Işıkta Kal! Darkness Falls (2003)

Galaxy of Terror

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

18 Nisan 2011

5 Adet Yorum

5

Yönetmen: B.D. Clark
Senaryo: Marc Siegler, B.D. Clark
Yapımcı: Roger Corman
Imdb Puanı: 4.9/10
Yapım: 1981, ABD, 81 Dakika
Oyuncular: Edward Albert, Erin Moran, Ray Walston, Bernard Behrens, Zalman King, Robert Englund, Taafe O’Connell, Sid Haig, Grace Zabriskie, Jack Blessing, Mary Ellen O’Neill

Konumuz ve mekanımız dünya dışı bir evrende. Belirsiz bir gelecek olabilir, paralel bir evren olabilir… bilemiyorum. Ama kesinlikle Dünya değil! Uzayın uzak ucunda küçük bir gezegen olan “Ceres”de geçiyor meselemiz. Üst sesle anlatıcı rolü üstlenen kişi ise “Mitri” adında ağzında tek dişi kalmış bir cadı (laser tabancalarının olduğu bir evrende diş macununun olmaması ne kadar umut kırıcı!). Kendisini “Oyun’un Kahini, İşaretlerin Tercümanı” gibi üfürükçü sıfatlarla betimleyen bu cadı, garip bir konsolun önünde “Gezegen Efendisi” diye tanımladığı, yüzü yerine koca bir alev olan bir adamla, bir oyun oynuyor. Tam o sırada telefon acı acı çalıyor! Görüntülü ekranda Kumandan Ilvar (Bernard Behrens) bilmemnereye gönderdikleri ekibe ulaşılamadığını haber veriyor. Gezegen Efendisi, kumandanın da dahil olduğu bir kurtarma timi kurmasını istiyor ve ekip elemanlarını bizzat seçeceğini bildiriyor (buradaki bizzat seçimin ne olduğunu sonradan göreceğiz).

Yaşına başına (romatizmasına) acınmadan böyle zorlu bir görevin içine itilmiş olan yaşlı Kumandan Ilvar, ekibin başı olan Kaptan Trantor (Grace Zabriskie) ile uzay gemisine biniyor ama kadının bir önceki başarısız görevi dolayısıyla depresyona girdiğini geç öğreniyor. Arada bir dalıp giden, hafif sıyırmış kadının bir önceki görevinde neden başarısız olduğu belli çünkü personeline uçağa binmek için birkaç saniye tanıyor, bazı personeller emniyet kemerlerini bile bağlayamıyor. Zaten külüstür olan uzay aracını langır lungur kaldırıp, neredeyse düşürerek gezegene indiriyor. Elindeki malzemeyi ekonomik kullanmayı bilmiyor. Kurtarma görevini bir tarafa bırakın, çuvallamamaları bile mümkün olmayan disfonksiyone ekip ise tamamen ayrı bir problem: Sırasının gelmesini bekleyen Vintage porno oyuncusu kılıklı Cabren (Edward Albert); Cabren’in sevgilisi, tirotoksikoz atağı geçirmiş de gözleri yerlerinden uğramış gibi duran psişik Alluma (Erin Moran); teknik ekipten sevimli Ranger (Robert Englund); hem teknik işlerle uğraşan hem de uçağı havalandıran, sarışın bomba Dameia (Taafe O’Connell); bir bacağı sakat olduğu için savaş gazisi olduğunu düşündüğümüz, elindeki silahla oraya buraya ateş eden, agresyon kontrol sorunları yaşayan asabi şef Baelon (Zalman King), elinde (zannedersem savaşmak için) yıldız şeklinde kristaller bulunan ama onları pek kullanmayan, neredeyse hiç konuşmayan, ilkel Quuhod (Sid Haig); kendi b*kundan bile korkan kılkuyruk Cos (Jack Blessing) ve orada neden bulunduğu mürettebat dahil herkes tarafından kuşkuyla karşılanan aşçı Kore (Ray Walston).

Her neyse, öyle veya böyle gezegene inen ekip piramid benzeri bir yapıyla karşılaşıyorlar. Araştırayım derken de herkes kendi ebesininkini buluyor!

