Kanımdan iç ve sonsuza kadar yaşa... Interview with the Vampire (1994)

Frankenstein’ın İsimsiz Yaratığı – Bölüm II

Fatih Danacı

Korku Sinema

Sine-Makale

Yazarlarımız

YasinKarakaya

06 Temmuz 2010

11 Adet Yorum

11

HAMMER DÖNEMİNDEN GÜNÜMÜZE KADAR FRANKENSTEIN SİNEMASI

(Yazının ilk bölümü için tıklayınız)

Universal Pictures’ın klasik canavarlarının telifini satın alan İngiliz Hammer şirketi yönetmen Terence Fisher’in önderliğinde seri halinde canavarları kullanmaya başlıyor. Universal döneminde kullanılan ilk canavar Dracula olurken, Hammer, Frankenstein’ın yaratığını başlangıç kabul ediyor ve ilerleyen yıllarda toplam yedi farklı senaryoya dahil ediyor. Hammer yapımlarının altın çağını yaşadığı dönemde milat sayılabilecek film olan “The Curse of Frankenstein” (Frankenştayn’ın Laneti, 1957) da Baron Frankenstein rolü olağanüstü oyuncu Peter Cushing’e veriliyor, yaratık ise Cristopher Lee oluyor. İronik bir şekilde Lee daha sonraki yıllarda bu rolü ile değil de Dracula karakteri ile anılıyor. Hammer filmleri nihayetinde bir tekrar, bir kopyadır. Ancak daha önce mükerrer defa ekrana gelen benzer konuları farklılaştıran, tamamen farklı bir atmosfer yakalayan, böylece sıradanlıktan uzaklaştıran özgün birer kopyadır. Var olan malzemeyi sinematografik kalitesi sayesinde ticari olarak kullanmasını bilir, sağlam dramatik kurgusu ile filmlere bambaşka bir boyut katar. Klasik yaratıkları temel alarak türlü korkular yaratır, bunların içine erotizmi ekleyerek hem sinemasal anlamda hem de ticari anlamda başarıyı yakalamasını bilir. Hollywood’un eski patronlarından Samuel Goldwyn’in dediği altın kuralı uygular: “İhtiyacımız olan şey hakikaten yeni, özgün klişelerdir”.

Korku sinemasına ikinci altın çağını yaşatan isimlerden biri de Terence Fisher’dir. Fisher, Unviersal yapımlarından etkilenmemek için Frankenstein klasiklerini izlemez ve özgün olabilmek adına bambaşka bir senaryo yaratır. Lee’nin yaratık makyajı ise tümden farklıdır, çünkü Universal hala Karloff’un makyajının telifini elinde tutmaktadır. Buna rağmen 250.000 $ maliyetle altı haftada çekilen film 30 kat kar sağlar. Üç farklı versiyonu (ılımlı versiyonu birkaç şok sahnesi içerirken, diğerinde kan daha çok gösterilir. Kanın oluk gibi aktığı versiyonu ise en sert olanıdır) çeşitli ülkelere dağıtılır. Doktor Frankenstein’ın hapiste iken, bir papaza yaşadığı olayları anlatması ile film başlar. Daha ilk farklılık mekandır ve orijinal romanda Frankenstein’ın öyküsünü paylaştığı yer Kuzey Kutbunda mahsur kaldığı bir gemi iken filmde hapishanedir; anılarını paylaştığı insan ise rahip değil de geminin kaptanıdır. Rahibe anlattıkları, yani filmin özeti ise Hammer tarzı olayları içerir. Ergenlik döneminde annesini kaybeden Frankenstein büyük bir mirasa sahip olur. Öğretmen olarak tuttuğu Paul Kremp’den – ki daha sonra deneylerinde Frankenstein’e yardım edecek, deneylerinin sapkınlığa vardığını anlayınca da vazgeçecektir – eğitim alır ve yıllar ilerledikçe de sıkı dost olurlar. İlk deneylerini köpekler ile yaparlar ve sıra insana geldiğinde Frankenstein ölülere yaşam bahşetmektense yaratmayı tercih eder. Katile ait bir beden, heykeltıraşa ait eller, gözler ve bir profesöre ait beyin bulur ve birleştirir. Hatta deneyin muvaffakiyeti için insan öldürmeyi bile göze alır. Bu özelliğiyle keşfetme arzusu taşıyan bir bilim adamından ziyade ahlaki çöküntü yaşayan bir adam profili çizer. Önceki yapımlarda Franenstein’ı yola getiren aşk da yoktur, çünkü hizmetçisi ile ilişki kuracak kadar ahlaktan yoksundur. Kuzeni ile evlenirken sevgi dahi duymaz, hatta yaptığı deneylerin bekası için Paul’un yoluna çıkmasına bir önlem olarak onu kullanır. Yaptığı deneylerin ardından yaratık hayat bulur ve iğrenç suratı, dikiş izleriyle dolu yüzüyle ormana kaçar. Eğitilemezdir çünkü beyin, nakil öncesinde zarar görmüştür. Yaratık Paul tarafından öldürülür ancak Frankenstein tarafından tekrar hayata döndürülür. Bu sefer beynine yaptığı cerrahi müdahalelerle onu eğitmeye çalışır. Yaratık, evlilik günlerinin arifesinde yine kaçar ve Frankenstein tarafından silahla vurulur. Hatta kendi karısını da vurur ve hapiste olmasının nedeni anlaşılır. Ancak filmin başındaki sahneye geri dönünce hapishaneye Paul da gelir ve Frankenstein ondan papaza anlattığı hikayeyi doğrulamasını ister. Ancak Paul sessiz kalınca giyotine gider. Her ne kadar Hammer filmleri salt korkuyu barındırıp, filmlerinin sonunda bir sapma ya da izleyene yorum bırakacak bir sonu tercih etmese de bu filmle Paul’un sessiz kalması, tüm anlatılanların çılgın bir bilim adamının sanrıları olarak değerlendirilmesine yol açar.

