Seni yakalayacaklar Barbara! Night of the Living Dead (1968)

Geçmişten Günümüze Dracula

Özel Dosya

BurçinYapıcı

06 Nisan 2018

0 Adet Yorum

0

Vampirler, kurt adamlar, şekil değiştirenler… Tarih boyunca her halk kendi canavarını yaratmış ve ona türlü isimler koymuştur. Oysa canavarın ismi ne olursa olsun nedeni değişmez; korku. Korkularını şeytani bir varlığa bağlayan insanoğlu böylece acizlik duygusuyla baş edebilmiştir. Örneğin, tüberküloz salgını yaşanan bir köyde insanlar tek tek hayatını kaybetmekte, ne ilaç tedavileri ne de ilahi güçler işe yaramaz. Hastalık yüzünden güçsüz ve solgun düşen insanların kanlarının şeytani bir varlık tarafından emildiğine inanılır. Tıpkı vahşi hayvan saldırılarının kurt adamlar tarafından gerçekleştirildiğine inanılması gibi. Elbette bunlar canavarların ortaya çıkışını etkileyen sebeplerden sadece birkaçı. Özellikle vampirlerin tarihi mitolojik efsanelere kadar dayanmaktadır. Ancak yaygın bir ikon haline gelişi edebiyat sahnesine çıkışıyla başlar.

Günümüz vampir algısını en çok besleyen kitap şüphesiz 1897 senesinde okuyucuyla buluşan Bram Stoker’ın Dracula’sıdır. Dracula’dan önce vampirlerin konu edildiği iki önemli eser vardır; İngiliz yazar John William Polidori’nin The Vampyre’i (1819) ve İrlandalı yazar Sheridan Le Fanu’nun Carmilla’sı (1871). Dracula’dan sonra da vampirlerle ilgili pek çok kitap yazılmışsa da hiçbiri onun yarattığı etkiye yaklaşamamıştır.

Bram Stoker Dracula’yı yazmadan önce uzun bir süre araştırma yapmıştır. Bazı karakterleri oluştururken yakın çevresinden esinlenmiş, yaşantısından bazı kesitleri olay örgüsünün içine ustalıkla yerleştirmiştir. Ancak hikayenin ana karakteri Kont Dracula iki önemli tarihi kişiliğin harmanlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Genel kanının aksine Kont Dracula, Eflak Prensi Vlad Tepeş değildir, Kitapta bu isim ima edilse de asla direk o olduğundan bahsedilmez. Vlad Tepeş düşmanlarına uyguladığı sayısız işkence neticesinde “Kazıklı Voyvoda” lakabını almış bir prenstir. Özellikle Osmanlı Devleti ile giriştiği mücadele ile tarih sahnesinde yer almaktadır. Düşmanlarını kazığa geçirerek ölümlerini seyreden Vlad, tarihe acımasız bir asker olarak geçse de halkının gözünde bir adalet savaşçısıdır. Yazarın Kont Dracula’yı yaratırken Vlad Tepeş’ten etkilendiği su götürmez bir gerçek. Ancak Kont Dracula’yı bugün bile popüler yapan özellikleri veren tarihin bilinen ilk kadın seri katili Erzsebet Bathory’dir. Transilvanyalı çok nüfuslu bir aileye mensup olan bu kadın altı yüz elli genç kızın ölümünden sorumlu tutulmaktadır. Rivayete göre bakire kanının kendisine gençlik ve güzellik kattığına inanan kontes kurbanlarını akıl almaz işkencelerle öldürmüş, kanlarıyla banyo yapmış hatta içmiştir. Onunla ilgili bilinen en yaygın hikaye saçını tararken canının yanmasına sebep olan hizmetçisine sert bir tokat attığı ve kızın burnundan fışkıran kanın kontesin yüzüne sıçradığıdır. Yüzünü temizleyen kontes cildinin daha canlı ve pürüzsüz olduğunu farkeder ve böylece işkencelerine başlar. Sonunda yakalandığında ise soylu olduğu için ölüm cezasına çarptırılamaz. Bunun yerine tüm o korkunç cinayetleri işlediği iddia edilen şatosunda karanlık bir odaya kapatılır. Burada geçirdiği üç yılın sonunda ölü bulunmuştur. Kontes gerçekten de yansıtıldığı gibi bir karakter miydi yoksa tüm bunlar onun gücünü hazmedemeyen rakiplerinin kurgusu mu hala bilinmiyor ancak bildiğimiz bir gerçek var ki Kont Dracula, Erzsebet Bathory’nin Vlad Tepeş ile bedenlenleştirilmiş halidir.

