Kumlar havalanacak. Gökyüzü yarılacak. Güç serbest Kalacak... The Mummy (1999)

Gökhan Toka’dan Seçmeler – 2

Kamera Arkası

Korku Sinema

GökhanToka

10 Haziran 2012

0 Adet Yorum

0

İlk bölümünü buradan yayınladığımız Gökhan Toka seçmeleri filmlerin ikincisiyle karşınızdayız.

The Fog Remake

Yönetmen: Rupert Wainwright
Senaryo: John Carpenter, Cooper Layne
Oyuncular: Selma Blair
Yapım: 2005, ABD

2000’lerin başından beri Hollywood korku filmi olarak ya başka ülkelerden öykü araklıyor ya da 70’lerdeki büyük hitlerini yeniden çekiyor. Bu da John Carpenter’in 1980 yapımı filminin bir yeniden çekimi. Wainwright esasen bir klip yönetmeni ve daha önce Stigmata ile izlemiştik. Ama kötü. Misal Tepenin Gözleri’ni de yeniden yaptılar. Ama o filmin yönetmeni Alexandre Aja’da pırıl pırıl ışık vardı.. (Switchblade Romance’ı çok beğenmiştim). Sonuçta Amerikan korku sinemasına altın çağlarını yaşatmış yönetmenler de (Craven, Carpenter, Hooper vb) 50’lerin filmlerini tekrar çekmişlerdi. Şimdi 2000’ler. Genç yönetmenler bir önceki, kendilerine çocukluklarından başlayarak etki etmiş yönetmenleri ve büyük filmlerini tekrar yorumluyorlar. Yeni kuşak batılı korku yönetmenlerinden bazıları ki sanırım bunlar Alexandre Aja (aslen Fransız), Rob Zombie (Amerikalı ama o biraz uçuk ve kalıcı görünmüyor), James Wan, Eli Roth, Greg Mc Lean, Neil Marshall ve Christopher Smith gelecek vaadediyorlar. Wainwright ise sinema yönetmeni bile sayılmaz. Bu film hakkında söylenebilecek hiçbir şey olmadığı için başka şeylerden bahsettim. Bu filmde eskisinde olan hiçbir şey yok. Ama bir fazlası var; o da özel efektleri.

Starship Troopers II: Hero of Federation

Yönetmen: Phil Tippett
Senaryo: Edward Neumeier
Oyuncular: Billy Brown, Richard Burgi, Kelly Carlson
Yapım: 2004, ABD

Filmi izler izlemez kim len bu Tippett diye gömleğimin kollarını hışımla sıvayıp IMDB başına oturdum ama biraz bakındıktan sonra Tippett abiye yanlış yapmayalım diye kollarımı indirip düğmeleyerekten usulca kalkmaya karar verdim. Phil Tippett ilk Star Wars filmi ve Jurassic Park gibi filmlerin de aralarında olduğu bir dolu filmin Oscar ödüllü özel efektler uzmanıymış ve hatta kendi adını taşıyan bir dinazor türü de bulunmaktaymış: Elaphrosaurus philtippettorum. (Dünya ilginç bir yer. Nedense Hollywood’da böyle bir trend var: Özel efekt uzmanlarını yönetmen yapıyorlar. (korku sinemasında da aynı şey söz konusu) Avrupa’da bu daha farklıdır. Görüntü yönetmeni ya da sinematograf yönetmen olabilir ve bu sanatsal açıdan bakıldığında çok daha mantıklıdır. Oysa Amerikan sinemasındaki bu ilginç trend de aslında doğrudan mantıksal sebeplere dayanır ve dolayısıyla daha mantıklıdır. Örneğin Amerikan bilim kurgu ya da korku sinemasında filmin bütçesinin çok önemli bir bölümünü ve neredeyse aslan payını efektler oluşturur. Bu anlamda maliyetleri kısmak ya da uygun hale getirmek amacıyla bir özel efekt uzmanını karşılıklı kazan-kazan ilişkisi çerçevesinde yönetmen yapmak çok mantıklıdır. Bu filmin 6 milyon dolar bütçesi varmış (bir sentini bile bu kötü ötesi oyunculara ya da kötü ötesi diğer unsurlara verdiklerini sanmıyorum). Bu paranın büyük kısmını Philtippettorum doğrudan ve dolaylı yollardan böylece almıştır. Sanırım Tippett, belediye ihalesine katılan müteahitler gibi bu filmin ihalesine katılmış ve birkaç milyon dolara da almış. (efektler iyi mi desen: berbat! malzemeden çalınmış. Bıçakla boğaz kesme sahnesinin bilgisayarda yapıldığına şahit oldum)