The Curse of Frankenstein (Frankenştayn’ın Laneti, 1957)

Ancak bir yıl sonraki devam filmi bu soru işaretini kaldırıyor. Fisher’ın yönettiği “The Revenge of Frankenstein” (Frankeştayn’ın İntikamı, 1958) bir önceki filmin devamı niteliğinde oluyor ve giyotine gönderilen Victor Frankenstein giyotinden kaçmayı başararak Carlsbruck şehrine yerleşiyor. İsmini ise Victor Stein olarak değiştiriyor. Yeniden Tanrı rolünü oynayarak yaratığını (Michael Gwynn) yaratıyor ancak yine engelleniyor. Baron rolü ise bir kez daha Peter Cushing’in oluyor.

Yılların geçmesiyle Frankenstein filmleri bir seyirci kitlesi oluşturarak, zihinlerde yer ediyor. Klasik bir gotik eserin yaratığı korkunç bir canavarın kimliğiyle özdeşleşiyor. Hal böyle iken tekrar gündeme gelmesi, farklı yorumlarla anlatılması kaçınılmaz oluyor. Hammer’ın yaptığı Frankenstein filmlerinde asıl dehşet yaratan yaratık değildir, doktorun bilim adına gerçekleştirdiği ve hırsının tutkunu olduğu keşfetme arzusudur. “The Evil of Frankenstein” (Frankeştayn Geliyor, 1964) da yönetmenlik sırası Freddie Francis’e geliyor ve klasik senaryo John Elder (Anthony Hinds) ile şekilleniyor. Yeni Zelandalı bir güreşçinin oynadığı (Kiwi Kingston) yaratık hipnozun etkisi altında hareket eder. Frankenstein, yıllar önce öldüğünü sandığı yaratığını bulur, onu tekrar diriltir. Eğitmeye çalışır ancak komutlarını öğretemez. Yaratığı yönetebilen ise kasabayı ziyaret eden sirkte çalışan Hipnozcu Profesör olur. Frankenstein onunla anlaşır ancak Profesör gizlice yaratığı soygun yapmak ve intikam almak için kullanır. Yaratık çoğunlukla bilim ve keşfetme arzusunun ürünüdür, yaratılmaktan başka bir işlevi yoktur. Burada ise hipnoz sayesinde çalması ve cinayet işlemesi istenir. Sonunda ise iflas eden beyni kendi ölümüne neden olur. Frankenstein da yaratığıyla birlikte ölür.