Vampirlerin beyaz perdede boy göstermesi ise çok uzun sürmez. Bilinen ilk vampir filmi korku sinemasının da ilki olarak kabul edilen 1896 yapımı Le Manoir du Diable – Şeytanın Şatosu‘dur. Toplamda üç dakika kadar süren filmde hem şeytan hem de vampir kavramları bir arada kullanılır. 1920’li yıllara gelinene kadar başka örneklerine rastlansa dahi tür için önemli kabul edilecek filmler bu dönemden sonra ortaya çıkar.

korkutarihi-1900

Bram Stoker’ın Dracula adlı eseri sinemaya en çok uyarlanan vampir kitabıdır. İlk uyarlamanın 1921’de çekilen Macar filmi Dracula Halala olduğu düşünülse de filmin tüm kopyaları kayıp olduğu için bunun gerçekten de bir uyarlama olup olmadığı bilinmemektedir. Uyarlama olup olmadığı tartışmaya açık olan bir diğer film ise, 1922 yılında çekilen ve gününüzde bile Alman korku sinemasının en güzel örneği kabul edilen Nosferatu’dur. Film konu olarak romandan etkilenmiştir ancak karakter isimleri ve mekanlar tamamen değiştirilmiştir. Bram Stoker’ın dul eşinin açtığı telif hakkı davasını kazanması sonucu filmin tüm kopyalarıyla birlikte yakılması istenmiş ama korunan bir negatif sayesinde günümüze ulaşmıştır. 1930’lu yıllara damgasını vuran Universal Stüdyoları, tiyatroda büyük ilgi gören Dracula romanını sinemaya uyarlama kararı alır. Aslında senaryo kitaptan ziyade epey sadeleştirilmiş ve sahneye uygun hale getirilmiş olan tiyatro oyunundan alıntılanmıştır demek daha doğru olacaktır. Kont Dracula rolünü Bin Suratlı Adam Lon Chaney’in oynaması planlanır ancak aktör geçirdiği rahatsızlık sonrası hayatını kaybeder. Onun yerine gelen isim iki yıl boyunca Broadway sahnesinde Kont Dracula’yı canlandıran Macar asıllı oyuncu Bela Lugosi olur. Yönetmen Tod Browning ve yapımcıların Lugosi’ye yönelmesindeki en önemli neden aslında onun popüler bir oyuncuya göre son derece düşük bir ücretle filmde rol amayı kabul etmesi olmuştur. Bir diğer neden ise onun egzotik görünüşü ve Macar aksanıdır.

korkutarihi-1930-1

Yapımcılar Bela Lugosi’yi seçerek büyük bir risk aldıklarını düşünürler. Oysa seyirci özellikle de kadınlar Lugosi’ye bayılır. Elde edilen bu başarı tek bir kişi için sürpriz değildir; Bela Lugosi. O’nu esas şaşırtan Broadway sahnesinde başarıyla oynadığı bu rol için neden ilk olarak kendisinin düşünülmediği olur. Kont Dracula kurbanlarının üzerinde hem korkutucu hem de şehvet uyandırıcı bir etkiye sahiptir. Gerek dönemin, gerek yapımcı firmanın sahibinin katı kuralları sebebiyle filmde bu izlenimi yaratmak kolay olmaz. Ancak Bela Lugosi o herkesin çok iyi bildiği keskin bakışlarını kullanarak izleyiciye bu hissi yaşatmayı başarır. Günümüz dünyasında bir bakışın erotizmi çağrıştırabilmesi fikri komik gelse de 1931 senesinde özellikle kadın izleyici üzerindeki etkisi tartışılamazdır. Kont Dracula rolü Bela Lugosi’nin tüm kariyerini etkilemiştir. Sonrasında birçok filmde rol almış olsa dahi hep Dracula’nın gölgesinde kalmıştır. Kendisi de Kont Dracula karakterini öylesine benimser ki özel hayatında dahi pelerin kullanır. Her biri farklı zamanlarda kullanılmak üzere tasarlanmış pelerinler yaptırmıştır. Dracula filminin belgeselinde oğlu, babasına cenaze töreninde bir pelerin giydirdiklerinden ve bu şekilde gömüldüğünden bahseder. Film süresince giydiği pelerin ise oyuncunun eşi tarafından oğullarına hediye edilmiştir.

