Dilediğin şeylere dikkat et! Djinn - Wishmaster (1997)

Geçmişten Bugüne Favorilerim

Yasin Karakaya

Yazarlarımız

YasinKarakaya

17 Eylül 2008

6 Adet Yorum

6

Korku sinemasının ‘altın çağı’nı 1930’ların ilk yarısında, en uzun süreli canlılığını ise 1950’lerin sonlarından 1970’lerin başlarına kadar yaşadığı kabul edilir. Ancak araştırmacı Andrew Tudor’un yaptığı istatistiki bir çalışma, vizyona giren filmler içinde korku filmleri oranının tarihte en yüksek (ilk defa yüzde 10’dan fazla) olduğu dönemi 1978 -1983 yılları arası olarak tespit ediyor.
Gerçekten de sinemaya gitme alışkanlığını ve sinemasever kimliğini 1970’lerin sonlarında ve 80’lerin başlarında kazananların o yıllara ilişkin olarak belleklerinde kalıcı biçimde yer etmiş izlenimlerden biri o dönemde beyazperdelerde bir korku filmleri furyası estiğidir.

İşte hemen hemen her sene sinemacılar, seyirciler, dergiler ya da çeşitli internet sitelerinde en iyi korku filmleri listelerine genelde bu dönemlerin filmleri girer.Hem özgün senaryo açısından hem yaratıcılık açısından hem de oyuncu ve yönetmen kalitesi açısından bu söylem kısmen doğrudur.
Fakat aslen bakıldığında en iyi korku filmleri insanı derinden huzursuz eden filmlerdir. Karanlık bir kabus veya kötü bir çocukluk anısı gibi bilinçaltınıza yerleşir ve asla aklınızdan çıkmazlar.

Aklınızda bu derece derinden yer edinmiş korku filmleri, sizi kemiklerinize kadar ürpertebilir.Bende burada aklımda yer edinmiş ve ilk izlediğimde gerçek anlamda beni etkilemiş filmlerden bir listeyi çeşitli kaynaklardan derleyerek sizlerle paylaşmak istiyorum.Bu filmler zaman sınavını geçmiş hatta şarap gibi aradan geçen süre içinde değerlerini daha da arttırmış olan filmlerdir.

Bu filmlerin arasına yukarıda bahsedilen eski yapımların aksine bazı yeni filmler de eklendi çünkü onların tarihsel önemini belirleyebilmek için henüz çok erken. Yönetmenlik, oyunculuk ve orijinallik açısından incelenen bu filmler ‘ne kadar korkutucu’ oldukları anlamında da değerlendirildi.

Filmler yapım yıllarına göre eskiden yeniye doğru sıralanmıştır.

The Cabinet Dr. Caligari – Robert Wiene (1919)

Uzun zamanlar boyunca ilk gerçek korku filmi olarak kabul edilmiş bir Alman expressionist akımı filmi. Deli bir bilim adamının, Cesere adlı bir uyurgezerle olan korkunç ilişkisi anlatılıyordu filmde. Ve ortamların gotikliği ile kostümlerin seçimi ve tasarımları bugün bile kıskanılacak kadar başarılıydı. Az da olsa Mary Shelley’ nin “Frankenstein” romanından etkilenmiş olsa da, türünün en önemli örneklerinden biri olmaya devam ediyor.

Nosferatu – F. W. Murnau (1922)

F. W. Murnau’nun sessiz film olarak çektiği filmde ekspresyonist bir ışıklandırma kullanılmıştı. Max Schreck sinema tarihinde en iğrenç ve patetik vampir karakteri olarak yerini aldı.Alman korku sinemasıyla yakından ilgilenenlerin, özellikle vampir filmleri hastalarının bu filmi gözardı etmesi kesinlikle kabul edilemez. Nosferatu’ nun en önemli özelliği yeryüzündeki ilk vampir filmi olması. Dönemin teknoloji eksikliği filmin kanlı bir vampir şölenine dönüşmesini engelliyor fakat bizlere inanılmaz bir görsellik sunuyor. Örnek olarak, filmin en korkunç sahnelerinden biri olan, Count Orlok’ un merdivenlerden yavaş yavaş çıkışını unutmamak gerek. 1979 yılında Werner Herzog tarafından Nosferatu’ nun yeni versiyonu çekilmişti ama hiçbir zaman bu ilk filmin başarısını ve etkisini sağlayamadı.

Frankenstein – James Whale (1931)

İnsan yapımı bir canavarın anlatıldığı James Whale’in klasik eseri bugün bakıldığında ilk gösterime girdiği zamanlardaki kadar korkunç değil, orası kesin. Ancak hala ‘olağanüstü bir trajedi’ olarak övgüyü hakediyor. Canavar rolündeki Boris Karloff’un görsel etkisi yıllarca hafızalarımıza kazındı ama çılgın ve manyak rolündeki Colin Clive’ın performansını da asla unutmamak lazım. Filmin en korkunç sahnelerinden biri (kör kızın boğulmasıyla ilgili olan sahne) önce kesildi sonrada 1987’de filme tekrar eklendi.

