Önce sahiplenecek, sonra yok edecek! Çünkü ölümü tekerleklerinde taşıyor. Christine (1983)

George A. Romero

Biyografiler

BurçinYapıcı

06 Eylül 2017

0 Adet Yorum

0

Zombi filmleri denildiğinde akla ilk gelen isim şüphesiz geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz usta yönetmen George A. Romero’dur. Zombi kültüne getirdiği yenilikçi bakış açısıyla korku türünde bir çığır açmış ve bir çok yönetmen onun çizdiği yoldan ilerlemiştir. Günümüzde zombi filmleri korku sinemasının bir alt türü olmaktan çıkmış, başlı başına bir tür olmuştur. Buradaki en büyük pay sahibi olan elbette George A. Romero’dur. Yönetmeni saygıyla anarken filmografisini inceleyerek reklamcılıktan “Zombilerin Babası” olmaya giden yola yakından bakalım.

George Andrew Romero 4 Şubat 1940, New York doğumludur. Babası reklamcı olan sanatla iç içe büyür. Çocukluk çağlarından itibaren sinemaya ilgi duyar. O dönemlerde çok etkilendiği Tales of Hoffman adlı filmin bir kopyasını edinir ve evine kurduğu projeksiyon sistemiyle defalarca sıkılmadan izler. Sinemaya olan ilgi ve merakı daha o yıllarda şekillenmeye başlar. Üniversitede sanat eğitimi alam yönetmen kariyerine babasının izinden bir reklam sanatçısı olarak devam eder. 1963 yılında arkadaşlarıyla birlikte The Latent Image adında bir reklam ajansı kurarlar. Bu dönemde çocuklar için eğitici kısa filmler ve çeşitli reklamlar yönetir. 1960’ların sonuna doğru reklam ajansından birkaç arkadaşı ile birlikte Image Ten Productions’ı kurar ve film endüstrine geçiş yapar. 1967 senesinde “Night of the Living Dead” filmini çekmeye karar verirler. Ancak ellerinde çok kısıtlı bir bütçe vardır ve yapımcı bulamazlar. Yine aynı sebeplerle “Wine of the Fawn” adlı film projesini rafa kaldırmak zorunda kalan yönetmen bu kez pes etmez ve yoklukların içinden bir efsane doğar.

Zombi kültü ilk kez 1932 senesinde Bela Lugosi’nin başrolünde oynadığı “White Zombie” isimli filmle sinema sahnesine çıkmıştır. Ancak buradaki zombi anlayışı efendi-köle ilişkisinin var olduğu Haiti-Vodoo büyülerine dayanmaktadır. Lugosi aşık olduğu kadını kara büyüyle zombiye çevirir ve ona hükmeder. O dönemde izleyicide büyük bir merak uyandıran zombiler daha sonra da sinemada kendilerine bolca yer edinmiş ancak sene 1954’e geldiğinde büyük bir dönüşüm geçirerek popüler kültürün bir parçası haline gelirler. Yazar Richard Matheson I’m Legend adlı kitabında zombileşmeyi bir virüsten kaynaklı salgına bağlar. Kitap 1964’te “The Last Man on Earth” adıyla sinemaya uyarlanır. Romero’nun da etkilendiğini söylediği kitap “Night of the Living Dead” için de ilham kaynağı oluşturur.

1967’de Romero ve yapım şirketi Image Ten, Pittsburg’da bir çiftlik evi kiralar. Bütçe ve imkanlar çok kısıtlıdır. Filmde oynayanların çoğu arkadaşlar, yerel halk, ekip çalışanları ve hatta reklam ajansı müşterilerinden oluşur. Zombi rolünü canlandıran oyuncular ödeme yerine birer t-shirt alırlar.

Filmin açılış sahnesinde Barbara ve erkek kardeşi ölen annelerinin mezarını ziyaret eder. Kardeşi zaten ürkek bir insan olan Barbara’yı korkutmaya çalışırken zombi saldırısına uğrar ve öldürülür. Genç kadın alabildiğine hızla kaçar ve yolu bir çiftlik evine düşer. Burada yaşadığı şok edici bir andan sonra eve sığınan başka insanların da olduğunu farkeder ve olaylar böylece gelişir. Filmin başrolünü Duane Jones (Ben)  canlandırır. Bu siyahi bir oyuncunun başrol oynadığı ilk korku filmidir. Ben gözü pek ve nazik biridir. Hem kendini, hem evdekileri kurtarmaya kararlıdır. Filmde vahşet içeren bir çok sahne vardır ancak bunların içinde en ses getirenlerden biri “Anne öldürme” sahnesidir. Bu tipik Amerikan seyircisinde adeta bir şok etkisi yaratmıştır. Ailenin kutsallığı ilkesine sıkı sıkıya bağlı olan halk bu sahneyle birlikte güvenli son kalesinin yıkıldığı izlenimine kapılır.

