İnanmadığın şeyler seni öldürebilir Urban Legend (1998)

Friday the 13th (1980)’den Friday the 13th (2009)’e 13 Analiz

Korku Sinema

Sine-Makale

05 Ocak 2010

12 Adet Yorum

12

Dile kolay 30 koca sene oldu çekileli. Kimisi için bir efsane, kimisi içinse uzayıp giden sıradan bir korku filminden ibaretti. Ama gerçek şu ki geçen bunca seneye rağmen popülaritesinden hiçbir şey kaybetmedi. Pamela ve Jason Voorhees adı seri katil denilince akla gelen ilk 3-5 isimden biri oldu. Hatta ünlü yönetmen Wes Craven 90’lara damgasını vuran filmi ‘Scream’ de bu isimlerin ne derece önemli olduğunun altını bir kere daha üstüne basa basa çizdi. Yeniden çevrimi için yıllardır üzerinde konuşuldu. Kadro oluşturuluyor, yönetmen aranıyor derken nihayetinde 2009 senesinde uğursuz ‘Crystal Lake’ kampı bir kere daha kapılarını beyaz perdeye açtı. Açtı açmasına da sonuç tam bir hüsrandı. 80’lerde ortalığı kasıp kavuran, teen-slasher furyasının başlamasına vesile 2-3 filmden biri olan ‘Friday the 13th’ in yeniden çevrimi aslına sadık kalmayan görüntüsüyle orijinalini mumla aratıyordu. Ve maalesef bunca yıllık beklentilerin karşılığı sükut-u hayal olarak sinemadaki yerini aldı. Bu yazıyı kaleme almaya beni iten sebep zannedildiği gibi yeni çevrimi seyretmem değil, geçtiğimiz haftalarda orijinalini (bilmem kaçıncı kere) seyrederken duyduğum heyecanda ve arzuda hiçbir azalma olmayışını fark etmemdir. Bu analiz bir nevi 80’ler sinemasından günümüz 21.yüzyıl sinemasına kadar nelerin değiştiğini gösteren bir karşılaştırma yazısıdır. Yeni ‘Friday the 13th’i beğenenler bu yazıyı okuduktan sonra orijinalini bir seyretsinler ve bir kere daha düşünsünler.

OYUNCU KADROSU

‘Friday the 13th’(1980) : Oyuncularına baktığımızda, son derece doğal ve sizin bizim gibi gençlerden oluşan bir topluluk göze çarpar. Kızların arasında kısa boylusu da vardır, küçük göğüslüsü de. Abartılı bir güzellik göremezsiniz. Erkekler cılız ve kassızdır. Bu durum doğallığı arttıran ve seyirci olarak gerçek hayatla film arasındaki köprüleri kurmamıza imkan tanıyan önemli bir unsurdur. Ayrıca bütünlük teşkil etmesi bakımından oyuncuların hepsi aynı ırktan ve aynı milletten seçilmiştir.

‘Friday the 13th’(2009) : Oyuncu kadrosu model veya manken olabilmeye aday güzel kızlar ile atletik vücutlu erkeklerin bir gövde gösterisidir adeta. Sanki bu kızlar modelmiş de filmde bir rol teklif edilmiş onlarda kamera karşısına geçmişler havası hakimdir. Bir de son yıllarda korku filmlerinin genelinde görülen illaki zenci olsun, yetmez bir de uzak doğulu koyalım gibisinden son derece yapay ve toplama bir kadro oluşturma anlayışı maalesef bu filmde de görülmektedir.

MEKAN SEÇİMLERİ

‘Friday the 13th’(1980) : Size ‘Crystal Lake’ için kafanızda bir yer, bir hayal tasvir edin deseler eminim 80 yapımı filmin çekildiği o güzel doğal ortam gibi bir yer hayal ederdiniz. Şehrin kaotik ortamından uzak, doğanın tam ortasında tamamen tahtadan oluşan küçük kulübeleri, kulübe dışındaki lavabo ve tuvaletleri, eski elektrik direkleri ve iskelesiyle kamp alanı film için biçilmiş kaftandır. Kamp yeri film ile adeta özdeşleşir. Bu yüzden ‘Crystal Lake’ kampı filmle beraber hatırlanan nadir mekanlardan birisidir. Filmin etkisinin bu denli sürmesinin altında şüphesiz ki mekan kullanımının son derece iyi işlenmiş olması da yatmaktadır.