Hammer, korku filmlerinde erotizmi kullanarak korku sinemasına farklı bir boyut katmıştır. Korku ve erotizm iki farklı unsurken, özellikle Hammer’ın filmleriyle vazgeçilmez birer unsur olmaya başlamıştır. Dönemin Playboy yıldızlarından faydalanmış, çıplaklığı sergilemekten kaçınmamıştır. Konu Frankenstein filmleri olunca da kendine özgü bir senaryo oluşturmuştur. Frankenstein, erkek bedeninden parçalar toplayarak erkek bir vücut yaratır. Neredeyse tüm Frankenstein filmlerinin konusunda temel öğe aynıdır, ataerkil düzen! Ancak John Elder bir yandan farklı olmak bir yandan da Hammer’ın çizgisini takip etmek adına yazdığı senaryoda yaratık olarak bir kadını kullanıyor. Bir başka kuralı da ters yüz ederek, yüzü deforme olmuş çirkin bir kadından güzel ve çekici bir kadın yaratıyor. Yönetmen Terence Fisher oluyor ve “Frankenstein Created Woman” (Frankeştayn Kadını Yarattı, 1967) filminde cerrahın elleri ve bilim adamının zekası yardımıyla boğulmuş bir kadının bedeni ve haksız yere idam edilen sevgilisinin bedeni birleştiriliyor. Ortaya ise seksi görünümüyle gerçek katilleri baştan çıkarabilecek güzellikle bir kadın ve onu yönlendirerek intikam arayan bir ruh çıkıyor. Ölümünün hemen ardından yaratılan kadın kimliğini sorguluyor ancak sevgilisinin komutlarıyla gerçek katilleri öldürüyor, yaratılış amacı bitince ise tekrar intihar ediyor.

Frankenstein Created Woman (Frankeştayn Kadını Yarattı, 1967)

Korku öğeleri daha da arttırılarak yapılan “Frankenstein Must Be Destroyed” (Frankeştayn Yok Edilmeli, 1969) ve ilk defa Frankenstein rolünde Peter Cushing’i kullanmadan (bir başka Hammer yıldızı Ralph Bates kullanılır) yönetmen olarak da ilk denemesini yapan Jimmy Sangster (Hammer filmlerinin çoğu senaryosunu yazmıştır) ile “The Horror of Frankenstein” (Frankeştayn’ın Korkusu, 1970) dönem içinde çekilen diğer iki örnektir. Bates farklı bir Frankenstein’dır; babasının ölümünü ayarlayan, karısını aldatan ve en iyi arkadaşını öldüren. Hammer’ın son Frankenstein filmi ise “Frankenstein and the Monster from Hell” (Frankeştayn ve Cehennemden Gelen Canavar, 1973) oluyor. Hammer’ın son yıllarındaki bu yapımda Cushing ve Fisher tekrar buluşuyor. Bu sefer ekranlara taşınan, bir yaratıktan ziyade Kurt Adama benzeyen tüylü bir canavardır.

Frankenstein, 50’lerden sonra yalnızca Hammer’ın, yani İngiltere’nin temel korku kaynaklarından biri değildir. B filmlerinin üretilmeye başlandığı dönemde bilimkurgu popüler olmaya başlarken, bilimkurgu edebiyatının öncüsü Frankenstein olduğundan B filmlerde yer alması kaçılmaz oluyor. Herman Cohen, Hammer’ın “The Curse of Frankenstein” ile yakaladığı başarıyı gördükten sonra fantastik ve korku filmlerinin asıl seyirci kitlesinin yeni yetmeler olduğunu anlıyor ve Frankenstein ailesine farklı bir senaryo ekliyor. Çirkin kafalı bir yaratık ekranlara sunulmasına rağmen “I was a Teenage Frankenstein” (Yeni Yetme Bir Frankeştayn’dım, 1957) Cohen’e ticari açıdan büyük gelir sağlıyor. Ancak film, o dönemdeki seyircinin hafızasında Frankenstein isminin doktorun değil de canavarın adı olarak yer edinmesine neden oluyor, ve bu sonraki yıllarda daha yaygın bir yanlış haline dönüşüyor.