Dracula – Tod Browning (1931)

Sinema tarihi kitaplarına göre Bram Stoker’ın romanından uyarlanan ilk Dracula filmi olan eser, hem vampir mitinin gelişmesinde hem de korku sineması tarihinde önemli bir yere oturur. Günümüzde hâlâ alt tür deyince F.W. Murnau’nun 1922 tarihli “Nosferatu”sundan sonra en çok akla gelen yapıttır kuşkusuz. İzleyicinin yerine konulan sıradan bir insanın, Kont Dracula’nın şatosuna girmesiyle yaşadıklarını anlatan eser, esasen bir aristokrasi taşlamasıdır. Zaten daha çok da bu yönüyle etki yaratmıştır. Aristokrasinin sevdiklerini ve sevmediklerini temsil eden çeşitli semboller (sarımsak, haç, vs.) kullanarak… Bela Lugosi’yi yani dönemin korku filmlerinin aranan oyuncusunu başrole yerleştiren eser, 30’larda Universal’ın seriye dönüştürdüğü ‘canavar’ (Frankenstein, Kurt Adam vs.) filmlerinin aranan yönetmeni Tod Browning’in imzasını taşıyor. Zira o zamanlar Dracula, ‘canavar’ olarak görülse de, sonradan vampir alt türüne dahil olacaktır. Bu eski ve klasikleşmiş filmin öyle çarpıcı sahneleri vardır ki sanki sessiz film olarak çekildiği zannedilir.

Mummy – Karl Freund (1932)

Karl Freund’un etkileyici ışık kullanımları ve Boris Karloff’un performansı, mumya filmleri arasında bu filmi en ön sıraya çıkarıyor. Universal’ın 30’lı yıllarda ‘canavar filmleri’ ile korku türünün ilk adımlarını atmaya çalıştığı bir dönemdeki filmlerinin en dikkat çekicilerinden biri de Mumya oldu. Daha doğrusu “Dracula” ve “Frankenstein”ın peşine takıldığı söylenebilir. En çok da Boris Karloff’un canlandırdığı Imhotep karakterinin korkutuculuğuyla öne çıkan yapım, sonradan da birçok filmi etkiledi. Ancak o zamanın mumyası daha çok büyücü olmasıyla dikkat çekiyordu ve korkunun ilk döneminin o kolaycı ve fantastik olduğu için aşağılanan özelliklerini taşıyordu. Tabii bu durum, o zaman için önemliydi. Ancak filmi mumya yerine büyü alt türünün içine soktu. Zira zombi filmleri de o zamanlar öyle anılıyordu. Film, kısaca bir grup arkeoloğun bir mumyayı araştırmak için Mısır’a gitmelerini ve oradaki yaşadıklarını ele alıyor. Aynen 10 yıl önce izlediğimiz yeniden çevrimi gibi… Ancak elbette alt tür olarak çok farklı yerlere gidiyor. Daha ziyade macera filmi olarak çekilen 1999 tarihli film, bu orijinal versiyonla karşılaştırıldığında çok çocuksu ve sanattan yoksun kalıyor.

Freaks – Tod Browning (1932)

İlk dönemlerdeki korku filmleri ustası Tod Browning bu filmi çekmek için gerçek hayatlarında ‘fiziksel çirkinlikleriyle sahneye çıkan’ bir grup insanı bir araya getirmişti. Filmde anlatılan öyküde ise bir grup ‘ucube’nin (freak) güzel görünüşlü fakat şeytani ruhlu karakterlerden intikam alması anlatılır. Orijinal versiyonun pek çok kısmı Amerika’da sansürlenmiş, İngiltere’de ise tamamen yasaklanmıştı. Stephen King ‘Danse Macabre’ (1982) adlı kitabında, kendi çocukluğunda izlediği korku filmlerinden nasıl etkilendiğini anlatırken bu filmden özel olarak bahseder.

Wolfman – George Waggner (1941)

Bu filmdeki kurtadam Larry Talbot rolüyle Lon Chaney Jr. ölümsüzlüğe ulaştı ama yardımcı rollerdeki Claude Rains ve Evelyn Ankers de mükemmel performans göstermişlerdi. Jack Pierce’in yaptığı makyaj ise gerçekten muhteşemdi.

Psycho – Alfred Hitchcock (1960)

“Suspence” sinemasının dahi yönetmeni Alfred Hitchcock’un o yıllarda çok korkutan bu şok edici başyapıtı korku sinemasında bir devrim yaptı. İlk defa bu filmle birlikte ‘insan psikolojisi’ korku filminin odak noktasına yerleşmiş oluyordu. Bernard Herrmann’ın müzik performansı filmde hissettiğimiz korkuyu daha da derinleştirdi. Anthony Perkins ise Norman Bates rolünde üç defa daha kamera karşısına geçti ama ilk filmdeki başarısını asla yakalayamadı.

The Birds – Alfred Hitchcock (1963)