‘Friday the 13th’(2009) : Crystal Lake kampı sadece ismi ile anılır. İlk filmde saydığımız unsurlardan bir tek iskele yerli yerindedir. Bunun dışında çekimlerinin büyük bölümünü, göl kenarında peydahlanan zengin bir züppenin villasına odaklayarak, seyirciyi kamp ortamının çok dışına sürükler. Bu da filmi anlamlandırmamızı sağlayan en önemli unsurlardan biri olan kamp olgusunu yok ederken filme sadece olaylar açısından bakmamıza sebep olan bir tekdüzelik oluşturur. Ayrıca eklenen tüneller ve Jason’ın kurbanlarını hapsettiği oda başka bir film seyrediyormuşuz hissini vermektedir.

HİKAYE

‘Friday the 13th’(1980) : Bilmeyenler için kısaca tekrar anlatalım. ‘Crystal Lake’ kampı 1957 yazında için tam bir trajediye şahit olur.11 yaşındaki zihinsel özürlü bir çocuk yüzmeye niyet eder ve gölde boğulur. Ancak cesedi asla bulunamaz. Anne, oğlunun ölümünden kampta görevli gençleri sorumlu tutar ve onları öldürür. Bu olaydan sonra kamp kapatılır. Sonraki senelerde kampın açılma girişimleri bir şekilde sonuçsuz kalır. Ve nihayetinde 22 yıl sonra 1979 yazında bir grup genç, söylentilere aldırış etmeden kampı yeniden hayata geçirir…Film hikayenin bu noktasında başlayıp bize kampı açan gençlerin başından geçenleri anlatır.

‘Friday the 13th’(2009) : Filmin ortaya çıkmasına neden olan hikaye metni adeta yok sayılır. Aslında Nispel’in filme başladığı yer onun hikaye ile hiç ilgilenmediğinin apaçık bir belgesidir. Hikayenin başlangıç günlerine dönerek bir ‘Friday the 13th Beginning’ çekmek ya da Gus Van Sant’ın ‘Psycho’nun yeniden çevriminde yaptığı gibi hikayeye ve kurguya, daha doğrusu hiçbir şeye dokunmadan orijinal filmi günümüze uyarlamak yerine Jason’ın bitmek tükenmek bilmeyen katliam hikayelerine bir yenisini ekler. Üstüne üstlük orijinal seride hiçbir zaman olmayan fikirler hikayeye dahil edilerek filmin orijinali de bir nevi revizyona uğrar. ( Jason’ın kurbanlarını ine benzeyen bir yerde esir alması acaba hangi dahinin (!) fikridir )

HİKAYE KURGUSU

‘Friday the 13th’(1980) : Evet hikaye belki basit olabilir ancak güzel bir kurgulama ile en sıradan hikayeler bile sizin heyecanla seyredebileceğiniz bir filme dönüşebilir. Şöyle ki senaryo bölümünde bahsedeceğimiz açılış sekansındaki kötü hadisenin gizeminin filmin finaline kadar açık edilmemesi küçük ama önemli bir detaydır. ’Katil kim?’ sorusunu merkezine alarak ilerleyen bir kurgunun benimsenmesi heyecanımızı sürekli diri tutar; filmden bir an olsun kopmamamızı sağlar. Ayrıca bazı cinayet sahnelerinin uzun tutulup bazılarının birdenbire meydana gelmesi filmin temposunu rutinlikten uzaklaştırarak gerilim ile korku arasındaki ince nüans farkını da anlamamıza yardımcı olur. (K.Bacon’ın hiç beklemediğimiz bir anda öldürülmesi bizi çok korkutur. Ama tuvalete giden kız arkadaşının orada sağ geçirdiği dakikalar arttıkça gerilimimiz zirve yapar. )

‘Friday the 13th’(2009) : Herkesin eski filmi bildiği izlenimi uyandıran bir kurgulama, filmin ilk sekansından itibaren kendini belli eder. Orijinalinin finali ile başlayan yeniden çevrim, kurgulamada yapılan hatalar neticesinde gayet güzel işlenmiş bir ilk filmi tam anlamıyla allak bullak eder. 1980 yapımı ile serinin 2. Filmi arasındaki bağ, gençlerin o meşhur şehir efsanelerini anlattığı kamp ateşi etrafında geçiştirilir. İlk film için sürpriz olan detaylar filmin hemen başında bir bir ortaya dökülür. Bundan sonrası için artık hikaye önemini kaybeder. Filmin geri kalanı Jason’ın gövde gösterisi üzerine yoğunlaşır. Orijinaliyle alakası olmayan filmin, serinin devam filmlerindeki gibi şekilciliğe kaçması (bilmem kimi nasıl öldürmüştü muhabbeti) kurgunun sığ ve yüzeysel tutulmasıyla yakından alakalıdır.