Bu dönemde Cohen özellikle üç kült filme imza atıyor. Bunlardan birinde Frankenstein’ı, diğerinde Kurt Adamı (I was a Teenage Werewolf), bir başkasında ise vampiri (Blood of Dracula) kullanıyor. Özellikle film isimlerinde yer alan “teenage” kelimesi ile hedef aldığı kitleyi açıkça sergiliyor ve ticari hilelere başvuruyor. Yarattığı Kurt Adamı ve Frankenstein’ın canavarını tek bir filmde kullanıyor, “How to Make a Monster” (Nasıl Canavar Yaratılır, 1958)

How to Make a Monster (Nasıl Canavar Yaratılır, 1958)

Bilimkurgu sinemasının patlak verdiği 50 ve 60’lı yıllarda mirasını klasik dönemden alan çılgın doktorlar da konu olarak seçiliyor. Her ne kadar bunların arasında Doktor Frankenstein ve yaratığı çok fazla bir yere sahip olmuyorsa da 1958 yılında çekilen “Frankenstein 1970” (Canavar Yaratan Doktor, 1958) de çılgın doktor ve sahip olmaya çalıştığı atomik reaktör anlatılıyor. Boris Karloff bu sefer canavarı rolünü oynamıyor ve emellerini gerçekleştirmek için şatosunu Amerikan film yapımcılarına kiralıyor. Yarattığı yaratık ise film ekibini öldürüyor, reaktör patladığında hem kendisi hem de yaratığı ölüyor. Bir başka B filmi olan “Frankenstein’s Daughter” (Frankeştayn’ın Kızı, 1958) ise Astor Stüdyolarında çekiliyor, John Ashley ve Sandra Knight başrolde oynuyor.
Frankenstein salt tek başına yetmeyince türler karıştırılıyor. William Beaudine aynı yıl Western filmleri içinde Dracula’yı “Billy the Kid” ile karşılaştırırken, bir başka kanun kaçağı olan Jesse James ile de Frankenstein karşılaştırıyor, “Jesse James Meet Frankenstein’s Daughter” (Jesse James Frankeştayn Kızı ile Karşılaşıyor, 1966). Çok sayıda ve hızlı film çekmesiyle bilinen Beaudine, böylece kabul gören son sinema filmlerini çekmiş oluyor. Sıra dışı senaryo aslında iki farklı hikayenin birleşmesidir. Ancak bundan öte Doktor Frankenstein kadındır. Ölü ya da diri bulunmasına 10.000 $ ödül verilen Jesse James’in arkadaşı vurulur, yardım aldıkları Juanita ise onları terk edilmiş kasabalarındaki doktor Frankenstein’lara götürür. Şeytani planları olan ve aslında o da kanun kaçağı olan Maria Frankentein, büyük babasının yapay beynini Jesse James’in iri arkadaşına transfer eder ve onu kendi iradesi altına alarak emirler verir. Yani yaratığı, öldükten sonra dirilen değil de beyin transferi yapılarak bir başka kimlik kazandırılan yaratıktır. Her ne kadar korku filmine yaklaşma çabaları olsa da dövüş sahnesi, Kızılderililer ve kanun kaçağı ile onu takip eden şerif senaryo içinde kendine yer bulur.

“Frankenstein Meets the Space Monster” (Frankeştayn Uzay Canavarları ile Karşılaşıyor, 1965) filmi ile Frankenstein uzayın ötesine taşınıyor imajı yaratılsa da filmin Doktor Frankenstein ve yaratığı ile alakası yoktur. Mars gezegeninden gelen ve dünyadaki kadınları ele geçirmeye çalışan Princess Markuzan ve yardımcısı Doktor Narin’e karşı duran astro robot dehşet saçıyor. Şeklinden dolayı ise canavara benzetiliyor. Düşük bütçeli komedi ve çıplaklık barındıran iki filmde de Frankenstein’ın yaratığı eksik olmuyor, “House on Bare Mountain” (Çıplak Tepedeki Ev, 1962) filminde kızların okuduğu bir okulda verilen maskeli partide Frankenstein’ın yaratığına ait maske takan haylaz bir genç ile, “Kiss Me Quick!” de (Beni Hemen Öp, 1964) seksi kadınlar yaratan çılgın bir bilim adamının klasik canavarlara dönüşen hatalı denekleri arasında (yaratık klasik görünümüne rağmen aslında kadındır) görülür. Her ikisi de bolca çıplaklık ve dans sahnelerini barındıran, pornografi kategorisine girmemek için ürüme organlarını göstermeyen MPPA standartlarında filmlerdir.