Hitchcock her zaman yönettiği filmlerle olay yaratmış, kendine özgü üslubuyla gelecek nesillere örnek olmuştu. Uzun süre polisiye-gelirim ve cinayet filmleri çeken Hitchcock, bu filmle kendisiyle ilgili tüm düşünceleri değiştirdi. “The Birds”, Hitchcock’ un sınır tanımaz yaratıcılığının ürünüydü. Film, masum bir hayvanın bile nasıl insanlara dehşet verebileceğini gözler önüne seriyordu. Kuşlara biraz haksızlık edildi ama Hitchcock’ un fantezi dünyasında “böyle birşey olursa ne olur?” sorusuna gerçekten cevap veriyordu. Film, San Fransico’ da bir kuş dükkanında başlayıp, Bodega Bay adlı bir balıkçı kasabasında son buluyordu. Melanie Daniels, Mitch Brenners isimli, biraz da hoşlandığı adamın kız kardeşinin doğum günü için iki muhabbet kuşu alır ve Mitch’ in annesinin yaşadığı Bodega Bay kasabasına gider. Kasaba fazla sessiz ve çevrede ilginç şekilde birikmiş kuşlarla çevrilidir. Kimse bu biriken kuşların giderek çoğaldığını farketmemektedir. Melanie, Mitch ve ailesiyle vakit geçirdiği sırada bir dizi kuş saldırısı yaşanır ve o döneme göre mükemmel diyebileceğimiz görüntü efektleriyle izleyici karşılaşır. Birbiri ardına saldırılar olur ama aralarında herkesin çok iyi hatırladığı, Melanie’ ninki olur. Melanie olabileceklerden habersiz, bulundukları evin çatı katına çıkar ve çatıdaki aralıktan giren bir sürü kuşu görür. Fakat kaçamaz, yüzlerce kuş onun yüzüne, ellerine, bacaklarına saldırır. Kanlar içinde, şuursuz kalan Melanie’ yi, Mitch kurtarır. Yarı sessiz çekilmiş “The Birds” filminde hiç müzik kullanılmaz çünkü Hitchcock, bu şekilde filmin etkisinin daha fazla olacağını düşünmektedir. Doğru bir düşüncedir bu ve sadece kuş sesleri kullanılır. Klasik “Hayvan Felaketi” filmlerinden ayrı tutmamız gereken “The Birds”, bugün bile izlediğimizde, sıradan kuşların saldırıları ve filmin genel sessiz atmosferi nedeniyle korkutuculuğundan hiçbirşey kaybetmemiştir.

Night of the Living Dead – George Romero (1968)

Romero’nun henüz 28 yaşındayken çok kısıtlı bir bütçeyle çektiği film tüm dünyada olay yarattı ve korku filmleri tarzına yepyeni bir boyut getirdi.
Film, insan eti yiyen zombilerin saldırısından kaçabilmek için panik içinde ıssız bir çiftlik evine saklanmak zorunda kalan bir grup insanın öyküsünü anlatıyor. Evin sahipleri çoktan zombiler tarafından katledilmiştir. Radyo ve televizyondan zombilerin uzaydan gelen radyasyonun etkisiyle saldırıya geçtiklerini öğrenirler. Ama içinde bulundukları bu tuzaktan bir çıkış yolu var mıdır? George Romero’nun bu müthiş zombi filminde adeta otantik bir belgesel film izliyormuş hissine kapılırız. Daha sonraları bu film pek çok zombi filmine ilham kaynağı oldu ve hatta 1990’da tekrar çekildi. Zombi kızın kendi babasını parçaladığı sahne, sinema tarihindeki en korkunç sekanslardan biridir.

The Exorcist – William Fredkin (1973)

Eğer 80′ lerde küçük bir çocuk olup da bu filmi izlememiş biri varsa kendisini camlardan aşağı atabilir. Belki de o dönemin en çok konuşulan, en çok sinir bozucu ve en korkutucu filmi “Exorcist” idi. Küçük kız (Reagan) Linda Blair’ ı ilk defa bu filmle tanıdık ve tanıdığımıza pişman olduk. İçine şeytan giren bir kızı ve sonrasında olanları, yorganımızın altına saklanarak, büyük heyecanla izlemiştik. O zamanlar filmin bir rahibin inançlarıyla ilgili şüphelerini inceleyen ve cidden marjinal bir hayat yaşayan aktris bir annenin eleştirildiği bir film olduğu aklımıza bile gelmezdi tabi ki.. Ama hiçbirimiz yatakla havalanan Reagan’ ı ve onun korkunç yüzünü unutmadık. Yıllar sonra 2002 yılında eski filmin yeni ve extra sahneleri eklenmiş versiyonu, yeni jenerasyona tanıtılmak amacıyla tekrar vizyona girmişti. Bu arada unutmamak gerekir ki, “Exorcist” in başarısıyla devam filmleri de çekildi. “Exorcist II” , “Exorcist III” ve ‘’ Exorcist Beginning’’ adlarıyla. Fakat korkunç başarısızlardı.

Texas Chainsaw Massacre – Tobe Hooper (1974)

Teen-Slasher (Genç kesip biçme) filmlerinin babası diyebileceğimiz bu film aynı zamanda en ünlü cannibalism (yamyamlık) filmlerinden de biriydi. Filmde insan etinden hamburger yapıp yiyen, insan kemiklerinden sandalyeye oturan, genel olarak insan kasaplığı yapan bir aile konu ediliyor. Bir grup genç ormanın içinde bu ailenin eviyle karşılaşıyorlar ve başlarına gelecekleri bilmeden korkunç bir duruma düşüyorlar. Acımasız kesip biçme sahneleri izleyiciyi çok fazla rahatsız ettiyse de, film ciddi bir başarı kazandı ve yönetmen Tobe Hooper’ ın ileriki kariyerinde önemli yerlere gelmesini sağladı. Hatta Steven Spielberg gibi bir yönetmen/yapımcının ilgisini çekmeyi bile başardı. Filmin konusu olan arızalı aile yapısı daha önce Hitchcock’ un “Psycho” filminde başarıyla kullanılmıştı. Film, kurbanlarının suratlarından kestiği derilerle kendisine maske yapan dehşetengiz karakter Leatherface (Deri Surat)’i sinema dünyasına kazandırmıştı.