SENARYO

‘Friday the 13th’(1980) : Son derece basit ve sade , korku filmi kalıplarına uygun bir senaryosu vardır. Korku filmlerinin genelinde olduğu gibi geçmişte yaşanan kötü bir hadise ile açılışını yapar. Bu hadise, hikayenin geçtiği kampın adının uğursuza çıkmasına ve kapatılmasına neden olur. Sonrasında günümüze geliriz. Gelişme safhasında gençlerin bir araya gelip kampı yeniden hayata geçirme çabalarına ve devamında geçmişle bağlantılı olarak cinayetlerin tekrar başlamasına tanık oluruz. Nihayetinde sona kalan kızın filmin finalinde katille yüzleşmesi ile film son bulur. Görüldüğü üzere seyirciyi yormadan, ne anlatmak istiyorsa dolandırmadan birebir anlatan bir metin vardır önümüzde. Senaryodaki bu duru ve yalın anlatım tarzı bir önceki maddede gördüğümüz hikaye kurgusundaki teferruatlar üzerine yoğunlaşabilmemize imkan tanıyan bir üsluptur.

‘Friday the 13th’(2009) : Marcus Nispel, filmi sadece yenilenen bir kadro ile aslına sadık kalarak çevirmek yerine bir filmle koca bir seriyi anlatma telaşına düşer. Hikayenin ikinci plana atıldığı filmde senaryonun da akıbetinin pek farklı olmadığı görülür. Senaryo, olayların kronolojik sırasına hiç önem vermeyen, sadece tek bir karakter üzerinden filmi anlatma çabası güden bir metin üzerine kuruludur. Ana karakter, öykünün,senaryonun üstündedir; başka bir deyişle senaryo karakterin geri planında kalır. Dolayısıyla ana karakter üzerinden senaryo oluşturulmuştur diyebiliriz. 2009 yapımı bu son film, serinin 80’lerdeki filmlerinden derlenip toparlanarak oluşturulmuş görünen senaryosu ile ciddi manada arızalar içermektedir.

KARAKTERLER

‘Friday the 13th’(1980) : Teen-slasher filmlerinin genelinde olduğu gibi bu filmde de ana karakter ahlak bekçiliğine soyunur. İçki içen, cinsel ilişkiye giren, kötü şakalar yapan gençler ölmeyi hak eder düsturunu kendine ilke edinir. 80 yapımı filmin gençleri de bu şablona uyan davranışlar sergilemesine rağmen daha eli yüzü düzgün tiplerden oluşur. Kampın yeniden açılmasıyla birlikte, aralarında bir iş bölümü yapıp, bir şeyleri düzenlemek için uğraş verirler. Pek çoğunun doğa ve kamp kültürü üzerine bir bilgi birikimi ve tecrübesi vardır. Kültürleri eğlenceden ibaret değildir. Keza kızlardan birini öldürülmeden az önce titrek mum ışığında kitap okurken görürüz. Dolayısıyla seyirci olarak karakterlere sempati duymamızı ve içimizin ısınmasını sağlayan bir takım ritüeller mevcuttur.

‘Friday the 13th’(2009) : Yönetmenin filmdeki kahramanlarla özdeşleşmemizi sağlayacak , aramızda duygusal bağ oluşturacak karakter oluşturma gibi bir derdi yoktur. Ana karakter Jason zaten hiçbir diyaloğu ve derinliği olmayan, iyi ya da kötü önüne çıkanı yok eden, seyirci olarak karşımıza alacağımız kötü karakterdir. Peki ya yanında olup, kendimizi yerine koyabileceğimiz karakter kimdir ya da böyle bir karakter var mıdır sorusuna vereceğimiz cevap da büyük ihtimalle olumsuzdur. Örneğin orijinal ‘Friday the 13th’ de otostopla kamp alanına gitmeye çalışan ilk kızı hatırlayın. Mesleğinin aşçılık olduğunu öğrendiğimiz daha henüz hikayeye bile dahil olmadan öldürülen bu ilk kurban için hepimiz bir nebze olsun üzülürüz.( En azından içimiz acır ) Bu filmdeki karakterler ise tamamıyle içi boş ve itici tiplerden oluşur. M.Nispel teen-slasher filmlerindeki genç tiplemesine en ufak bir iyi hal ve tavır katmayarak seyirciyi oluşturduğu atmosferle etkileme yoluna gider.