İlk filmin bütçesi yüz milyon doların üzerindeymiş, altı milyon dolarcık bir amerikan bilim kurgusu için neymiş ki falan filan… O 6 milyon doları bana verseler o parayla hayatımın sonuna kadar muhteşem filmler çekebilirdim. Gerçekten de, sanırım gördüğüm en kötü devam filmi ile karşı karşıyayım. Bunu uzun süre utandım ve dile getiremedim ama, Starship Troopers en sevdiğim bilim kurgu filmlerinden biridir (Yaşasın Paul Verhoven). Romanın felsefesini çok iyi yansıtır ve hem kapitalizm hem de batı medeniyetine ve değerlerine yönelik ciddi ve düzeyli bir eleştiridir. Geçenlerde adamım Takeshi Miike ile yapılmış bir röportajı okuyordum. Röportajı yapan soruyor:

“Sizin sinemanızı kimileri Lynch’e benzetiyor? Siz ne düşünüyorsunuz? Lynch sever misiniz?”
“Eh.. Severim”
“Cronenberg sever misiniz?”
“…onu da severim”
“En sevdiğiniz yönetmen?”
“Paul Verhoven! Starship Troopers gibi bir filmi yapabilecek tek batılı yönetmen olduğu için”
Resmen hislerime tercüman olmuş. Bu adamı nasıl sevmem?

Starship Troppers II ise bir devam filmi falan değil. Tamamen bir yanlış anlama ve anlaşılma. Bir Hollywood belediyesi ihalesi. Ya da geceyarısı sonrasında, TV’de zap yaparken ztar tv’de rastlayacağınız ve on dakika sonra sıkılıp başka kanala geçeceğiniz dolgu malzemesi.

Feast

Yönetmen: John Gulager
Senaryo: Marcus Dunstan, Patrick Melton
Oyuncular: Krista Allen, Henry Rollins, Clu Gulager
Yapım: 2005, ABD

Feast sıradan bir film değil. Bu bir TV programı projesi. Hollywood’un haylaz kankaları Matt Damon ve Ben Affleck’in kurmuş oldukları Greenlight Projesinin üçüncü ürünü. Nasıl ki bizdeki popztar programlarında geleceğin ztarları seçiliyorsa (seçiliyor değil mi) bu projede de geleceğin sinemacıları seçiliyor. Her yıl farklı bir tür deneniyor. Önceki yıllarda sırasıyla dram ve romantik komedi yapmışlar. En son korku. Önce bir senaryo yarışması ve yönetmenlik yarışması yapılıyor. Sonra da bir film yapmanın tüm süreçleri TV programında seyircilerle paylaşılıyor. TV izleyicileri filmin mutfağına giriyorlar. Güzel fikir. Avustralya’da da şube açmışlar bu yıl. Bizdeki TV kanalları da şu işe bir el atsalar iyi olabilir. Sonuçta ise şaşılacak biçimde iyi bir film çıkmış.  Bu filmde Damon ve Affleck’in yanı sıra Wes Craven da yapımcı olarak yer almış. Oldukça basit bir öykü (insan yiyen yaratıklarla çevrelenmiş, çölün ortasındaki bir bardaki insanların bir gecesi). Kimsenin gözünün yaşına bakmayan, türün klişeleri ile de güzel biçimde eğlenen oldukça acımasız, heyecanlı, akıcı, sert ve komik bir film olmuş. Korku filmlerini sevenler için güzel ve eğlenceli bir seyirlik. Ama korku filmi sevmiyorsanız ki bununla kastım, Evil Dead, Dog Soldiers vb filmleri sevip sevmediğiniz, bu filmden uzak durun.