Frankenstein Meets the Space Monster (Frankeştayn Uzay Canavarları ile Karşılaşıyor, 1965)

Frankenstein yalnızca Amerika ve İngiltere’nin ilgisini çekmiyor. Uzak Doğu’dan Güney Amerika’ya kadar uzanan geniş bir yelpazede Frankenstein filmleri çekiliyor, kimi romana sadık kalmayı tercih ederken, kimi ise özgün bir senaryo yaratarak kendi kültür ve zevklerine uyarlıyor. Japonya en ilginç Frankenstein uyarlamasını yaparken, Frankenstein romanının bilimsel kökenini kullanıyor, eleştirel bir dille de Japonlara özgü “kaiju eiga” (yaratık filmi) ların içine yerleştiriyor. “Furankenshutain tai chitei kaijû Baragon” (Frankeştayn Baragon’a Karşı, 1965) filmine Frankenstein’ın karşısına Godzilla, Rodan ya da Gamera gibi meşhur yaratıklarını değil de mutant bir dinazor olan Baragon’u çıkartıyor. Nihayetinde Frankenstein’ı da dev yaratıklardan biri haline getiriyor. Nazi bilim adamları bir deney için Frankenstein’ın kalbini Hiroshima’ya gönderirler. Deney esnasında ise Amerika’nın Hiroshima’ya attığı atom bombası organın kirlenmesine neden olur. Daha sonra organı bulup yiyen Sanda adındaki bir çocuk, 100 feet uzunluğunda bir deve dönüşür. Sanda Frankenstein, Baragon adındaki dinozor ile savaşır, bir çeşit kahramana dönüşür. Filmin Asya versiyonunda dev bir ahtapotla da dövüşür ancak uluslar arası pazarda bu bölüm çıkarılır. Bu tür üzerine uzman biri olan Ishiro Honda, Amerikalı aktör Nick Adams’ı kullanır. Ancak devam filminde yer almaz. Renkli olarak çekilen filmde bu boşluğu Amerikalı Russ Tamyln doldurur, “Furankenshutain no kaijû: Sanda tai Gaira” (Frankeştayn Yaratığı: Sanda Gaira’ya Karşı, 1966). 100 feet boyundaki Sanda Frankenstein’ın karşılaştığı yaratık Sailah (Japon versiyonunda Gaira) dır, Sailah da Sanda’nın kopan elinden yaratılmıştır, ancak kötüdür. Film, Amerikan dağıtımcılar tarafından devam filmi olarak gösterilmek istenmez, bu sebeple ilk film “Frankenstein Conquers the World” (Frankenstein Dünyayı Fethediyor) adıyla dağıtılırken, ikincisi “War of the Gargantuas” adıyla dağıtılır. Dönemin en iyi Japon yapım şirketlerinden biri olan Toho Yapım Şirketi, böylece Frankenstein temasını bambaşka bir boyuta taşıyarak dev bir yaratığa dönüştürür.

Furankenshutain tai chitei kaijû Baragon (Frankeştayn Baragon’a Karşı, 1965)