DİYALOG VE REPLİKLER

‘Friday the 13th’(1980) : Asıl metni destekleyici replik ve diyaloglar film boyunca hikayenin yardımcı karakterleri vasıtası ile ana karakterlere, dolayısıyla seyirciye dikte edilir. Bu aynı zamanda filmin başındaki meçhul hadise hakkında bizi biraz olsun aydınlatma niteliği taşır. Kampın yeniden açılma aşamasında Crystal kampını soran aşçı kıza önce kasabalının verdiği duygusal tepki, kamyon şoförü ile kızın arasında (kızın oraya gitmemesi yönünde) geçen diyalog, akabinde kasabanın delisinin ısrarla kampın lanetini vurgulayan replikleri hep bu yöne hizmet eder. Aynı şekilde gece cipi bozularak şerifin arabasıyla kampa geri dönmeye çalışan gözlüklü kamp liderine şerif tarafından anlatılanlar hikayenin inandırıcılığını arttırmak, elini kuvvetlendirmek adına senaryoya dahil edilen diyaloglardır.

‘Friday the 13th’(2009) : Filmin girişinde kamp ateşi etrafındaki gençler tarafından ‘Crystal Gölü’nün efsanesi anlatılır. Günümüze gelindiğinde göle yakın bir benzinlikte oraya giden gençlerle kız kardeşini arayan oğlan ve benzinlikçi arasında yavan bir diyalog daha geçer. Sonrası ise gençlerin aralarındaki geyik muhabbeti, belden aşağı esprileri, görmemiş villa sahibinin sürekli eşyalarının değeriyle ilgili lüzumsuz repliklerinden ibarettir. Yönetmenin karakterler üzerine bir anlam yüklememesi, öyküyü ikinci plana atması ve diyaloglar üzerinden gerilimi arttırmak gibi bir kaygısının olmaması , filmin kahramanlarını sadece durum ve vaziyetlerini anlatan repliklerle sınırlı bir senaryoya sığdırır.

KAMERA KULLANIMI

‘Friday the 13th’(1980) : Her şey bu kadar klasik ve klişe iken, üstelik ortada ahım şahım bir senaryo da yokken nasıl oluyor da ortaya bu denli korkutucu bir film çıkabiliyor ? İşte burada usta yönetmen Sean Cunningham’ın kamera kullanımındaki marifetlerini iyi irdelemek gerekir. Özellikle katili hiç göstermeyen ve çoğu ölüm sahnelerinde (Eyes of Laura Mars ve Halloween’den hatırlayacağınız gibi) katilin gözünden kamera çekimi yöntemine başvuran Cunningham, film boyunca kamerasını gayet sakin,yavaş ve telaşsız bir üsturupla seyirciyi yormadan hareket ettirir;bize uzun planlar sunar. Bu uzun planlar sayesinde gözümüzün gördüğü resimleri beynimizin anlamlandırması için gerekli olan süreyi bize fazlasıyla verir. Geniş bir perspektif ile çektiği orman, göl ve kamp görüntüleri ‘Burada kaderinizle başbaşasınız, sizi kurtaracak kimse yok.’ der gibidir. Ayrıca cinayetlerin bazılarını, daha önce pek alışık olmadığımız bir şekilde en ince detayına kadar gözümüze sokması; dolayısıyla basit gibi görünen birçok sekansın akılda kalıcı ve ürkütücü bir hal alması, yakın plan çekimlerinin ne derece etkili olduğunun bir kanıtıdır.