Don’t Look Now

Yönetmen: Nicolas Roeg
Senaryo: Daphne Du Maurier, Allan Scott
Oyuncular: Julie Christie, Donald Sutherland, Hilary Mason
Yapım: 1973, İngiltere, İtalya

Bu film nicedir arşivimde duruyordu. Nereden nasıl geldi bilmiyorum. Bilirsin bu konuda muazzam hafızam vardır. Hangi filmi nerden aldım, nerde ne zaman kiminle izledim gün ve gün hatırlarım. Bunu nereden buldum bilemiyorum. Besbelli benim değil. Neyse, nicedir görüyordum, Dont Look Now yazısını okuyunca “tamam tamam şşşş” deyip görmezden geliyordum. Ama geçenlerde internette cüce katiller hakkında bir araştırma yaparken bu filmin adıyla da karşılaştım ve izlemeye karar verdim.

Evet doğru duydun, cüce katiller hakkında araştırma yapıyordum. Ne olmuş, fantastik bir insanım suç mu? İzlememe bir sebep de Donald Sutherland ve kadın oyuncu arasında gelişen sevişme sahnesinin dillere destan oluşuydu. Gerçekten de öyleydi, bırakın o dönemi bu dönem için bile baya baya bir sahneydi. Dont Look Now eski korku filmlerinin ne kadar farklı ve özel olduklarını hatırlattı bana defter. Bütün filmi maksimum tedirginlik katsayısı ile adeta diken üzerinde seyrettim. Gerçi katilin cüce olduğunu biliyordum ama bu durum katsayıyı azaltmadı bile. Filmin Venediğin küflü ve karanlık atmosferinde geçmesi ve İtalyan korku sinemasının birçok estetik özelliğini barındırması diğer artılarıydı. Yönetmen çok iyi bir iş çıkarmıştı. Öykü iyi gelişiyordu, çok iyi aktarılıyordu ama saçmasapan biçimde sonlanıyordu ki bu durum beni biraz üzdüyse de sonuçta şekli biraz yamuk olsa da yine de istiridyede bir inci bulmuş bir kaptan kadar buruk sevindim. Night Shayamalan bu filmi her an yeniden çekebilir. Öyküsü onun tarzına yakın. Sonunu değiştirmesi lazım ama biraz. Tam İtalyan tarzı (Argento vb) bir son olmuş. Yönetmen de İngiliz aslen ama bence burada daha çok İtalyanların etkisi var.

Gozu: Yakuza Horror Theater

Yönetmen: Takashi Miike
Senaryo: Sakichi Satô
Oyuncular: Yûta Sone, Shô Aikawa, Kimika Yoshino
Yapım: 2003, Japonya

Bilir misin bilmem, İhsan Yüce diye çok şahsına munhasır bir oyuncusu vardır Türk sinemasının. Bu İhsan Yüce’yi sarı bıyıkları, sararmış ve çürümüş dişlerinden kolayca tanıyabilirsin. Genellikle köy ağası, ya da zorluk çıkaran, başlık parası diye direten, parayı alınca da fatura kesmeyen kız babası rollerinde görebilirsin. (Kibar Feyzo, Davaro, Çiçek Abbas vb) İhsan Yüce’nin asıl önemli özelliği ise bu filmlerin senaryolarını da yazmış olmasıdır. Allah rahmet eylesin. Bu varan birdi.

Şimdi varan iki: Bu Gozu’nun senaryosunu da, offf nasıl anlatsam sana, hah, Kill Bill 1′de son dövüşün olduğu hanın sahibini (Charlie Brown) oynayan Sakichi Sato yazmış. Hemen not al. Hayatımda gördüğüm bu EN ÇILGIN öyküyü adamım Takeshi Miike da çekince, ortaya hayatımda izlediğim EN TUHAF film çıkmış. Takeshi Miike yılda beş altı film çeker. Bunların da birçoğu para kazanmasını sağlayacak klasik yakuza filmleridir. Yakuza filmlerinden parayı kaldırdıktan sonra her yıl bir ya da iki şahsına münhasır aykırı film çeker ki, onlardan detaylıca bahsetmek için yer dar.