Universal Stüdyoları’nın Dracula ile yakaladığı muazzam başarı birçok yapımcının iştahını kabartmış, günümüze kadar devam eden sayısız filmin önünü açmıştır. Ancak içlerinde çok az sayıda film izleyicinin aklında yer etmiştir. Hammer Film’e ait 1958 tarihli Horror of Dracula bunlardan biridir. Christopher Lee’nin Dracula rolünü canlandırdığı filmde Peter Cushing, Van Helsing rolü ile efsaneler yaratmıştır. Horror of Dracula izleyici tarafından oldukça beğenilir. Böylece birçok devam filminin önü açılmış olur. Bir diğer önemli Hammer filmi yine Christopher Lee’nin rol aldığı Prince of Darkness’dır. (1966) Lee’nin hayat verdiği Kont Dracula kesinikle Lugosi’den daha keskin hatlara sahiptir. O gerçek bir canavardır ve kurbanlarına acımasızca saldırır. Christopher Lee gerek mimikleri gerek vücut diliyle bu hissi izleyiciye başarılı bir şekilde aktarmayı başarır. Film Bram Stoker’ın kitabıyla çok büyük farklılıklar içerir. Özellikle karakterler üzerinde büyük değişiklikler yapılmıştır. Ancak bu kez Kont Dracula ve kurbanları arasındaki erotizm çok daha cesurca işlenir. Bir sahnede herkes odasını terkedince hasta olan Lucy yataktan çıkar, pencereleri açar ve uzanıp Kont’u beklemeye başlar. Yüzünde hem korku hem şehvet vardır. Kont nihayet geldiğinde Lucy’ye doğru eğilir ve kameranın açısı pelerinle kapatılır. Burada Lucy ve Kont arasında seksüel bir ilişki yaşanıp yaşanmadığının kararı izleyiciye bırakılır. Ancak gerek Lucy gerek Mina, Kont’un saldırısından sonra daha vamp tavırlar sergiler ki bu da bize Dracula’nın kadınlar üzerinde bir çeşit cinsel hakimiyet kurduğunu düşündürür. Film süresince Kont Dracula, Jonathan Harker hariç kimse ile sözlü diyaloğa girmez. Buna rağmen Christopher Lee yeteneğiyle göz doldurur. Horror of Dracula, Lee’ye parlak bir kariyerin kapılarını açar ve 93 yaşında hayatını kaybedene kadar sayısız güzel projede yer almasını sağlar.

Horror of Dracula’dan sonra 1977 senesinde iki önemli uyarlama daha gelir. Bunlardan biri BBC’nin belgesel tadında çektiği tv filmi Count Dracula’dır. Başrolde Louis Jordan yer alır. Diğeri ise Nosferatu’dur ki Klaus Kinski Kont rolünde devleşir. Ancak 1922’de çekilen orijinal filmin gölgesinde kalmaktan kurtulamaz. İki yıl sonra, 1979’da yeni bir Dracula filmi izleyiciyle buluşur. Bu Universal Stüdyoları’nın çektiği üçüncü Dracula filmi olur. İlki artık herkesin çok iyi bildiği Tod Browning’in Dracula’sıdır. Diğeri ise ilkiyle aynı anda, aynı stüdyoda tamamen farklı oyuncularla çekilen İspanyol versiyonudur. Bu filmde Kont Dracula rolü Carlos Villarias isimli İspanyol bir tiyatro oyuncusu tarafından canlandırılır. Birçok sinema eleştirmenine göre bu film orijinalinden çok daha başarılıdır. Browning ve ekibi bir sahneyi çekerken İspanyollar kenarda durup onları izliyordu. Hemen ardından aynı sahneyi bu kez onlar çekiyordu. Tecrübe, gözlem ile birleşince başarı kaçınılmaz olmuştu. Film İspanyolca olduğu için diğeri kadar popüler olamamıştı ancak eleştirmenlerden aldığı not onu izlemeye değer filmlerden biri kılmaya yetmişti.