Bilinen çoğu yönetmenin aksine George A. Romero politik duruşunu sergilemekten çekinmez ve zombi metaforunun alt metninde sosyal mesajlar verir. O dönem şartlarında savaşın getirdiği buhran içerisinde olan Amerikan halkı için şiddet her akşam ana haber bültenlerinde izledikleri alışılagelmiş bir durum halini almıştır. Night of the Living Dead tehlikenin içimizde olduğunu gösterir. Artık evlerimiz güvenli sığınaklarımız, ailelerimiz koruyucumuz değildir. Kolluk güçleri tehlikeleri bertaraf etmede yetersizdir. Film boyunca zombileşmeye neyin neden olduğunu kesin olarak öğrenemeyiz. Hükümetin tek teorisi Venüs’e gönderilen uzay aracının dönüşte bir virüsü de beraberinde getirmiş olabileceğidir. Ancak tıpkı diğer Romero filmlerinde olduğu gibi Night of the Living Dead’de de kesin neden asla bilinmez. Yine de bu fikir bile Amerikan halkının nükleer korkusunu açığa çıkarmaya yeter. Özetle Romero bir filmle içimizde gizlenen tüm korkuları açığa çıkarmayı başarır. Bunu yaparken de korku sinemasında yepyeni bir dönemim öncülü olur.

Filmin yapım aşaması tüm zorluklara rağmen tamamlandığında bir süre dağıtımcı firma bulunamadığı için gösterime giremez. Sonunda birkaç küçük sinema salonunda izleyeciye ulaşır. En nihayetinde birilerinin dikkatini çekmeyi başarır ve dağıtımına başlanır. Film bütçesinin kat kat üzeri bir gişe hasılatına ulaşır ve günümüzde hala bu rekoru elinde tutmaktadır.

Romero, Night of the Living Dead’in baş döndüren başarısından sonra 1971-1978 yılları arasında dört film daha yönetir. Bunlardan en iyi bilinen ise 1978 tarihli Martin filmidir. Martin 17 yaşında vampir olduğunu sanan bir gençtir. Ancak o alıştığımız vampirlere pek de benzemez. Sivri dişleri veya yarasaya dönüşmesini sağlayacak özel güçleri yoktur. Kurbanlarını uyuşturucu ile bayıltır, tecavüz eder ve jiletle kestiği damarlarından akan kanları içer. Romero bir kez daha kalıpların dışına çıkmış, izleyiciye bambaşka bir hikaye sunmuştur.

1978 senesine geldiğimizde yönetmen bu kez “Dawn of the Dead” isimli yeni bir zombi filmi ile karşımıza çıkar. Zombi üçlemesi olarak anılan serinin ikinci filminde yine sebebi belirsiz bir zombi istilası vardır. Saldırıdan kurtulmayı başaran bir grup insan erzak almak için alışveriş merkezine uğrar ancak işler düşündükleri gibi gitmez. Zombiler alışveriş merkezini istila etmiştir. Yönetmen bu filmde sosyo-politik eleştirinin dozunu arttırırken kapitalizmin insanları nasıl ele geçirdiğini, her birimizin nasıl tüketim toplumunun birer kuklası haline geldiğimizi yaşayan ölüler üzerinden acımasızca, şiddet dozu yüksek bir dille anlatır. Film gişede iyi bir başarı elde eder. George Romero bu filmle birlikte “Zombilerin Babası” olarak anılmaya başlanır. 2004 yılında başarılı yönetmen Zack Snyder tarafından yeniden çekilen film bu kez politik mesajı düşük, gerilimi yüksek bir versiyonla izleyiciyle buluşur.

1982 senesinde yönetmenin yolu ünlü yazar Stephen King ile kesişir ve ikili The Creepshow isimli korku-komedi filmine imza atarlar. Beş farklı hikayeden oluşan film yer yer Alacakaranlık Kuşağına öykünür. Stephen King’in de bir bölümünde rol aldığı filmde doğaüstü metaforlar insan doğasının en karanlık yönleri ile harmanlanarak esprili bir dille anlatılır.