Söz konusu Avrupa olunca Frankenstein’ı tek başına değil de Universal’ın 40’lı yıllarda yaptığı gibi birden fazla canavar ile birlikte kullanmayı tercih ediyor. Klasik canavarları tek bir filmde toplayarak daha fazla ilgi uyandırmayı amaçlıyor. Özellikle İspanya’da Paul Nashy, Kurt Adam filmleriyle dikkat çekiyor. Ancak karma yaratıklar arasında Frankenstein da kendine yer buluyor. “Los Monstruos del Terror” (Dehşetin Canavarları, 1970) filminde iki bilim adamı, Mumya, Kurt Adam, Vampir Kont ve Frankenstein’ın canavarını bir araya getiriyor. 1968 yapımı “La Marca del Hombre Lobo” (Kurt Adamın İşareti, 1968) ise Amerika’ya “Frankenstein’s Bloody Terror” (Frankenstein’ın Kanlı Dehşeti) adıyla sunuluyor. Ancak film yanlış yönlendirmedir ve Frankenstein ile alakası yoktur. Lycanthropy ve vampirizm hakkında olan film Amerikan eleştirmenleri ve korku fanlarını öfkelendiriyor. Jesus Franco 1970 yılında Dracula’yı Bram Stoker’ın romanına sadık kalmaya çalışarak anlatırken, sonraki yıllarda Frankenstein yaratığını da işliyor ve “Dracula Contro El Doctor Frankenstein” (Dracula Frankeştayn’a Karşı, 1972) ile kötü güçlerden oluşan bir ordu kurmayı hedefliyor. Doktor Frankenstein yaratığını diriltiyor, filmin başında ölen Dracula’yı da dansçı bir kızın kanı sayesinde hayata döndürüyor. Senaryoya Kurt Adam ekleniyor, kötü doktorun karşısında ise Stoker’ın romanında yer alan Doktor Seward duruyor. Türler, romanlar, yaratıklar birbirine karıştırılıyor. Franco, Dracula/Frankenstein çalışmasının ardından İspanya ve Portekiz’de 1972 yılında aynı ekiple çektiği üç filmden biri olan “La maldición de Frankenstein” (Frankeştayn Laneti, 1972) da erotizmi kullanıyor (diğerleri Dracula vs. Frankenstein ve La Fille du Dracula), sonraki yıllarda Frankenstein’ı dönem dönem istismar ediyor. Amerikan yapımı “Dracula versus Frankenstein” (Dracula Frankeştayn’a Karşı, 1971) da da tıpkı Franco örneğinde olduğu Dracula, çılgın Doktor Frankenstein aracılığıyla yaratığı canlandırıyor. Dönemin hippi zihniyetini ve havasını taşıyan; karakter oyuncuları ve diyalogları ile sıra dışı olan filmde muazzam bir fantastik-korku-bilimkurgu koleksiyonuna sahip Forrest J. Ackerman da ufak bir rolde oynuyor.

Böyle bir ortamda Frankenstein ya da yaratığının, ölümsüz Kont Dracula ile karşılaşması kaçınılmaz oluyor. Yalnızca sinemada değil, Don Glut’ın kitaplarında da olduğu gibi edebiyat arenasında iki büyük mitosun maceraları tecimsel hedeflerle birleştiriliyor.

Meksika söz konusu olduğunda maskeli kahraman Santo canavarlar ile mücadele ederken kaçınılmaksızın Frankenstein’ın canavarı ile karşılaşıyor. Universal’ı taklit eden Abel Salazar ise “Frankestein el vampiro y companía” (Frankeştayn Vampir ve Diğerleri, 1962) filminde “Abbot and Costello Meet Frankenstein” dan esinleniyor. Frankenstein yaratığını temel öğe olarak almıyor ancak ondan beslenmesini biliyor.

La figlia di Frankenstein (Bayan Frankeştayn, 1971)

