hikayeleri

wherearethevelvets

16 Şubat 2010

28 Adet Yorum

28

K, geç konuştu. K, insanlarla ilişki kuramıyor. K kendine arkadaş bulamıyor. K’nın babası yok!

Annesi K’nın bu halini, babasız büyümesine bağladı. En çok ihtiyacı olduğu dönemde (K, artık 15 yaşındaydı) kocasının yanlarında olmamasına o kadar kızıyordu ki. O sürtükle düşüp kalkacağına evinde oğluna sahip çıkabilirdi. Halbuki kendisi, kadın başına her şeyi üstlenmiş, kocasının gönderdiği üç beş kuruşla evini geçindirmeye çalışmıştı. Kocası o şırfıntıya para yağdırıyordu kuşkusuz. Ah zavallı perişan kendisi, vah zavallı kadın başı…

K’nın bakış açısında durum farklıydı. Annesinden hep nefret etmişti. Babasını evden kaçıran bu domuz suratlı kadınla aynı evi paylaşmak o kadar boğucuydu ki. Evet insanlarla konuşmuyordu ama bunun nedeni buna ihtiyaç duymamasıydı. Annesinden birşey istemiyordu ki, kendi küçük dünyasında rahatsız edilmemek dışında. Daha küçük bir çocukken edindiği özel bir düşkünlüğü vardı: elektronik eşyaları söküp tekrar birleştirmek.

Ona anlatıldığına göre (kendisi hatırlamıyordu) babasıyla en son telefonla konuştuğunda (3 yaşındaydı) büyük bir dehşetle sesin geldiği alete baka kalmışmış. Ertesi gün yerde telefonu, en ince parçasına kadar sökülmüş halde bulmuşlar. Fakat her bir parça kendine göre bir düzenle dağılmış haldeymiş. Kablolar bir tarafa, vidalar (küçük olanlar dışında) bir tarafa, yeşil renkli (ne olduğunu bilmediği) küçük metal levhalar diğer tarafa… K, düzensizliği sevmezdi.

O zamandan beri tekniğini genişleten K’nın sıradaki deneyiminin kurbanı radyo oldu. Bir sürü adam bu küçük kutunun içine nasıl sığıyordu? Adamlar cüce miydi? Neticede radyo, elle tutulamayacak parçalarına kadar parçalandı. Ama iş televizyona gelince (ki bu vakada daha da haklıydı. Kutunun içindeki insanları gözüyle görüyordu zira) durumun tehlikeli boyuta ulaştığı geç de olsa farkedildi. Zaten zar zor para yetiştirmeye çalışan annesi eve geldiğinde televizyonu paramparça görünce iyice tepesi attı. “Neden?” diye soruyordu aradığı küçük insanları bu garip kutunun içinde bulamadığı için hayal kırıklığı yaşayan oğlunu tokatlarken. Sadece “İçinde ne var?” diyordu K ağlayarak; “İçinde ne var? İçinde ne var?”…

Allah var, kadın K’yı çok dövdü. Kolları ağrıyana kadar ve geceleri yatağında kahrolup kaderine küfredene kadar. Ama enerjisi geçen yıllara dayanamadı. Bu dikkafalı, ziyandan başka bir işe yaramayan dilsiz cücenin inadı yordu onu. İşte böyle geçen yılların ardından kadın “sorunlu çocuk annesi” psikolojisine sahip oldu. Halının üzerinde, eline geçen yeni bir elektronik aleti sökmeye çalışan K’yı kayıtsız gözlerle izliyordu. Oğlunu okula götürüp getiriyor, veli toplantılarında öğretmenlerin kafa ütüleyen şikayetlerini işitmiyordu. Diğer annelerin acıyan bakışları da rahatsız etmez olmuştu. Oh be! Bu da bir çeşit özgürlüktü işte. Durumu kabullenmek, hiçbir şey yapamayacağını bilmek, diğerlerine oğlunu (ve aslında kendisini) kanıtlamak zorunda kalmamak…