Jaws – Steven Spielberg (1975)

Pek çok genç ve çocuk bu filmi izlerken sinemada gözlerini kapatmaktan kendini alamadı. Bu filmin gösterildiği yıllarda pek çok insan korkudan denize giremedi. Ayrıca John Williams’ın eşsiz müziğinin de, filmin bir başyapıt haline gelmesine çok büyük bir katkısı olduğu kesin. Peter Benchley’in romanından uyarlanan ve yönetmenliğini Steven Spielberg’ün yaptığı bu filmin başrollerini Roy Scheider, Robert Shaw ve Richard Dreyfuss paylaşmış, film üç Oscar ödülü almıştı.

Suspiria – Dario Argento (1977)

Korku filmlerinin en dahi yönetmenlerinden Dario Argento’ nun başyapıtı bir film. Kendi tarzını yaratmış, ilginç kamera açıları kullanan ve bunları oldukça korkunç öğeler ve görüntüler kullanarak izleyiciye aktaran bir yönetmen. Film dehşete düşürücü bir cinayetle başlıyor ve bir kızın feci şekilde asılarak öldüğü bu sahneyi gördükten sonra filmi izleyip izlememekte tereddüte kapılıyoruz. Sonra film, İsviçre’ de eğitim almak için yeni yerleşmiş Amerika’ lı bir kızın okul hayatını anlatıyor ve küçük araştırmalar yaparak okulun bazı cadılık yapan kişiler tarafından ele geçirildiğini anlıyor. Ciddi şekilde kanlı olan bu filmi izlemeden, kendinizi iyi bir korku filmi izleyicisi saymayın.

Halloween – John Carpenter (1978)

Carpenter bugün hatırı sayılır bir korku/gerilim yönetmeni olmasını, geçtiğimiz senelerde teröre kurban giden Mustapha Akkad’ ın prodüktörlüğünü ve yaratıcılığını üstlendiği bu filme borçludur kesinlikle. Filmi birçoğumuz geç olarak, 80′ lerin ortalarında video kültürü dönemlerinde izlediğimiz için, çıkışıyla beraber nasıl popüler olduğuna şahit olamadık ne yazık ki. Konusu itibariyle gene aile ilişkilerine göndermeler yapan “Halloween”, Michael Myers isimli sorunlu bir çocuğun tüm ailesini öldürmesiyle başlayan, hastalıklı durumunu anlatıyor. Maskeli katil filmlerinin de ilki olan bu film durağan temposuyla izleyiciyi biraz sıksa da, Jamie Lee Curtis’ in heyecanlı oyunculuğuyla izlenilebilir kılıyor. Fuhuş yapan genç kızların öldürüldüğünü ve bakirelerin yaşadığını öğrendiğimiz bu film türünün en klişelerinden. Bu filmle birlikte teen-slasher akımı da başlamış oldu ayrıca. Devamında tam 7 “Halloween” bölümü ve bir yeniden yapım daha çekildi. Filmle ilgili küçük bir not: Myers’ ın korkunç görüntüsü oyuncakçıdan alınmış bir Star Trek – Kaptan Kirk maskesiyle yapılmış. Bilmeyenlere!

Friday The 13th – Sean Cunningham (1980)

Gene Halloween kültürüne yakın, az buçuk “Psycho” yu andıran (klasik baskıcı anne durumları) bir başyapıt. Ünlü kamp filmlerinin en önemlisi kuşkusuz “13. Cuma” serileridir. Burda da Jason isimli bir seri katil (ilk filmde annesi), Crystal Lake kampına gelen yaz tatili düşkünü gençlerin korkulu rüyasıdır. Onları ilginç bahçe aletleri ve bıçaklarla feci şekillerde öldürmektedir. Filmin son 20 dakikasına kadar katil hakkında hiçbir yorum yapamadığımız bu film, ucuz slasher filmlerinin 80′ lerdeki patlamasına ciddi şekilde sebep olmuştur. Hatta ‘’yaz kampı korku filmleri” diye bir tür bile oluşmuştur. Bir sürü koca göğüslü Amerikan kızın deşildiği film, bu yönden de bir ilk olmaktadır.

The Shining – Stanley Kubrick (1980)

Herkes tarafından bir sinema dehası ve bilim kurgu ustası olarak tanılan Kubrick’ in ilk ve son korku filmi “The Shining”. Ünlü korku yazarı Stephen King’ in aynı adlı romanından uyarlanan bu film, çıktığı yıllarda büyük ilgi çekmişti. Filmde öğretmenlikten ayrılmış bir yazarın ailesiyle beraber yazlık bir otelde tek başlarına geçirdikleri günleri anlatıyor. Jack Nicholson aile babası ve yazar olarak karşımıza çıkıyor. Karısı (Shelley Duvall) ve 5 yaşındaki çocuğuyla çok iyi anlaşan bir aileyi canlandırıyor. Bu arada küçük çocuğun önemli bir özelliği var ki, insanların kafalarından geçenleri okuyor ve konuşmaya gerek duymadan telepatik yollarla anlaşabiliyor. Bunu tabi ki ailesi bilmiyor ve babasının, annesine ve kendisine zarar vereceğini düşünüyor. Konu bunun üzerine korkunç olaylarla gelişiyor. Baltalı sahneler, kanların odalara, koridorlara boşaldığı sahneler oldukça ürkütücü. Film, Stephen King tarafından pek beğenilmese de, box office açısından ve underground horror fanatikleri tarafından oldukça başarılı bulunuyor. Sinema tarihindeki özgün yerini bugün bile korumaya devam ediyor.