Gelelim 1979 yapımı Dracula’ya. Bu kesinlikle ezber bozan bir filmdi. Film kesinlikle kitaptan çok daha farklı senaryolaştırılmıştı. Frank Langella tarafından calandırılan Kont Dracula son derece seksi ve hipnotize edici biriydi. Alışık olunanın aksine bu kez Dracula insanlarla ahbaplık kuruyor, kadınlarla açık açık flört ediyordu. Bir katildi ama aynı zamanda da romantik bir aşıktı. Langella’nın Dracula’sı o güne kadar çekilenlerin içinde en erotik olanıydı. Başrolü paylaştığı ve Lucy rolünü canlandıran Kate Nelligan ile aralarında müthiş bir uyum vardı. Bir sahnede Kont, Dr. Seward ve kızı Lucy’i akşam yemeğine davet eder. Ancak doktor müsait olmadığından Lucy aileyi temsilen yemeğe gider. Bu yemekte ikili arasında tutkulu bir aşk başlar. Lucy cüretkar bir aşıktır. Nihayet bir gece Kont odasına geldiğinde ona kanını ve bedenini tereddütsüz teslim eder. Bu izleyicinin o ana kadar şahit olduğu en nefes kesici vampir-kurban sahnelerinden biriydi. Frank Langella düzgün fiziği, otoriter ses tonu ve buyurgan bakışlarıyla Kont Dracula’yı bir canavardan çok daha ötesine taşımıştır. Aslında filmin etkileyiciliğini 1931 yapımı olan Dracula’da rol alan ve Universal Stüdyoları’nın sahibinin yeğeni olan Carla Laemmle’nin şu sözleriyle de anlatmak mümkün; “Amcam gibi ciddi bir adamın bu kadar seksi bir Dracula’ya nasıl tepki verdiğini hayal edemiyorum. Ama, kendi adıma konuşacak olursam o yapımın ufacık bir parçasında yer almak için her şeyi verirdim.” (*Carla Leammle filmin ilk sahnesinde diyaloğun ilk cümlesini kurmuştur. Böylece bir Dracula filminde geçen ilk repliğin de sahibi olarak tarihe geçmiştir.)