Fakat bu süreçte oğlunu daha da kaybettiğini fark etmedi. K, içine kapandıkça işinde daha da ustalaşıyordu; artık bozduğu eşyaları yeniden birleştirebiliyordu. Üstelik eskisinden bile daha iyi çalışabiliyordu bu eşyalar! Buzdolabı geceleri tangırdayarak mı çalışıyordu? Ertesi sabah K onu düzeltmiş oluyordu. Fırından çıkan keklerin dışı kızardığı halde içi hamur mu kalıyordu? K’nın ellerinden öperdi… Sonunda oğlunun bir becerisinin ortaya çıkmasından neredeyse memnun olan kadın onun ileride elektronik mühendisi gibi bir şey olacağı hayalleri kuruyordu. Oğlunun okuldaki başarısı oldukça düşük olduğu halde… Çünkü en ufak bir umuda çılgınca sarılacak durumdaydı.

K, gerçeklikle bağlarını gevşetti. Bir aletin üzerine çöküp, onu kurcalamadan mutlu olamıyordu. Aradığını bulamamaktan kaynaklanan şaşkınlığın neticesinde, büyük bir özenle parçaları geri birleştiriyordu. Ama yeni bir cihazı görünce içinde uyanan “İçinde ne var” hissiyle yeni bir başlangıça yelken açıyordu. İşini bitirip hüsrana uğrayana kadar. Aklı hep başka yerde olduğu için kendi vücuduna yeterince kulak vermedi; bir erkek olduğunu anlayamadı. Kendisine bakacak yetisi yoktu, bazen haftalarca yıkanmadığı oluyordu. Bu yüzden banyosunu annesi yaptırıyordu; ta ki koltuk altında ve cinsel organının etrafında kılların çıkmaya başladığını görüp, oğluyla bu denli yakınlaşmasının uygun olmadığını hissedene kadar.

K’nın benliği gelişmişti ama “sen” hissi yoktu. Kendi benliği dışındaki şahısları fark etmesi zaman alıyordu. Ona sorsanız, babasının eve döndüğü günü tam olarak söyleyemezdi. Zihni, sisleri her iki yana ayırarak, derinliklerden bulup çıkardı onu: “Baba…”

Kadın kocasına kızgındı; ondan neredeyse nefret ediyordu, neredeyse. Ama kapıyı açtığında, karşısında eski aşkını görünce ona sarılmaktan kendini alamadı. Dönmesinden hem memnundu hem de memnuniyetsiz… O da hislerine karar veremiyor; geçmiş zaman muhasebesi yaptıkları zaman sinirini kontrolsüzce boşaltıyordu kocasına. Affedilme arzusundaki adam en çok bu anları seviyordu, bu boşalma anlarını. Pisliğini boşaltmak için kabuğunu açan midyeyi bekleyen avcı gibiydi. Hele bir o yumuşak eti görsündü…

Kadının en sinir olduğu şey de kocasının hep çok güzel olmasıydı. Evlendiklerinde bile güzel olan o idi. Çevresindeki kadınları dağıtmak için çok uğraşmış, ama birisine kaptırmıştı erkeğini. Diğer kadınları anlayabiliyordu; orospu çocuğu nasıl davranması gerektiğini çok iyi biliyordu. O elleri, o ellerini nereye koyacağını mükemmel planlıyordu. Teselli etmek için sarılırken aslında sevişiyordu elleri. Kadın gerçekten açtı, sevilmek ve içinde pislik olarak ne varsa, tek zerresi kalmamacasına boşaltılmak istiyordu. İşte avcının istediği buydu; en kuvvetli olduğu mekana (malum odaya) doğru sürükledi karısını ve işini gördü…

K, babasının her şeyinden müthiş bir haz alıyordu. Yeni impulslara aç beyni, babasının her özelliğini havada kapıyordu. Adamı otururken izliyordu çocuk; çünkü çok güzel oturuyordu adam. Babası etrafla bağını keserek tüm dikkatini gazetesine verdiğinde K önündeki görsel şölenin tadına varıyordu. Ellerini, ayaklarını koyduğu yer bile farklıydı adamın. İşte, bu erkekti. Böyle olmak gerekiyordu. Böyle durmak, böyle yemek yemek, böyle uyumak ve böyle düzüşmek. K, her gece annesinin kontrolsüz çığlıklarını dinliyordu. Babasının altında kıvrandığını hayal ederek elini donunun içine sokuyordu. Aldığı zevk annesinin orgazmından kaynaklanmıyordu; annesine zevk verenin babası olması fikri onu doyuma ulaştırıyordu. Nihayet o da babası gibi erkek olacaktı ve neyse ki artık “pipi”si işemekten başka bir işe de yarayabiliyordu.