Gozu’nun senaryosu Miike’nin önüne klasik bir yakuza öyküsü olarak gelmiş. Miike de o yıl (2003) yeterince yakuza filmi yaptığını söyleyip senaryoyu Sato’ya vermiş ve Allah ne verdiyse değiştir bunu, enteresan birşey yap demiş. Sonunda Sato öyle birşey yapmış ki… Miike’yi boşverdim şimdi Sato’ya taktım kafayı. Sağlıklı bir insan böyle bir öyküyü nasıl yazar? Bu öykü David Lynch’i bile utandırır. Lost Highway bile ne kadar net ve durağan bir filmmiş bunu görünce anladım. Küçük bir fino köpeğini “yakuza katil köpeği” diye tasmasından tutup yere vura vura öldüren deli bir ağabey, deli abiyi ortadan kaldırması mafya tarafından emredilen seksüel anlamda kafası karışık bir kardeş, abiyi yanlışlıkla pres de ezen ve derisini vestiyerde asılı tutan ilginç tipler, öküz kafalı bir yaratık, konuklara içmeleri için kendi sütünü teklif eden bir otel sahibesi, pres de ezilmiş abisi olduğunu iddia eden seksi bir kadın ve AKABİNDE GELİŞEN OLAYLAR.

Bu bir korku filmi, tam da Lynch’in tarzında bir korku filmi, beklenmeyeni, düşünülmeyeni, asla düşünülemeyecek olanı sunarak hislerle korkutuyor. Ama bu aynı zamanda bir de komedi filmi. Korku ve komedi arasındaki uçurum da o kadar geniş ki, birinden diğerine geçerken doğal olarak oluşan his tüm filme hakim oluyor: Tedirginlik. Lynch’i bilenler için: Eraserhead’deki tedirginliğe benzer. Lynch sevmeyenler ya da Miike sevmeyenler kesinlikle izlemesin. Miike’da ki en uç nokta…

Dog Soldiers

Yönetmen: Neil Marshall
Senaryo: Neil Marshall
Oyuncular: Sean Pertwee, Kevin McKidd, Emma Cleasby
Yapım: 2002, İngiltere

İşte haftanın filmi. Ne zamandır bu filmi arıyordum, sonunda buldum. Pek yeni bir film sayılmaz, belki sinemaya da gelmiştir. O dönem komada olduğum için bilemiyorum. İngilizler bir kez daha zoru başarmışlar ve harika bir korku filmi çekmişler. Üstelik kurtadamlar hakkında! Bu inanılmaz çünkü kurt adam fikri üzerine bir film izleyip de bırakın tedirgin olmayı, esnemeden durabileceğimi bile düşünmezdim. Ama oluyormuş, üstelik düşük bütçeye ve içine komedi elemanları katılmış olmasına rağmen! Bu İngilizlerin çok enteresan bir özelliği. İngilizler gotik geleneğinden gelir ve espri anlayışlarının da bunda katkısı olsa gerek, iki unsur birleştiğinde (İngiliz gotik korku geleneği ve İngiliz espri geleneği) ortaya çok ilginç bir bileşim çıkıyor. Hem tam anlamıyla bir korku filmi var ortada, yani komik diyaloglara ve olaylara rağmen hiçbirşeye gülmeden filmi hop oturup hop kalkarak bitirebilirsiniz. Ya da bolbol gülersiniz. ama genellikle fark edebilirseniz gülüyorsunuz biçiminde oluyor. O da gerilimin içinde ne kadar yapabilirseniz. kısaca konu: Kuzey Gallerde bir ormanda tatbikata giden bir grup asker kurtadamlarla müşerref oluyor. Bir kız tarafından kurtarılıp geceyi bir evde geçirmek durumunda kalıyorlar. Bu kadar. Örnek: Spoon diye bir er var. Çavuş, Spoon’a saatini ödünç vermiştir. Artık kurtadamlar evin içinde. Spoon’u parça pinçik ediyorlar. Ondan geriye kalan bir öbek kan ve et parçası. Çavuş adamıyla odaya giriyor. Bir yandan da imkansızı başarıp enselerindeki yaratıklardan kurtulmaları lazım. adamı soruyor. – Where’s spoon? Çavuş saatini etlerin içinden alırken cevap veriyor: “There’s no spoon” hadi koooş. -Whats Matrix yani… haftanın bombası. Biraz Evil Dead biraz da Carpenter’in the Thing filmi gibi. ama kesinlikle beş on yıl içinde, bu ikisi gibi kült olacak bir film. Bunu çok net söyleyebilirim. Bir tek senaryoda kıza gerek yokmuş, filmi ve öyküyü biraz bozuyor. (the Thing de castında hiç kadın olmayan hatırladığım yegane filmlerdendir – Dog Soldiers bu anlamda şansını tepmiş). Bu arada çavuşun körfez savaşında ölen arkadaşı Eddie ile ilgili anlattığı öykü muhteşem!

