Nefes alamadığınızda, çığlık atamazsınız! Anaconda (1997)

Güneye Gidiyoruz… Babylon’a

Korku Genel

Özel Dosya

BurakBayülgen

13 Kasım 2012

2 Adet Yorum

2

“Bence güneye, Babylon’a yol almalıyız…”
“Hayır… Rotamız belli. Kuzeye yol alıyoruz…”

“Herkes hazırlansın. Güneye gidiyoruz…”

Büyük Bunalımın ekonomik zeminde yarattığı yoğun hareketsizliğin içinde ve tarımın güçleştiği topraklarda tozu dumana katarak ardı ardına ilerleyen karavanlar, Endüstri Devriminin mekanikleştirdiği ve modern cihazların dar bir mesken içinde eğlendirmeyi vaat eden misyonuna rağmen içlerinde estetik olmayanın en derin merak uyandıran şekilde şovlaştırılacağı tarihin en önemli şovmenlerini taşıyorlardı. Endüstriyel gelişimin karnavallar üzerindeki yavaşlatıcı etkisi, üstüne merak binerek perçinlenen heyecanın, eğlencenin ve korkunun yok olmasına karşı kesin bir zafer kazanamamıştı. Birebir ve hiçbir reprodüksiyona uğramadan seyircilerle buluşan sakallı kadınlar, tavuk yiyen geekler, erkek/kadın ve lastik adamlar, karnavalların yine korku sanatları sayesinde yeniden sinemaya, edebiyata ve müziğe uyarlanan türlü alt dallarının ilk orijinal figürleriydiler. Bir sanatçı statüsüne erişmelerini fiziksel kusurlarına borçlu olan bu sanatçılar, estetik anlayışın eğlence sektörüne bağlılığındaki ince nüansını alaşağı etmişlerdi ve korkunç, göze hitap etmeyen ve deforme olmuş bütün özelliklerini yepyeni bir sanat formunda ortaya koymuşlardı.

Estetizmin fiziksel olarak doğuştan deforme olduğu hilkat garibeleri efsanesi tarih sahnesinde yenilendi, orijinal figürlere bahşedilmiş anti-lütuflar pek çok kez tekrarlandı ve karnaval havasının en önemli deformasyon ideasını her daim sabit kıldı. Sideshowların aktivitelerinde müze olarak geçmiş hilkat garibelerini heykel ve resim olarak sergilemesi bu sanatçıların varlığını resmileştirdi. Şov işletmesi gelecekte anılacak ve tekrarlanacak pek çok karakter adlarını daha görmeden ve tanımadan düşünüyordu bile ve bu anti-lütuflarla doğan, yerellik tarafından elimine edilen ancak apayrı bir kulvar olan eğlence ve amusement şovlarında bu elimine edilişi yerle bir edecek figürler için geniş çaplı arayışlara koyuldu. Bu anti-lütuflarla doğanlar şunu fark edeceklerdi ki onlara olan merak, bir müddet sonra iyicene kültleşmiş sanat akımlarına duyulan heyecanın ve yoğun isteğin ana etkenini oluşturacaktı. Böylelikle sideshowlar eğlence uğruna deformasyonu gözler önüne süren etik olmayan bir eğlence tabanı yerine izleyicileri tarafından dehşetengiz bir şekilde göklere çıkarılan, yüceltilen ve kült sanatlardaki gereklilik gibi tapınılan bir sideshow kurallarını resmileştirecekti. Ve aynı hissiyat bu anti-lütuflarla doğan performans sanatçıları gelenekselci ve dindar paradigmadan ötürü dışlayan, günah, ceza, yanlış olarak gören yereller için de geçerli olacaktı. Hilkat garibelerini görmek için biletler alınacak ve karnavallar hilkat garibeleri şovları sayesinde toza, toprağa, kuraklığa ve Büyük Bunalıma rağmen zar zor da olsa ayakta duracaklardı.