Poltergeist – Tobe Hooper (1982)

Hayalet filmleri deyince aklan gelen ilk filmlerden biri ve gerçek bir klasik. Spielberg’ ün prodüksiyonunda ve yazarlığında, Hooper’ ın yönetmenliğinde çekilmiş film ilginç bir konuya sahip. Orta sınıf bir ailenin küçük, sarışın kızı geceleri boş TV kanalına bakarak ruhlarla iletişim kurmaktadır ve birçoğumuzun yorganımıza sarılarak izlediği sahneler bir bir sıralanmaktadır. Küçük kız evde değişik şeylerin olduğunu farkeder ve ailesinin de bunlardan haberdar olmasını sağlar. Kimse kendi kendine hareket eden sandalyelere (ki bu olay aynen “Sixth Sense” filminde de kullanışmıştı, bilenler hatırlayacaktır; anne mutfakta yemek hazırlarken bir andan o görmeden, farketmeden herşey yer değiştirir.), dışarda canlanan bir ağaca ve evin içinde eşyaların uçuşmasına anlam veremez. Bu olayların ardından korku bütün yoğunluğuyla başlar. Filmde oynayan küçük kızı ilk başta o dönemin minik oyuncusu Drew Baryymore’ un oynaması düşünülüyormuş fakat Spielberg onu “E.T.” de oynatmaya son anda karar vermiş. İlginçtir ki birkaç yıl sonra Drew, “Poltergeist” i andıran “Firestarter” filminde rol almıştır. “Poltergeist” insanları hem korkutmuş hem de şaşırtmıştı çünkü daha önce kimse bu kadar gerçekçi bir hayalet hikayesini beyaz perdede görmemişti. Bu yüzden film, yönetmen Hooper’ ın ve Spielberg’ in kariyerinde önemli bir yere sahip. Devamında birkaç bölüm daha çekildi ama hiçbiri ilk filmin başarısını sağlayamadı. Bu bölümler, ucuz video filmleri olarak korku filmi manyaklarının arşivlerine girdiler. “Poltergeist” bir klasik olarak hala beğeniyle izleniliyor.

Evil Dead – Sam Raimi (1982)

Eğer bu filmin adı herhangi bir yerde geçiyorsa bütün korku filmlerini aklınızdan çıkarmanız gerekecek. Gelmiş geçmiş en çok konuşulan ve en çok korkutan film herhalde bu olsa gerek. Şöyle düşünmek gerek; çok büyük bir ormanda birkaç arkadaşınızla bir eve geliyorsunuz. Bir kitap ve bir makara bant çalar bulup, şeytani güçleri istemeden harekete geçiriyorsunuz. Tecavüz eden ağaçlar, zombie kılıklı yaratıklar, fışkırırcasına kan, ancak bu kadar iyi kullanılabilirdi herhalde. Ortamların soğukluğu ve olayların sadece geceleyin geçmesi filmi daha da ürkütücü kıldığını söyleyebiliriz. Filmde bir sürü iğrenç sahne de var; zombiye dönüşmüş kızın kurşun kalemi arkadaşının ayağına batırdığı sahne, filmin sonunda zombilerin püreye dönüştüğü sahne ve mahzendeki zombileşmiş kızın ellerinin tahta kapı arasına sıkışıp kanların fışkırdığı sahne… Hepsi mükemmel gore detayları! “Evil Dead” i bu kadar vazgeçilmez yapan korkuyu ve komedi unsurlarını bir arada iyi yerlerde kullanmasıydı. Kahramanımız Ash’ in başına bir sürü ilginç olay geliyor ve en kötü durumda bile komik birşeyler olabiliyor. Fakat gene de kendini bir an olsun huzurlu hisseden seyirci, birden irkilebiliyordu. Filmde gene “Texas Chainsaw” kültüründen gelen elektrikli testere kullanılıyordu ve kahramanımız, “Evil Dead” in devam filmlerinde de bunu kullanmaya devam ediyordu.

Sleepaway Camp – Robert Hilzik (1983)

Film tipik kamp filmi, teen-slasher türünün en klişelerinden biri olarak tanımlanabilir. Konu ve olayların geçtiği ortam itibariyle 13.Cuma’ dan fazlasıyla etkilemiş olan film, Angelina isimli sorunlu bir genç kızın kuzeniyle beraber gittiği kampta geçen olayları anlatıyor. Angelina oldukça utangaç ve sessiz bir kızdır. Çevresindeki kızlar onunla bu yüzden hep dalga geçmektedirler. Bu sırada kampta bir sürü seri cinayet gerçekleşmektedir. Kıtır kıtır doğranan kızlar ve erkekler sıraya girer. Filmin finalinde ise izleyiciye ciddi bir şok yaşatacak son vardır. Bol kanlı atmosferiyle unutulmayacak bir teen-slasher klasiği. Olmazsa olmazlardan…

Cujo – Lewis Teague (1983)

Bir kadın, bir çocuk, bir araba ve bir Saint Bernard köpek arasında geçen, inanılmaz bir film. Her zamanki gibi değişik işler çıkarmayı seven Stephen King, filmin yazarı olarak karşımıza çıkıyor. Film ıssız bir yerde, arabasında, dışarıda gezinen katil bir köpek tarafından öldürülmek istenen anne-çocuğun hayat savaşını anlatıyor. Tek ortam gerilim filmlerinden biri olan film, hızlı temposuyla ve nefes aldırmaz aksiyonlarıyla izleyiciyi yerinden hoplatacak kadar etkili. 80′ ler video dönemi korku manyaklarının en favori filmlerinden olan “Cujo” (bizdeki adıyla “Katil Köpek”), sinemada olduğundan daha fazla video sektöründe başarılı olmuştu. Olayların gerçekliği, özellikle köpeğin ısırıklarının tıpatıp gerçek olması izleyiciyi dehşete düşürmüş, filmin birkaç versiyonunun türemesine neden olmuştu. Özel TV kanallarında çok uzun zamandır izleyemediğimiz bu film türünün meraklıları tarafından mutlaka edinilmesi gereken bir başyapıt ve gore öğeleri olmadan nasıl başarılı bir korku filmi yapılabileceğinin de canlı bir kanıtı. Köpek cidden korkunç!