Gwai Wik/Re-Cycle

Yönetmen: Oxide Pang Chun, Danny Pang
Senaryo: Oxide Pang Chun, Danny Pang
Oyuncular: Angelica Lee, Pou-Soi Cheang, Ekin Cheng
Yapım: 2006, Tayland/Hong Kong

Pang biraderlerin bu filminin fazla beğenilmediğini biliyorum. Doğrusu ben de hiçbir filmde olmadığı kadar çok zorlandım bu filmi değerlendirirken. Değişik bölümlerini defalarca izledim. Bir kere filmde doğru dürüst bir öykü yok. Diyalog desen nerdeyse doğru dürüst hiç yok. Peki bir korku filmi mi? Yo hayır aslında değil. İlk başlardaki gerilimli evdeki hayalet motifli sahneler çok mu klasik? Evet öyle. Aslında ne olup bittiği çok mu belli? Kesinlikle öyle. Peki öyleyse nasıl güzel bir film oluyor? Hımm… Bakalım…

Konu şu: yazar bir bayan var. Doğaüstü olayları anlattığı yeni kitabına başlamış. Evde bir hayaletin izlerini görmeye başlıyor. Sonra da onun ardından başka bir evrene, başka bir boyuta geçiyor. Film de bu boyutta gördüklerini ve yaşadıklarını aktarıyor. Başlangıç bölümünde kadının evindeki hayalet bölümü çok klasik olmakla birlikte anlatım ve gerilim yaratma olağanüstü başarılı. Bir şey sırf klasik olmakla iyi ya da kötü olmaz. Burada çok iyi ve usta bir iş çıkarmış Pang kardeşler, kare kare ustaca dokunmuş, kendilerine yaraşır süper bir gerilim yakalamışlar. Hayalet dünyaya geçtikten sonra bir 30 dakika kadar hiçbir konuşma yok. Sadece imge, vizyon ve gerilim. Vizyon çok başarılı. Muhteşem biçimde fantastik bir evren yaratılmış.

Şimdi, Pang biraderlerin daha önceki filmlerinin hemen hepsini izlediğim için hayalet imgelerini yaratmaktaki tekniklerinin standart olduğunu ve artık beni kesinlikle korkutmadığını söyleyebilirim. Eee öykü de çok standart başı sonu belli. Ayrıca onlardaki göz ile başlayıp devam eden 6.his kaynaklı “duygusal hayaletler” fikri beni çok sıkıyor. Öyleyse nasıl oluyor da bu kadar gerilebiliyor insan bu filmi izlerken. Bunu düşünmek lazım. Pang’ların hakkını teslim etmeli. Anlatım çok başarılı, vizyon çok başarılı. Tam “ooo bu Pang’lar sıktı artık” dediğin yerde, demeye kalmadan yeni bir vizyon yaratıyorlar. Decha Srimantra, daha önce de adını deftere aldığım usta sinematograf yine iş başında. Bu filmde drama terazinin ağır olan kefesi. Korku sadece bir yan element. Daha çok fantastik dram olarak düşünülmeli.

Filmin sonu da çok güzel ve çok etkili. Birike birike gelen ve artık sıkma noktasına gelen duygusal tüm elementler birden bire alev alıp patlıyorlar. Tam bir boşalma noktası. Film sahne sahne yüklediği sıkıcı bir statik enerjiyi dinamik bir patlama biçiminde ekranın dışına yayıyor. Gerçekten metodu çok beğendim. Ne demeye çalıştığımın anlaşılması için mutlaka seyredilmesi gereken bir film. Önce sıkıcı olup, önce birikip en sonunda patlıyor. Yalnız bir uyarı yapmalıyım. Saçma gelebilir ama eğer ki daha önce kürtaj olduysanız bu filmi lütfen seyretmeyin. Gerçekten, bu dikkate alınması gereken bir uyarı.