1985 yılında zombi üçlemesinin son filmi “Day of the Dead” gösterime girer. Artık dünyayı zombiler yönetmektedir. Hayatta kalabilmeyi başaran son insanlar askeri bir üstte toplanır. Bu film özellikle militarist düzene bir eleştiri niteliğindedir. Diğer yandan insanların zor koşullar altında dahi ne kadar hırslı, ben merkezli ve açgözlü olabileceğini gözler önüne serer. Filmin sonunda üstekiler tek tek insanlıktan çıkarak ölürken “Bub” adlı bir zombi duygusal yetiler edinmeye başlar. Day of the Dead serinin ilk iki filmine oranla içerdiği sert sahneler sebebiyle gore tarzına yakındır.

Romero 1988’de bu kez “Monkey Shines” ile izleyicilerin karşısına çıkar. Yönetmenin ilk stüdyo filmi olan Monkey Shines yayınlandığı dönemde insanların evcil hayvanlara karşı korku duymasına sebep olur. Sonrasında Dario Argento ile Edgar Alan Poe hikayelerinden uyarlanan Two Evil Eyes gelir. Filmde iki farklı hikaye vardır. 1993 senesinde yönetmenin yolu Stephen King ile bir kez daha kesişir ve bu kez The Dark Half adlı roman filme uyarlanır. 2000 senesinde Bruiser adlı filmi yönetir. Tüm bu filmler kendi türlerinde başarılıdır ancak zombi üçlemesinin gölgesinde kalmaktan kurtulamazlar.

2005 yılında hayran baskılarına dayanamayan yönetmen yeni bir zombi üçlemesinin sinyalini verir ve Land of the Dead’i yönetir. Romero ilk üçlemede öylesine iyi bir iş çıkartmıştır ki hemen hiç kimse devam filmlerinden büyük beklentiler içine girmez. Land of the Dead’de büyük bir felaket sonrası bildiğimiz dünya yıkılmış, insanların çoğu hayatını kaybetmiştir. Felaketten sağ çıkan bir grup insan kurtarılmış bölgede ölüm kalım savaşı verirken intikamcı birkaç zombinin saldırısına uğrar ve yeni bir insan-zombi savaşının fitili ateşlenir. Bu film Romero hayranları için bir nostalji niteliğindedir. Buna rağmen acımasız eleştirilerden nasibini almıştır. Film aynı zamanda “zombi” adının telafuz edildiği ilk Romero filmi olma ünvanını da taşır.

Yeni zombi üçlemesinin İkincisi olan “Diary of the Dead” 2007’de gösterime girer. Buluntu film tekniğiyle çekilen filmde bu kez medya ve son yıllarda kitleleri etkileyen her anı görüntüleme hastalığı eleştirilir. Ancak bu yeni üçlemede kullanılan yumuşak eleştiri dili izleyicileri tatmin etmez.

2009’da üçlemenin son filmi olan “Survival of the Dead” bu kez çok ağır eleştirilerin hedefi haline gelir. Night of the Living Dead’den bu yana zombi kültü türlü değişikliğe uğramış ve yönetmen zaten olabilecek her türlü yenilikçi bakış açısını kazandırmıştır. Bu sebeple izleyiciyi şaşırtmak, kalıpların dışına çıkmak kolay değildir. Yönetmen bu kez hicivden faydalanarak teknolojinin ayarsız kullanımını eleştirir ancak yönettiği altı zombi filmi içerisinde en düşük puanı alır. Bu Romero’nun yönetmenlik koltuğuna oturduğu son filmdir. İleriki yıllarda prodüktör ve senarist olarak birkaç yapıma daha imzasını atar ancak 16 Temmuz 2017’de aramızdan ayrılmasıyla birlikte yeni bir film yöneteceği hayaliyle yanıp tutuşan hayranlarını boynu bükük bırakır.

George Andrew Romero sıradışı karakteri, politik duruşu ve kendine has sinema dehasıyla sadece korkuseverlerin değil sinemaya gönül vermiş tüm izleyicilerin kalbinde önemli bir yer edinmiştir. Ölümünden yıllar sonra dahi unutulmayacak ve saygıyla anılacaktır.

Bu yazı “Geceyarısı Seansı” dergisi için Burçin Yapıcı tarafından yazılmıştır.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burçin Yapıcı

Tüm Yazıları
Korku türü ile 6 yaşındayken bir cuma gecesi izlediği Elm Sokağı Kabusu ile tanıştı. O günden sonra çocukluğunun büyük bir bölümünü Freddy Krueger'a aşık olarak geçirdi. Korku filmlerine olan tutkusu diğer ebeveynlerin aksine annesi tarafından her zaman teşvik edildi ve birlikte sayısız defa korku film izlediler. Sadece korku sinemasına değil Korku Edebiyatına ve Paranormal olaylara ilgi duyan Burçin sıkı bir Stephen King hayranıdır. Aynı zamanda film ve eski fotoğraf koleksiyonu yapmaktadır.

YORUM YAZ