The Nightmare On Elm Street – Wes Craven (1984)

Craven’ in bir korku başyapıtı yaratmak için tüm hayatını verdiği bu film çıktığı zaman herkesi şaşırtmıştı. Filmin fragmanı bile filmin ne kadar korkutucu olduğunu rahatlıkla gösteriyordu. Film, klasik “boogie-man” filmlerinden öte (“Friday The 13th, Halloween, Silent Night-Deadly Night vb.), spritiuel bir anlatıma da sahipti. Yıllar önce Elm Sokağı’ nda küçük çocukları kaçırıp öldüren bir katil, çocukların aileleri tarafından yakalanıp, kendi oluşturdukları bir mahkeme tarafından suçlu bulunup, yakılarak öldürülür. Bu beladan kurtulduğunu zanneden aileler, seneler sonra aynı olaylarla yüzyüze kalır. Bu sefer “Freddy” ismindeki katil çocukları rüyalarında ele geçirmektedir ve gerçek hayatta da ölmelerini sağlar. Peşi sıra bir sürü olay gelişir. Aslında film teen-slasher türünün, 80′ lerin gore kültürüyle birleşmesinin bir ürünü idi. Klasik kolej çocukları, sarışın filmin bu bölümünde ve gelecek bölümlerinde (4. ve 5. bölümde, muhteşem performansıyla Lisa Wilcox’ ı unutmamak gerek!) de izleyici karşısında olacaktı. Bu ilk bölüm, korku sinemasında korkunun sınırlarının olmadığını ve özel efektler konusunda Hollywood’ un ne kadar başarılı olduğununda bir göstergesiydi. Filmin başlarında ölen kızın, tavanda can çekişen görüntüsü buna bir örnek mesela. Bu arada Johnny Depp’ in yatağın içine gömüldüğü sahneyi de unutmamak gerek (bol bol kan fışkırmıştı). Başrol oyuncumuz Robert Englund’ ın bu filmden sonra işleri hayli açıldı ve binbir türlü korku filminde, “Elm Street” TV dizisinde, bir başka adını hatırlayamadığım TV programında (korku filmleri üzerine) yeralmasını sağladı. Ama bugün bile Englund’ ın ismi geçtiğinde, onu çizgili kazağı, pis şapkası ve bıçaklı eldivenleriyle bize doğru gelişini hatırlıyoruz. Günümüze baktığımızda hiçbir film, “Elm Street” in yarattığı bu efsaneyi yaratmayı başaramadı, başaramayacak…

Fright Night – Tom Holland (1985)

80′ lerin ortalarına doğru yaklaştıkça, korkunun kendi içinde oluşturduğu kısır döngüden kurtulmak isteyen prodüktörler, vampir filmlerine güzel bir geçiş yaptılar. 1950′ lerin Christopher Lee’ li filmlerine göndermeler yapan, modern bir sürü vampir filmi çekildi ve büyük hayran kitlesine sahip oldu. Bir de işin içine teenage faktörü girince iş daha da başarılı bir endüstri hali aldı. O dönemin bu tarzına en iyi örnek kuşkusuz “Fright Night” filmiydi. Film genç bir kolej öğrencisinin yeni komşularının ilginç işler yapmasını takip etmesiyle başlar. Ve bazı şeylerden şüphelenir. Araştırmaları devam ettikçe, komşularının vampir olduğunu anlar ama kız arkadaşı dahil kimse ona inanmaz. Filmde tüm vampir öğeleri doğru ve çarpıcı bir şekilde kullanılmıştı. Eskiye göndermeler yapılarak tabi ki. Vampir filmleri kuralları tekrar hatırlatıldı; vampir davet edilmediği eve giremez, haçtan, kutsal sudan ve sarımsaktan uzak durur, aynada görünmez ve kesinlikle güneş ışığına bakamaz… “Fright Night” ,sürükleyici konusuyla ve güzel korku efektleriyle herkesin beğendiği basit bir vampir filmi olmuştu. Arasıra TV’ de (özellikle Star’ da) geceyarısında izlediğimiz bu filmin bir de devam filmi çekildi. İlki kadar başarılı değildi ama gene birçok devam filmine göre izlenmeye değer!

The Lost Boys – Joel Schumacher (1987)