‘Friday the 13th’(2009) : Marcus Nispel’in filmi gücünü sert ve keskin kamera kullanımından alır. 80’lerdeki serinin aksine kurbanlarını telaşsızca bekleyip yakalamak yerine, kurbanlarının peşinden koşturarak yakalamaya çalışan ve olaya bir de aksiyon boyutu katan Jason’ı takip edebilmek bu tip bir kamera kullanımını bir anlamda zorunlu kılar. Kaçış ve kovalamacaların cirit attığı filmde,orijinal versiyonda gergin bir atmosfer oluşturan uzun plan çekimler yerini, ani hareketlere, ses efektiyle desteklenmiş sıçrat korkut mantığıyla hareket eden; çabukluğa ve ritme dayanan sekanslara bırakır. Yani sizin anlayacağınız her şeyin hızıyla derecelendirildiği günümüzde Nispel’in aksiyon ve hıza dayanan bir kamera kullanımı ile korkutmaya çalıştığını söylemek sanırım yanlış olmaz.

MÜZİKLER VE SES EFEKTLERİ

‘Friday the 13th’(1980) : Müziklerinde kullanılan kalın ve ince yaylı çalgılar trombon,obua gibi üflemeli çalgılarla desteklenerek küçük bir korku orkestrasının son senfonisinden kesitler dinlettirir. Cırcır böceklerinden yaprak hışırtılarına kadar tabiatın kendine has birçok sesinin film boyunca arka fondan eksik edilmemesi atmosferik efektlerin ne kadar etkin kullanıldığının bir göstergesidir. Bu efektler filmin en doğal haliyle saf bir gerilim oluşturmasına imkan tanıyan en önemli unsurlardan birisidir. Ve tabi unutulması mümkün olmayan efekt : ‘kill kill kill – ha ha ha’ şeklinde bir nevi nefes kullanılarak oluşturulan bu meşhur efekt bugün bile orijinalliğini korumakta ve kor(k)u(t)maktadır.

‘Friday the 13th’ (2009) : Orijinal filmin ünlü nefes efektini sadece jenerikte kullanır. Kendine has akılda kalıcı bir müzik üretememiştir. Bize tabiat atmosferini hissettirecek seslerden eser yoktur. Bunun yerine çoğu korku filminin yaptığı gibi ani hareketleri gürültülü ses efektleri ile destekleyerek seyircide zorlama bir korku oluşturma yoluna gider. Malumunuz belli bir süre sonra şartlanarak alıştığımız bu efektler etkisini kaybeder. Filmin müzikleri haricinde ilk filmde gitarlarla söylenen romantik kamp şarkıları bile yerini günümüz teknolojisine uygun olarak son moda müzik setinden yükselen şarkılara bırakır.

MAKYAJ VE GÖRSEL EFEKTLER

‘Friday the 13th’(1980) : Cinayet sahnelerinin bu denli açık ve net gösterilmesinde makyaj ekibinin son derece muazzam bir iş çıkarmış olmasının rolü büyüktür. O dönemdeki sinema seyircisinin bu tip sahnelerin geri planındaki birçok teferruattan ve oyundan bihaber olması, ekibin usta makyaj çalışmaları ile birleşince ortaya gerçeklik sınırlarını zorlayan ölüm sahneleri çıkar.

‘Friday the 13th’ (2009) : Orijinal filmin 80’lerin kısıtlı imkanlarına rağmen böylesine hatırda kalıcı kesik ve yara izlerini yapabilmesinin yanında yeniden çevrimin geçen onca yılın ışığında makyaj konusunda dişe dokunur bir farklılık sunmaması dikkat çekicidir. Bırakın 80’leri Nispel’in bu filmi kanaatimce gene bir yeniden çevrim denemesi olan ilk filmi ‘Texas Chainsaw Massacre’nin efektlerinin bile altında kalır.

IŞIK VE GÖLGELER

‘Friday the 13th’(1980) : İlk cinayetin güpegündüz ve üstelik tüm detayıyla gayet aydınlık bir ortamda gerçekleşmesi o zamanın korku filmleri için nadir rastlanan bir cesaret örneğidir. Çünkü karanlık olgusu, bir filmde sahne ile ilgili birçok teknik detayı ve hatayı gizleyen, bir yönetmenin sığınmak isteyeceği yegane olguların başında gelir. Buna rağmen S. Cunningham filminin en can alıcı sahnelerini, bir el feneri, bir gaz lambası hatta daha ileri giderek ortalığın gündüz gibi olmasını sağlayan ve gözümüzü kamaştırarak açılan okçuluk sahasının spotları ile destekleyerek salt bir gece siyahından özellikle kaçınır. Jeneratörün kesilmeden evvel, uzak çekimle kampın ışıklarıyla beraber göle vuran yansımasının gösterilmesi, final sahnesinde bir tabloyu andırırcasına gölün üzerine yansıyan tabiatın eşsiz güzelliğinin resmedilmesi, kurbanın arkasındaki duvarda az sonra kafasına indirilecek baltanın gölgesinin gözükmesi, yönetmenin gölge ile yaptığı oyunlara verebileceğimiz birkaç güzel örnektir.