Bir Roger Corman filminden bekleneceği gibi öykü ve anlatım saçmalıklarla dolu. Kişilerin karakter tayinleri cımbızla çekilmiş tek bir özellikleri kullanılarak yapılıyor. Mesela “Öğğk, solucanlardan nefret ederim” diyen Dameia’nın başına neler geleceğini tahmin edebiliyoruz (zaten karakterinin başka bir yönünü tanıyamıyoruz). Ya da filmin başından beri konuşmayan Quuhod’un “Kristalle yaşarım, kristalle ölürüm” gibisinden saçma sapan sözleri neden söylediğini hemen takip eden sahnede anlıyoruz. Tüm bu fikirler küçük bir çocuğun ilkel düşüncelerinden fırlamış gibi; ben yaptım oldu diyor film bize. Ekip önlerindeki düğmelere şakada şukada basıp, iki üç şalteri indirip tekrar kaldırarak, ne kadar mühim birşey yaptıkları konusunda izleyiciyi kandırmaya çalışıyor. Personelin sırtındaki tasarım harikası ışıklı çantalar spor olsun diye oraya konmuş gibi duruyor. Karakterler devamlı etrafa dağılıyorlar. Ölecek olan karakter tekinsiz mekanlarda tek başına kalıyor. Hemen yanlarında bir arkadaşları geberen insanların sağır olmadığına inanamıyorsunuz. Herkes travmayı büyük bir hızla atlatıyor, ölen arkadaşların ardından tek bir göz yaşı dökülmüyor. İnsanlar kapasitelerinin sınırlı olduğunu bildikleri halde (ki bir askeri time göre değil, normal bir insana göre bile çok düşük direnç kapasiteleri var) kendilerini koruyamayacakları pozisyonlara körlemesine atlıyorlar. Errrrkek adam Baelon elindeki alev silahıyla her türlü cesedi hızla ortadan kaldırmak istiyor, niye? Mikrop üremesin diye mi? Etrafa küfürle karışık tehditler yağdırmasına, arkadaşlarının burnuna gerekli gereksiz namluyu dayayıvermesine daha gelmedim bile. Film işi fazla uzatmak istemiyor demek ki aniden zınk diye bitiveriyor. Sonuçta akılda şöyle bir soru kalabiliyor: “İyi de Ranger’a n’ooldu?”.

SPOİLER!

Filmin en önemli sahnesi aynı zamanda bir efsane haline gelmiş durumda. Sarışın bomba Dameia solucanlardan nefret ederdi ya. İşte o yüzden dev bir uzay solucanının tecavüzüne uğruyor! Evet! Dev bir penise benzeyen yaratık, kaçmak yerine çığlıklar atan kızı uzantıları arasına alıyor, önce elbiselerini yırtarak çıkarıyor. Sonra nasıl oluyorsa işini görüyor (hafif inleme sesi bile var!). İşini bitirdiğinde yerde, üzeri mukusla kaplı çıplak kızın cesedi kalıyor. Tek kelimeyle “hasta” bir sahne.

SPOİLER SONU!

Filmin rezalet konusu ve yönetimini bir kenara bırakıp oyunculuğa gelirsek aktörleri pek de suçlamamak lazım. Repliklerini gülmeden söyleyebilmeleri ve yaptıkları çok ciddi bir işmiş gibi davranmaları bile yeterli -ki bu gerçekten çok zor bir iş. Müzikler tek bir keyboarddan kaydedilmiş Atari müzikleri adeta. Fakat tüm bunlar filmin güzelliğinden birşey kaybettirmiyor. Bir kere filmin çevre tasarımı harika. Kim bir araba veya metal çöplüğünü yabancı gezegen yüzeyi gibi gösterebilir ki? Bilakis dekor ve mekan üst düzey filmlerde bile rastlanamayacak cinsten. Canlı bir organizmanın içindeymiş hissi uyandıran metal dokularla karakterize piramid, birbirine ince köprülerle bağlanmış garip, stilize labirentler, uzay mekiğinin içi… Bence film hiç de ucuz değil. Plastik protezler, kukla canavarlar, makyaj ve Bluebox hileleri, belki günümüze göre demode, ama filmin içerisinde o kadar yerinde ki, bu kadar düşük bütçeyle böyle bir başarıya ulaşılsın inanamıyorsunuz. Ha bir de eski tarz korku filmlerden hoşlanıyorsanız (benim gibi), kopan kollar, yanan yüzler, parçalanan beyinler ve -ehem- “laylondan” canavarlar size tanıdık sıcacık kollara geri dönmüş hissi yaşatabilir.

“Alien (1979)”ın başarısının ardından ortalığı saran (kaliteli/kalitesiz) taklitlerden biri olan “Galaxy of Terror” hem çok ucuz hem de çok eğlenceli. Önyargısız izlendiğinde aslında ne kadar “iyi” olduğu da görülecektir.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.