Gene bir teenage-vampir filmi hatta belki de en ünlüsü. Keifer Sutherland hala bazıları için bu filmle anılıyor (mesela benim gibi). Film, Emerson ailesinin, dünyanın en çok cinayet işlenen eyaleti Santa Clara, California’ya taşınmasıyla başlıyor. Ailenin büyük oğlu Michael, taşınır taşınmaz ilginç bir motorsiklet çetesine karışıyor, küçük oğlan Sam (Corey Haim) ise kendi halinde etrafta gezinen, çizgi-roman ve MTV delisi bir tip olduğu için kendi gibi düşünen iki arkadaş ediniyor (bu iki tipten biri Corey Feldman, bu buluşmadan sonra birlikte bir sürü Corey & Corey filmi çekiyorlar). Ailenin bulunduğu çevre bir sürü kayıp insanın arandığı bir bölge ve her geçen gün başkaları ekleniyor. Sam, bu durumdan oldukça şüpheci yaklaşan iki arkadaşıyla kasabada vampir arayışına giriyor. Her ne kadar başlangıçta onlara inanmasa da, zaman içinde arkadaşlarının haklı olduğunu anlıyor ve macera başlıyor. Beklenmedik hareketli sahneleriyle, vampirin gözünden gördüğümüz cinayetler bizi filme daha da ısındırıyor. Tipik vampir klişeleri bu filmde bir hayli mevcut. Fakat yönetmen Joel Schumacher’ in farklı kamera açıları ve kullandığı geniş açılı objektif görüntüleri, filmin korkutuculuğuna katkıda bulunmayı ihmal etmiyor. Filmde genel ticari kaygı yüzünden çok kan yok ama Keifer Sutherland’ ın dehşet verici bir vampir olduğu kesin.

Arachnophobia – Frank Marshall (1990)

Çocukluğumuzdan beri bir sürü yaratıklı ya da hayvanlı korku filmi izledik. Radyo aktif atıklardan etkilenen böcekler, karıncalar… Hatta denizde filmi çekilmedik hayvan bırakmazdık; ahtapot, pirana, yengeç, köpek balığı, balina, yosun ve daha birçoğu. Tabi ki, “King Kong”, “Godzilla”, Jurassic Park” gibi fantazi filmlerini de unutmamak gerek. Ama kişisel olarak, bugüne kadar hiçbir doğaüstü hayvan filmi beni bu film kadar korkutamadı. Tamamıyle terör! Film tropikal ortamlardan, bir tabutun içine gizlenip küçük bir kasabaya gelip ortalığı mahveden bir örümcek türüyle ilgili. Zor bulunan ve yeryüzündeki en tehlikeli, çok çabuk üreyen ve korkunç boyutlara ulaşabilen (insan boyutu değil tabiki) bir türdür. Kasabada kendi halinde yaşayan bir ailenin samanlığına gizlenen bu örümcek, zamanla üreyerek kendi türünden çevreye yayar. Birkaç meçhul ölüm olur ve kimse böyle birşey olabileceğini tahmin bile edemez. Samanlığında olan bitenden habersiz ailenin babası Jeff Daniels (bu filmde oynamasını hep ilginç bulmuşumdur)’ in örümceklere karşı korkunç fobisi vardır ve ne kadar uğraşsa da bunu yenemez. Filmin devamı örümcek-insan savaşına dönüşecektir. Jeff Daniels’ ın mücadelesi izlenmeye değer. Türünün en heyecanlı örneklerinden ve örümcek fobisi olanlara kesinlikle tavsiye etmiyorum.

Silence of the Lambs – Jonathan Demme (1991)

Thomas J. Harris’in romanının bu nabızları zorlayan uyarlamasında, FBI’daki eğitimi devam eden Clarice Starling yüksek güvenlikli bir tımarhaneye girerek bir psikiyatristken yamyamlık yapan bir kitle katiline dönüşen Hannibal Lecter’in hastalıklı zihninin derinliklerine inmeye çalışıyor. Starling’in bir seri katili yakalamak için ipuçlarına ihtiyacı var, ancak ne yazık ki Lecter ile yaşadığı Faustiyen ilişki sonunda onun da kaçışına sebep oluyor ve artık iki ayrı seri katil karanlıklarda serbest dolaşıyor.
Jonathan Demme’nin popüler filminde sergilenen yamyam bir seri katilin kendine has cazibesi çok büyük etki yarattı. Anthony Hopkins’in canlandırmasıyla Hannibal Lecter karakteri sinema tarihindeki en önemli kötü adamlardan biri değil belki de birincisi oldu. (abartısız)

Candyman – Bernard Rose (1992)

“Şeker Adamın Laneti” olarak Türkçe’ ye çevrilen film, video döneminin son zamanlarında kiraladığımız filmlerden biriydi. Klasik boogie-man hikayelerinden fazla uzak olmayan fakat devamında bir çok benzerinin varolmasına sebep olan bir film (“Urban Legend, I Know What You Did Last Summer” vb.). Clive Barker’ ın “Forbidden” isimli hikayesinden adapte edilmiş film, yeni mezun olmuş Virginia Madsen’ in şehir efsanelerini araştırmasıyla ve karşısına “Candyman Cinayetleri” diye bir olayın çıkmasıyla süregelen olayları anlatmaktadır. Candyman isimli bu katil kurbanlarını bir kancayla öldürmektedir. Kısa süren bir araştırma sonrasında Virginia, bu adamın gerçekten yaşamış, haksız yere ırkçı bir çete tarafından öldürülen bir adam olduğunu öğrenir. Efsaneye göre Candyman intikam için geri dönmüştür. Bu sırada Virginia çevresinde giderek artan cinayetlerden kendini sorumlu tutmaya başlar. Özgün senaryosu, içerdiği yenilikler, bol kanlı sahneleri ve iyi oyunculuğuyla mükemmel bir film. Bu sebeple “Candyman”, 90′ ların korku sinemasında önemli bir yeri hakediyor. Bugün böyle örneklerin olmaması cidden çok kötü.