İstismar sinemasının yoğun olarak yaşandığı (hem exploitation hem de sexploatiaton) 70’ler İtalya’sı da Frankenstein’ı es geçmiyor. “La figlia di Frankenstein” (Bayan Frankeştayn, 1971) filminin başlarında Doktor Frankenstein, yaratığı tarafından öldürülüyor; ondan daha tutkulu ve hırslı olan doktor kızı Tania (Sarah Boy) ise babasının deneylerine devam ediyor. Deneye farklı bir boyut katarak babasının doktor arkadaşının beynini, özürlü ancak yakışıklı ve genç hizmetçisine aktarıyor. Böylece hem ölümden sonra yaşamı, hem de gençleştirme işlemini başarmış oluyor. İlk yaratık ise ölüm saçmaya devam ediyor, kimi sahneler zorlama da olsa çıplaklık eksik olmuyor. “Frankenstein ’80” (Frankeştayn 80, 1972) de ise hikaye modern zaman taşınıyor, köy yaşamının ortasında değil de modern şehirde şekilleniyor. Tıp alanında organ nakli esnasında yaşanan sorunları ortadan kaldıracak mavi renkli bir serum Doktor Frankenstein adındaki çılgın bir doktor tarafından çalınarak “Mosaico” isimli şehvet cinayetleri işleyen bir yaratık yaratılıyor. İşlediği cinayetlerin ardından bıraktığı izleri takip eden polisler ve münferiden çalışan bir adam katile yani yaratığa ulaşmaya çalışıyor. İtalyan, Fransız ve Amerikan ortak yapımı olan “Flesh for Frankenstein” (Frankeştayn için Beden, 1973) sanatçı Andy Warhol üzerinden reklamı yapılarak piyasaya sürülüyor. Baron Frankenstein Udo Kier tarafından canlandırılıyor. Bu sefer Baron’un amacı ise daha farklıdır, üstün ırkı yaratmak! Bunun için önce kadın bedeni yaratıyor, sonra ise karşı koyamayacağı bir erkek beden yaratmak istiyor. Böylece zombilerinden doğacak yeni nesil üstün ırkı yaratacaktır. Her şeyin kusursuz olması için kızlar tarafından beğenilen bir erkeğin kafasına ihtiyaç duyuyor. Ancak yanlışlıkla kadınlara ilgi duymayan birinin kafasını alıp, elindeki erkek beden ile birleştirdiğinde deney istediği gibi sonuçlanmıyor. Bu esnada Barones seks oyunlarına giriyor, Barones’in iki çocuğu evdekileri gizlice seyrediyor (hatta annesinin gizli ilişkisini), Baron, kadın zombisine ait iç organlar ile seks yapıyor, cinsel uzuvlar ve bolca kan ekranlara geliyor; tüm bunlardan başka görsel bir şölen, heykel, resim, mimari yapı ve sahne dekorlarıyla birkaç mekanda sergileniyor. Mel Brooks’un “Young Frankenstein” filminin başarısından etkilendiği bariz olan “Frankenstein All’Italiana” (Genç Frankenstein, 1976) da ise ılımlı bir komedi filme hakim oluyor. “Terror! Il castello delle donne maledette” (Korku! Lanetli Kadınların Şatosu, 1974) filmi ise mantık sınırlarının dışında bir seyir izliyor. 19. yüzyıl İtalya’sında Kont Frankenstein (Baron yerine Kont unvanı kullanılmıştır) köylüler tarafından öldürülen bir Neandertal’i canlandırıyor, adını ise Goliath koyuyor. Ona yardım eden ise Kambur Igor, Cüce Genz ve hizmetkar Hans’dır. Cüce Genz, maskaralıklarından dolayı Kont tarafından kovuluyor, dağlarda dolaşırken bir başka Neandertal ile arkadaşlık kuruyor ve ona Ook ismini veriyor. Bu esnada Kont’un kızı babasını ziyaret ediyor, Kont, yaratığını yani Goliath’ı kızıyla tanıştırıyor, yaratık kıza aşık oluyor. Filmdeki kötü olayları hazırlayan ise Cüce Genz oluyor ve eski sahibinden intikam almak için Ook ile birlikte şatoya sızıyor, Kont ölüyor, Kont’un kızını kaçıran Ook ise ilk görüşte kıza sempati besleyen Goliath tarafından öldürülüyor. Goliath’ın ölümü de meşale taşıyan köylüler tarafından oluyor. Film ilginç senaryosunun dışında klasik Frankenstein filmlerinden farklı bir seyir izliyor. Şöyle ki; gerçek kötü Frankenstein’ın yaratığı değil de çirkin görünümlü insandır.