‘Friday the 13th’ (2009) : Hikayenin geçtiği zamanın hatırı sayılır bir süresi gündüze tekabül eder. Gece çekimlerinde iç mekanlarda soft ve loş ışık kullanımı alacakaranlık ortamların oluşmasına katkıda bulunarak cisimlerin belli belirsiz algılanmasını, dolayısıyla belirsiz ve tekin olmayan bir atmosfer oluşturmayı amaçlar. Villanın tamirhanesinin sallanan lambasında Jason’un silüetinin bir görünüp bir kaybolduğu sekans filmin en güzel enstantanelerinden birisidir.

RENKLER

‘Friday the 13th’(1980) : Dönemin korku filmlerinin aksine mat ve donuk renkler yerine parlak ve canlı renklerin kullanılması göze çarpar. Doğanın naturel renkleri içerisinde kırmızı şortla dolaşan bir genç kız, gecenin karanlığında parlak sarı, parlak yeşil yağmurluk tercihleri hep seyircinin dikkatini kurbanlar üzerinde toplamaya yöneliktir. Cinayetlerin sonrasında ekranın beyaz renge bürünmesi fotoğraf makinesinin patlayan flaşını andırır. Beyaz renk cinayetin yeni çekilmiş bir fotoğraf gibi zihnimizce resmedilmesini sağlar.

‘Friday the 13th’ (2009) : Daha soft renkler kullanılır. İlk filmdeki gibi hemen göze çarpan parlak renkleri göremeyiz. Yeşil ve mavi renklerin baskın renkler olarak filme hakim olduğu görülür. Karanlıkta yapılan çekimlerde ise gene mavi ve mavinin koyu tonları ağırlığını hissettirir. İlk filmin finalinin yer aldığı açılış sekansı geçmişin anlatımında sıkça kullanılan siyah-beyaz (yani renksiz) bir görüntü formatıyla izlettirilir.

KULLANILAN OBJELER

‘Friday the 13th’(1980) : Göl kenarında kullanılmak üzere hazır bekleyen eski kanolar, tamamen ağaç hammaddesinin tercih edildiği tahtadan yapılma kamp eşyaları (yataklar,merdivenler,sandalyeler) kampı göle bağlayan beyaza boyalı tahtalarıyla uzun bir iskele,içi samanla doldurulmuş bir hedef skalası. İnsanın kent ve kente ait bütün çıkarımlarını geride bıraktığını gösteren, sadece elektrik ile beslenen (o da filmin sadece bir bölümünde) bir tabiat ortamına ait olduğunu hissettiren bütün metalar en ince detayına kadar düşünülür. Filmin finaline doğru bir sahnede yastığın üstüne konulmuş kanlı balta katilin kamp yerindeki iktidarını,hakimiyetini sembolleştiren bir simge olarak bize ve kahramanlarımıza sunulur.

‘Friday the 13th’ (2009) : Teknoloji çağına ait bir korku filminde pek tabi ki modern elektronik eşyaların peşi sıra perdeye sıralanmasından daha doğal bir şey yoktur : Son model cipler, göl kenarındaki kanoların yerini alan bir sürat teknesi, sevişirken birbirini kaydeden gençlerin kullandığı el kamerası,arka fonda bunu destekleyen bir müzik seti vesaire vesaire. Ayrıca artık hemen herkesin evinin bir dolabında kullanıma hazır bulunan bir ateşli silah Jason’a çare olmayacağını bile bile mecburen filme eklenir. Neyse ki Jason’un kurbanlarını öldürmekte kullandığı envai çeşit hırdavat objesine dokunulmaz. Yıllar geçse, teknoloji ilerlese de seri katillerin kullanmaktan vazgeçmeyeceği el aletleri belki de korku filmlerin değişmeyen yegane objeleri olarak gözümüze çarpar. Jason’la özdeşleşen hokey maskesi imgesi de unutulmaması gereken bir obje olarak filmin bir sekansın da Jason’un yüzünde yerini alır.

Mehmet Fatih Erçetin / King of Horror

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yorumlar (12 Yorum)

YORUM YAZ