Seven – David Fincher (1995)

7 ölümcül günahı işleyenleri kendi vahşi yöntemleriyle öldüren bir seri katil ve onun peşindeki iki polis dedektifin çabalarını konu alan bir gerilim başyapıtı. David Fincher’in bu şok edici filmi diğer pek çok korku filminden daha korkunçtur çünkü seyircinin hayalgücüne çok şey bırakıyor.Gerek sürükleyici konusu gerekse Morgan Freeman ve Brad Pitt’in muhteşem performanslarıyla gişede büyük başarı yakalayan film, en iyi kurgu dalında da oskara aday olmuştu. Özellikle sürpriz kötü adamı ve çarpıcı finali ile şimdiden bir klasik olarak yerini aldı.

Scream – Wes Craven (1996)

Craven her zamanki gibi bu filmle de kısır döngü korku sinemasını canlandırıyor ve 80′ lerdeki teen-slasher filmlerinin tekrar yayılmasını sağlıyor. “Scream”, konusu, efektleri ve kullanılan mekanlar açısından sıradan korku filmlerinden tamamen sıyrılıyor ve yaşadığımız evin bile ne kadar güvensiz olabileceğini bizlere ispatlıyor. Filmin başlangıcı sinemada ilk defa izleyenlerde elektro-şok niteliğinde ve belki de izleyiciyi korku sinemasının en korkutucu sahnelerinden biriyle başbaşa bırakıyor. Craven’ ın diğer filmlerinde olduğu gibi kurban evinde yanlız başına, erkek arkadaşını bekleyen bir kız (Drew Barrymore yıllar sonra dönüşünü bu filmdeki bu 15 dk.lık sahneyle yaptı. İlk başta filmin başrol olması bekleniyordu ama kendisi filmin en harika sahnesinin bu sahne olduğunu düşündüğü için vazgeçti, çok da iyi yaptı) bir telefon alır. Telefondaki katildir ve ona korku filmleriyle ilgili sorular sorar ve cevaplayamazsa öleceğini söyler. Film, telefon sapıklığıyla başlayan katilin işlediği cinayetlerle dolu bir dizi olayı anlatır. 80′ lerin filmlerine göndermelerle dolu bu film (hatta Craven kendi çektiği filmleri bile eleştirir, göndermeler yapar), korkunç başarılı olur. 90′ ların korku sinemasına yeniden bir başyapıt bırakır. Oyuncuların güzel uyumu (Neve Campbell, Courtney Cox ve David Arquette cidden iyi oynuyorlardı rollerini), senaryonun mükemmeliği, maskeli katil anlayışı filmi hem eskilere sadık hem de yeni bir tarz yaratma arayışında bir film haline getirmişti. Craven’ ın istediği gibi “Scream” bir kült oldu ve ardından konu olarak olmasa da benzer (Cut, Urban Legend, Valentine, I Know What You Did Last Summer vb.) bir sürü film çekildi. “Scream” ilk filmden sonra “Scream-Trilogy” ye dönüştü ve 2 devam filmi çekildi. Wes Craven tüm isteklere rağmen yeni bir “Scream” filmi daha çekmeyeceğini açıkladı. Meraklılarına!.

Ringu – Hideo Nakata (1998)

“Bu kasedi izleyen kişinin kaderi bir hafta sonra ölmektir…” anlatımı dahi filmin ne kadar korkutucu ve sıra dışı olduğunu anlamamıza yetmişti.
Gizemli ölümlerin meydana geldiği bir sırada, izleyenlerin 7 gün sonra öldüğü esrarlı bir video kasetin varlığı kulaktan kulağa dolaşmaktadır.Bu söylentilere kulak asmayan bir kadın gazeteci olayları araştırmaya karar verince, kendini tehlikeli ve ölümcül bir oyunun ortasında bulur.

‘Japonya’nın Stephen King’i’ olarak nitelendirilen ünlü Japon yazar Koji Suzuki’nin ‘Ringu’ isimli romanına dayandırılan film, Japon sinema tarihinin en çok hasılat getiren ve en korkunç filmleri arasında bulunmakta. Aynı kitaba ve filme dayandırılarak dört devam filmi, bir televizyon dizisi çekildi, ek olarak aynı adı taşıyan mangalar yayınlanmaya başlandı.

The Blair Witch Project – Daniel Myrick / Eduardo Sanchez (1999)

Daha film vizyona girmeden bile olay olmuş, insanlar filmin CNN’ de yayınlanan tanıtım fragmanlarını izlediğinde gerçek bir olayın görüntüleri zannetmişti. Bu sansasyonel bakış açısı, filmin vizyona girmesinden sonra da devam etti. Konusu; üç gencin, efsanevi Blair Cadısı hakkında bir belgesel hazırlamasıyla ilgili. Birlikte Burkittesville, Maryland’ e çekim yapmaya giden gençler, Blair Cadısı’ nın en son görüldüğü ormanda 2 gün gezintiden sonra kaybolurlar. Ve olağanüstü olaylar yaşamaya başlarlar. Filmin genelinin her evde bulunabilen türden el kameralarıyla çekilmesi başlangıçta izleyiciyi sıksa da, olayların ilerleyişi ve bunların çok gerçekçi sunulması, bu önyargıyı kısa sürede yokediyordu. Sinemada izleyici, bu üç gencin başına gelenleri, ses ve görüntü efekti olmaksızın izledi. Korku sinemasında bir devrim yaratan “Blari Witch Project”, bizlere istenildikten sonra bir araba fiyatına da film çekilebileceğini ve bundan milyon dolarlar kazanılabileceğini gösterdi. Durağan diyalogları insanı biraz sıksa da, gençlerin ormandaki ruh hali ve mükemmel final, filmi bir başyapıt yapıyor. Gerçek korku arayanlara…

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (6 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.