1990’lara gelindiğinde Dracula yayınlanmasının üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala yapımcıların iştahını kabartmaya devam ediyordu. Bu dönemde Anne Rice kitapları oldukça popülerdi. Onun vampirleri Kont Dracula’dan farklı olarak romantikti ve ölümlülüğe karşı sonsuz bir özlem içindeydiler. Okuyucu bu yeni vampirleri çok sevse de Dracula, tacını henüz kimseye devretmek niyetinde değildi. Müthiş oyuncu kadrosuyla kalpleri fetheden Anne Rice uyarlaması Interview with the Vampire’dan iki yıl önce 1992’de usta yönetmen Francis Ford Coppola’nın Dracula’sı geldi. Filmin adı “Bram Stoker’s Dracula” olmasına rağmen kitapla arasında çok ciddi farklar vardır. Filmin başında yer alan savaş sahnesi tamamen yönetmenin kurgusuydu ve tarihi gerçekleri yansıtmamaktaydı. Sinematografik açıdan değersiz olan bu ayrıntı sadece senaryo ve kitap arasındaki farkı anlamada önem teşkil etmektedir. Kitapta Dracula’nın asil bir soydan geldiği ve savaşırken vampir olduğu kanaatine varırız. Filmde ise nasıl ve neden vampir olduğu açık bir şekilde gösterilir. Film korkutucu olmaktan ziyade adeta gotik bir masalı andırmaktadır. Stoker’ın sadık okuyucuları tarafından beğenilmese de sinema seyircisine keyifli dakikalar yaşatmıştır ki aradan geçen onca yıla rağmen izleyiciyi etkilemeye devam etmektedir. Güçlü bir kadronun yer aldığı filmin kuşkusuz en etkileyici oyuncusu Gary Oldman’dır. Kitapta Dracula acımasız ve çirkindir. Bir zamanlar içinde ufacık bir romantizm varsa dahi çoktan silinip gitmiştir. Oysa filmde Dracula bir katilden çok kurbandır. Aşkının ölümüne duyduğu öfke onu Tanrı ile karşı karşıya getirir. Başlangıçta tek arzusu intikamdır. Ancak aradan geçen uzun yıllar içindeki ateşi söndürür. O artık şatosunda uğursuz gelinleri ile yaşayan mutsuz bir adamdır. Tek isteği kaybettiği karısına yeniden kavuşmaktır. Mina’yı gördüğünde içindeki canavar gider yerine umutsuz bir aşık gelir. Tüm gücüne rağmen Mina’ya (aslında karısına) duyduğu aşk ona dize getirir. Bir sahnede Lucy’e saldırırken Mina çıkagelir ve onu canavara dönüşmüş halde görür. O sırada “Hayır,beni görme.”der. Çünkü sevdiği kadının onu bu haliyle kabul etmeyeceğinden emindir. İlerleyen günlerde kan içerek gençleşir ve nihayet Mina’nın karşısına çıkmaya cesaret eder. Bu kez ağzından şu kelimeler dökülecektir; “Bana bak, beni gör şimdi.” Bu noktada hikaye biraz daha Beauty and Beast havasına bürünür. Dracula ve kurbanları arasında tıpkı 1979 yılında çekilen uyarlama gibi seksüel yakınlık gözlenir. Gary Oldman film süresince hem korkunç canavarı hem umutsuz aşığı gayet başarılı bir şekilde canlandırmıştır. Kafamızda canlanan siyah pelerinli Dracula ile hiç ilgisi olmamasına rağmen büyük bir özenle hazırlanan kostümleri layıkıyla taşımıştır. Bugüne kadar Dracula’yı canlandıran aktörler arasında en yakışıklı olan Gary Oldman’dır demek sanırım abartılı olmayacaktır. Dracula rolü tıpkı diğer oyuncular gibi onun için de bir dönüm noktası olmuştur.

1992 yapımlı bu filmden sonra da uyarlamalar çekilmeye devam edildi ancak hiçbiri beklenen ilgiyi görmedi. Bu arada vampir kültü tam bir evrim geçirerek modernize edildi. Artık vampirler ellerinde silahlarla diğer yaratıklarla savaşıyor yahut gün ışığında parıldayan bembeyaz suratlarıyla ortalıkta dolaşıyorlar. İçlerinde iyi sayılabilecek yapımlar da mevcut olmasına rağmen hiçbiri Nosferatu (1922) veya Dracula (1931) filmlerinin kalitesine ulaşmayı başaramadı.

Bu yazı “Gece Seansı – Aralık” sayısı için Burçin Yapıcı tarafından hazırlanmıştır

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burçin Yapıcı

Tüm Yazıları
Korku türü ile 6 yaşındayken bir cuma gecesi izlediği Elm Sokağı Kabusu ile tanıştı. O günden sonra çocukluğunun büyük bir bölümünü Freddy Krueger'a aşık olarak geçirdi. Korku filmlerine olan tutkusu diğer ebeveynlerin aksine annesi tarafından her zaman teşvik edildi ve birlikte sayısız defa korku film izlediler. Sadece korku sinemasına değil Korku Edebiyatına ve Paranormal olaylara ilgi duyan Burçin sıkı bir Stephen King hayranıdır. Aynı zamanda film ve eski fotoğraf koleksiyonu yapmaktadır.

YORUM YAZ