Uzumaki/Spiral

Yönetmen: Higuchinsky
Senaryo: Junji Ito (manga), Kengo Kaji
Oyuncular: Eriko Hatsune, Fhi Fan, Hinako Saeki
Yapım: 2000, Japonya

Şimdiye dek izlediğim en acaip, en tuhaf korku filmlerinden biri. Spiraller hakkında bir korku filmi yapılabilir mi? Yapılmış bile. Spiraller her yerdedir diyor film. Havada, suda, parmak uçlarında, salyangozun kabuğunda. Ve spirallerin lanetine uğrayan bir kasabanın öyküsünü anlatıyor. Krie diye bir kızcağız var. Erkek arkadaşının babası spirallerle kafayı bozuyor. En sonunda da bir çamaşır makinesinin içinde vücudu spiral şeklini alacak biçimde intihar ediyor. Ondan sonra da kimisinin saçlarının giderek spirallediği ! (yeni bir fiil yarattım), kimisinin vücudunun burguladığı (bu da iyi), kiminin de büyücek (!) salyangozlara dönüştüğü enteresan bir lanet öyküsü. Doğrusu bu filmle ilgili mantıklı bir yorum yapabilmek de çok zor. Çok berbat da diyebilirsin, muhteşem bir deha örneği de diyebilirsin, duruma göre ikisini birden diyebilirsin. Çünkü bir yandan inanılmaz komik (müzikleri susam sokağı müziklerine, krie’nin erkek arkadaşı bizzati Yılmaz Morgül’e, Krie japon çizgi filmlerinden kaçmış bir kıza, diğer karakterler de inanılmaz komik karikatür kahramanlarına benziyor) diğer yandan film tuhaf biçimde ürpertici ve sinir bozucu. Hele Krie’nin, erkek arkadaşının evine girerek babanın cesedini çamaşır makinasında bulduğu sahne inanılmaz. Akşamdan geceye dönmüş ve iyice indirmiş bir karanlık – Herhalde birbuçuk-iki dakika kadar evin dışında geriye doğru pan eden bir kamera – ne Krie’yi ne evin içini gösteriyor. Sadece evden dışarı uzağa uzağa doğru geri alıyor. Etrafta ses yok, sadece endüstriyel bir uğultu. Araya bir ağaç girdiğinde karanlığın içinde görüntünün ortasında neredeyse ekranı kaplayan kocaman bir yüz belirir gibi oluyor. Sonra aynı biçimde hissetmeden dalların arasında kayboluyor. Ayak sesleri – hop geri dön. Kim geldi? Erkek arkadaşı ve annesi. Krie çığlık attı. Koştular. Evin içi. Makinenin kapağı açık. Bakıyorlar. Korktular mı? Evet. Kusuyorlar mı? Evet. Cesedi görüyor muyuz? Hayır. Bir anda görüntüye duman mı girdi? Evet? NE oluyor? Cenaze töreninde tütsü yakıyorlar, duman spiral şeklinde, dumanın arkasında babanın siyah beyaz bir fotoğrafı. Hımmm, işte buna sinemada Lynch etkisi adını veriyoruz defter. Tuhaf, tedirgin edici bir film. Muhtemelen Lynch ya da Miike elinde bir şahaser olurdu, düşünsene, spiral korkusu.

Daha akıllı set dizaynları ile spirallerin varlığı daha güzel biçimde hissettirilebilirdi. (Öyle olsaydı ona da Tim Burton etkisi derdik allah bilir ya) Ama yine de bence hiç fena değil. Seyrettikten sonra üzerinde düşünüp gülmek için harcanan zaman bile değer. Bütün hafta ne acaip filmdi diye düşündüm. Film hakkında fikrimi değiştirisem (ya da bir fikre sahip olursam) bir ara haber veririm.