Her bir karnaval her bir toplumun siyasi ve ekonomik statüsüne göre iniş çıkışa geçtiği gibi dünya üzerindeki endüstriyel gelişime ve var oluşuma paralel olarak da kendini yenileyebiliyor, yeni oluşumlar yaratabiliyordu. Örneğin; ekonomik hareketsizlik karnaval katılım hareketsizliğine sebep olurken, paralel bir mekanikleşme ise endüstriyel ürünlerin karnaval ve lunapark ortamında var olmasını sağlamış, gezgin karnavallardan ziyade, yerleşik lunaparkların ve amusement parkların oluşmasını hızlandırmıştı. İşitsel olarak radyo yayınının canlandıramadığı ve sadece semboller ve ifadelerle zihinde canlandırdığı vertigo, dönme dolap sayesinde sadece gezgin karnavalların değil kalıcı amusement parklarda da insanın fiziksel olarak orada bulunmasını gereklileştirmişti. Bu gereklilik süreci sideshowlar’ın bir müddet sonra kültleşecek sanat ve eğlence (eğlenmekten ziyade, heyecan duyma) formlarındaki görsel eserlere takipçileri tarafından tapınılmasıyla başlayacaktı. Endüstriyelleşen ve buna bağlı olarak mekanikleşen bir toplum ve hayat şekli, elindeki kozlara rağmen sideshowların kült statüsüne “orada bulunulmadığı” takdirde aynı zevki ve heyecanı verecek bir alternatif sunamayacaktı. Endüstri devriminin katılım babında azalttığı sayı, amusement parkların kültleşmesi için kamusal alan içerisindeki yerini sadece Habermas’ın tarif ettiği, modern toplumları ilgilendiren ve burjuvaziyle harmanlanmış görüşe değil, 12. yüzyıla kadar uzanan karnaval geleneklerine dek geriye götürmektedir. Habermas tarafından burjuvanın oluşturduğu bir alan olarak tanımlanan kamusal alan baz alınırsa, bir sideshow’u kültleştirmek sadece burjuvaya nasip olacaktı. Oysaki amusement parkların kamuya ait bir alan içinde sergilediği anti-estetik şovları kült statüsüne eriştiren tapınma, ulusların kendi karnaval tarihi, açılımı ve geleneğiyle alakalı olması kadar, Negt ve Kluge’ye yatkın olarak her çeşit sınıfın, kültürün ve dolayısıyla alt kültürlerin de bu şovları görmesi sayesinde gerçekleşecekti. Henüz burjuvanın olmadığı bir dönemde başlayan sideshowların kamusal alan gerekliliği belliyken, sadece burjuvaya atfedilen bir kamusal alan ile kültleşmesini beklemek ve öngörmek bu kült şovlar için uygun değildir.

Sideshowların 12. yy’daki sergilenme sürecindeki kamusal heyecan 20.yy’ın medyasında alt kültürlerin egemen kılındığı sanat biçemlerine dönüşmüştü. Burjuvanın neye göre belirlendiğini altüst eden Neo-Gotik ve Post-Punk, alt kültürlerin burjuva merkezli olup olmadığını sorgularcasına sınıfları tehdit ediyordu ve bu yüzden freakshowların da kent merkezli olması gerektiğini söylercesine lümpenleşiyordu. Ancak gezgin karnavallar yukarıda belirtildiği gibi yerelleri -muhafazakar ve dindar paradigmalara sahip olanları da- freakshowlar ile etkileyebilmişti ve bu etkileşim kentli freak fanatiklerinden daha farklı, daha mistik algılanabiliyordu. Burjuvanın freakshowlar üzerinde hakimiyet kurma hakkı olmasa da, bu görselliğin kült statüsüne erişebilmesinde sınıfların sosyo-ekonomik olduğu kadar ideolojik çatışması da gerekliydi. Her bir sınıfın sosyo-ekonomik refahları ve refahsızlıkları kamusal alana olan gereksinimi ve ihtiyaçsızlığı belirlerken, toplumsal ve evrensel devrimlerin kamusal eğlence alanları üzerindeki alternatif arayışları, freakshowlar için belirleyici bir etkendi. Öyle ki mekanikleşen toplumun ve medyanın alternatif olarak sunmaya çalıştığı ‘orada bulunulmasa da aynı heyecanı duyuran’ yöntemleri, kamusal alanın sadece zevksel değil, ekonomik tabanlı yapısını da ortaya koyuyor, daha ucuz ve kolay alternatiflerin tercih edilebilirliğini rahatça gösteriyordu. Buna rağmen panayır ve sideshow gelenekleri, gerek kültleştirmek babında, gerek sosyalleşme babında toplumların herhangi bir döneminde kutlama göreneklerini kamusal alan içinde gerçekleştirmelerine en iyi olanakları sunuyorlardı. Ve bu kutlamalar sadece burjuva için değil, birkaç saatliğine de olsa sıkıntılı dönemi geride bırakıp, kendini gerçek yaşamdan soyutlama isteği duyan tüm tabakalar için geçerliydi. Freakshowlar bu soyutlamada sadece kaçış olarak değil, aynı zamanda heyecan ve korku için de ele alınan görsel performanslardı. Habermas’ın kamusal alanı freakshowlar için bir referans, ancak, sahiplenme hakkını elinde bulundurmayan bir referanstır. Bu referans diğer tabakaların kamusal alan içinde anti-estetizme yansıttıkları heyecanı ve ideoloji merkezli tüm elementleri açıklar ve geri dönüşümsel olarak hilkat garibelerini dünya üzerinde ya popülerleştirir ya da toplumsal olarak etiklikten uzaklaştırır -ki bu etik uzaklaştırma kültleştirme için bir faktördür. Fakat burjuva referansının diğer ucunda yer alan tüm diğer tabakalar da burjuva merkezli sideshowlar hakkında fikir üretme, heyecanlanma ve benimseme hakkına sahiptirler. Öyle ki kasabalarda bile çadırlar toplanıp hilkat garibeleri kasabayı terk ettikleri zaman arkada mistik bir mazi bırakır ve bu mistik mazi herkesindir… Dead Can Dance topluluğu ‘The faboluous freaks are leaving town…’ diyerek veda etmişti freak’lere…

Burak Bayülgen

(ilk olarak Karga Mecmua Ocak 2010 sayısında yayınlanmıştır.)

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