Gün geçtikçe K’nın içindeki boşluklar teker teker dolmaya başladı, eksik tuğlalar yerine girdi. Çocuk artık daha uzun cümleler kuruyor ve gülen bir surata tebessümle cevap veriyordu. K’nın kendini tamamlayan bedeni yeni bir keşfin kollarına atılmaya hazırdı. Ne zaman olduğunu kendisi de tam kestiremiyordu, o ilk kokuyu tatttığı anın. Babasından gelen tatlı ve organik bir histi bu; sanki içinde kımıldanan organlar onu davet ediyordu. Baba kokusu… Babasına sıkı sıkı sarılıp gözlerini kapayarak o kokuyu içine çekiyordu. Adam terliyken çok güçlü olan kokusuna o kadar alışmıştı ki, göğsüne gömdüğü burnu, otları eşeleyip solucan bulan bir kuş gibi derinlerden bulup çıkarıyordu bu hissi. Adam yeni yıkandığı halde “baba kokusu” gitmiyordu. Baba kokusu… Baba kokusu… K, onun ne zamanlar banyo yaptığını biliyordu çünkü en büyük zevki duş altındaki çıplak babasını gözetlemekti. Emindi, bu koku babasının içinden bir yerden geliyordu.

K hazırlanıyordu. İçindeki o eski tanıdık hissin daha da kuvvetlenmesini bekliyordu. Midesini sızlatan dürtüler henüz güçsüzken, henüz büyüyüp ağzından taşacak hale gelmemişken garip bir zevk veriyordu ona. Kanayan yarayı kaşımak gibi. Ama bu böyle sürmeyecekti, K biliyordu; bir müddet sonra merak bedenine sığmayacak hale gelecekti ve artık kendisi de bu duruma karşı koymak istemeyecekti. İşte o zaman için hazırlanıyordu K…

O gün annesi dışarı çıkmıştı, belirsiz bir neden yüzünden. Eve geldiğinde oğlu karşıladı onu. Durumda bir acayiplik vardı; kadın bayılacakmış gibi hissetti birden.

“Olmuyor” dedi K. “Bir türlü yeniden yapamıyorum!”

Çocuk gerçekten çok üzgündü; suratı beceriksizliğinin vermiş olduğu dehşetle kasılmıştı. Kadın içgüdüsel olarak yatak odasına yöneldi. Çocuğu da sarsak adımlarla yanında yürüyordu, bulduğu şeyi sahibine göstermek isteyen sadık bir köpek gibi. Odada yoğun bir paslanmış demir kokusu vardı; kadın mide kasılmalarını duymazdan gelerek, kokunun en yoğun olduğu karyolaya ve üzerindeki bedene yaklaştı.

Bazen, baş etmesi zor sahnelerle karşılaştığımızda aklımıza garip fikirler veya alakasız sorular gelir. Bedenin kendini korumak için devreye soktuğu bir mekanizmadır bu. Veya bayılmanız gerekir… Aksi takdirde delirmek işten bile değildir. Kadın bayılmadı; aslında bayılmak kadınlara çok yakıştığı halde. Kemirdikleri elmanın içinde gezinen kurtlar misali sorular dolaşıyordu zihninde; kocası hakkında (evet ölmüştü). Peki neden yatakta bağlıydı ve çırılçıplaktı; neden yarılmış karnına doğru uzanan penisi kemik gibi sertleşmişti?

K, annesine sokuldu. Kadın o zaman oğlunun yanında olduğunu farketti ve eve geldiğinde gördüğü şeyi hatırladı: üstü başı kana bulanmış K’nın elinde bir kasap bıçağı vardı. Kadın gözyaşlarına boğuluverdi. Şu an kocasını düşünmüyordu, rahatsız edici düşünceler biraz bekleyebilirdi. Gözü gibi sakındığı oğluna sarıldı. Üzerine titrediği, yıllarca yemeyip yedirdiği… Ve ağladı…

K, artık içinde ne olduğunu biliyordu…

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (28 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.