Los sin nombre/The Nameless

Yönetmen: Jaume Balagueró
Senaryo: Jaume Balagueró, Ramsey Campbell
Oyuncular: Emma Vilarasau, Karra Elejalde, Tristán Ulloa
Yapım: 1999, İspanya

Problem şuydu. Jaume Balaguero çok iyi bir sinopsis yazarıydı; ancak iyi bir senaryo yazarı sayılmazdı. Dikkat ettim, senaryolarını da hep kendisi yazmış. Yani kafasında iyi bir fikir ve öykü ile başlıyor ama iş senaryolaştırmaya geldiğinde, burada olduğu gibi, uzun metrajda sahnelere açılır ve diyalogları yaratırken dağılıyor. Bu film pek çok açıdan, ki buna öncelikle senaryo dahil olmak üzere, örneğin Fragile’dan daha iyi bir film değil. Ama bu filmde bir fikir ve bir son ile dehşete düştüm. Claudia’nın tek kızı vahşice öldürülmüş ve cesedi tanınmayacak hale getirilmiştir. Ancak, bir bacağının diğerinden kısa olması ve kolyesi sayesinde teşhis edilebilir. Aradan beş yıl geçer. Clauida bir bunalım geçirmiş, o dönemde eşinden ayrılmış ve kendine yeni bir hayat kurmuştur. Ancak beş yıl sonra, bir gün evde otururken gelen telefonu açtığında şu sözleri duyacaktır: “Anne ben yaşıyorum, onlar öldürmeden beni kurtar.” Bu tam anlamıyla bir kabus. Hayatının anlamını kaybettiğinde belki de en korkuncu, onu yeniden bulmaktır. Çünkü bulmak, onu yeniden kaybedebilecek olma ihtimalini de beraberinde getirir. Ve kaybetmeyi bilen biri için anlamı bir daha kaybetmek, dayanılamayacak bir acıdır. Fragile nasıl bir J-horror örneğini (misal: Dark Water) andırıyorsa İsimsiz de Roman Polanski filmlerini (misal: Rosemary’nin Bebeği) fazlasıyla andırıyor. Senaryoya bir parça destek ve biraz düzeltme ile tam bir başyapıt olabilirdi. Örneğin madem teşhis zordur, neden DNA testi yapılmaz, Claudia’ya yardım edenler neden yardım ederler (özellikle filme aradan zınk diye giren fotoğrafçı!), isimsizlerin amacı – felsefeleri tam olarak nedir ve neden böyle saçma ve sadistik bir yöntemi benimserler, polisten neden yardım alınmaz, tüm bu entrikaya ne gerek vardır, bütün bu ulvi amaç bu zavallı kadına kafayı yedirmek midir, kocanın durumuna hiç girmek istemiyorum, girmeye kalksak onun ayrı bir film olması gerekir vb vb gibi bitmeyecek kopukluklar ve tutarsızlıklar listesi…

Gökhan Toka

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Gökhan Toka

Tüm Yazıları
4 Mart 1975′de Ayvalık’da doğdu. Korkunç bir evde büyüdü. Gıcırtıyla açılan büyük paslı metal kapılar, binbir çeşit ıvır zıvır ve örümcek ağlarıyla dolu kocaman depolar, dize kadar suyla dolu hiç ışık girmeyen bir bodrum katı, üzeri beyaz çarşaflarla örtülü mobilyalarla dolu kullanılmayan tozlu odalar. Bu ev ortamı her türlü alt korku genresi için gereken arka fonu sağlayan bir set gibiydi. Artık ruh sağlığı adına bu acayip evden uzaklaşmak zorundadır. Bir yatılı okula yazılmaya karar verir. Ne var ki bu kararı verdiği 80′li yıllarda korku sineması altın çağını yaşamakta ve Lambada kokulu sıkıcı yatılı okul atmosferinde tek elle tutulur eğlence modeli “videoda film izlemek” olarak göze çarpmaktadır. Gökhan 80′lerin tüm korku filmlerini o dönemde videoda sıcağı sıcağına izler. Sonrası ise çorap söküğü gibi gelecektir. Gökhan korku filmi izlemeye devam ediyor ve yaşamını adrenalin bağımlılığı ile geçiriyor. Yıllardır hayvan gibi çalıştığından arada vakit bulursa izlediği filmler hakkında birşeyler de yazıyor. Korkufilmi.net sitesinin kurucusu ve sözüm ona yazarıdır.

YORUM YAZ