Yeni Kıta Amerika’da ise 70’lerde farklı bir akım yükseliyor. Yapımcılar izleyici kitlesindeki siyahi popülasyonu fark ederek gerek televizyonlarda gerekse de sinema ekranlarında zencilere yönelik filmler yapıyor (blaxploitation). Konu korku olunca da klasik canavarlar siyahlaştırılarak farklı filmler üretiliyor. İlk deneme “Blacula” ile gelirken, filmin başarısının ardından ikinci deneme Frankenstein ile oluyor. Blacula filmindeki role Shekasperare oyuncusu William Marshall seçiliyor ve yapımcılarına büyük miktarda para kazandırıyor. Marshall’a “Blackenstein” (Blackenstein, 1973) filminde oynaması teklif ediliyor ancak kabul etmiyor. Marshall’dan yoksun çekilen düşük bütçeli korku filmi ise yapımcılarına istenileni vermiyor. Kolları ve bacaklarını Vietnam Savaşı’nda kaybeden zenci bir adamın sevgilisi, DNA konusunda uzman eski hocasına giderek yardım ister. Dr. Stein adındaki bilim adamı (ki zenci değildir) yardım etmeyi kabul eder. Doktor Stein, asistanı ve kadın birleştirme sürecini başlatırlar. Dr. Stein’ın asistanı bu süreçte kadına aşık olur, ona duygularını açtığında ise reddedilir. Bunun üzerine son aşamada gizlice deneyi sabote eder. Ortaya çıkan ise Boris Karloff’un canlandırdığı yaratığa benzeyen devasa bir yaratıktır. İnsaları öldürür, sonunda siyah renkte doberman köpekleri tarafından parçalanır.

Blackenstein (Blackenstein, 1973)

Bu noktaya gelindiğinde Frankenstein’ın yaratığı sinemasal ve televizyondaki yapımlardan sonra artık kabul görmüş ve evrensel yaratıklardan biri haline geliyor. Korku sinemasının içinde merkez olarak ya da korku öğelerinden biri haline gelerek, vazgeçilmez bir karaktere dönüşüyor. Televizyon dizilerinde ve televizyon için çekilen filmlerde boy gösteriyor (Hilarious House of Frightenstein / Frankeştayn’ın Neşeli Evi, 1971; Frankenstein: The True Story / Frankeştayn: Gerçek Hikaye, 1973;) , çocuklar için yapılan çizgi sinemalarda yer alıyor (Mad Monster Party?/Çılgın Canavarlar Partisi, 1967; The Flintstones Meet Rockula and Frankenstone/Çakmaktaşlar Rockula ve Frankenstone ile Karşılaşıyor, 1979) yine çocukları hedef alan diziler içinde kendine yer buluyor (The Munsters, 1964-1966). Bu örnekleri sıralamak çok uzun listeler gerektirir, çok da gerekli değildir. Tıpkı Frankenstein’ın yaratığının yan rollerde yer almış olduğu filmlerden bahsetmenin yersiz olacağı gibi. Ancak bazılarını belirtmek gerekirse, Franco Brocani’nin denemesi “Necropolis” (Necropolis, 1970) içinde, Güney Amerikalı güreşçi kahraman Santo ve Blue Demon (Mavi İblis) un yer aldığı “Santo el enmascarado de plata y Blue Demon contra los monstruos” (Santo ve Mavi İblis Canavarlara Karşı, 1969) filminde klasik canavarların arasında, yine Meksika’da “Chabelo y Pepito contra los monstruos” (Chabelo ve Pepito Canavarlara Kaşı, 1973) filminde Chabelo ve Pepito’nun gittikleri izci kampında, “Capulina contra los monstruos” (Capulina Canavarlara Karşı, 1974) filminde Capulina’nın karşılaştığı canavarlar arasında Frankenstein’ın yaratığını görmek mümkündür. Tüm bu filmlerde senaryoyu besleyen esas konu değildir, yalnızca varlığı söz konusudur. Klasikleşen bir korku karakteri olduğunun göstergesidir. Öyle ki bu durum günümüzde de geçerliliğini sürdürmektedir.

Santo söz konusu olduğunda senaryo içerisinde güreş sahneleri ile yaratık görmek olağan oluyor. Türler, konular ve karakterler harmanlanıyor. “Santo vs. la hija de Frankestein” (Santo Frankeştayn’ın Kızı ile Karşılaşıyor, 1972) filminde Meksika’nın B filmleri kraliçesi Gina Romand, gençleşmek için Santo’nun kanına (Kontes Elizabeth esinlenmesi) ihtiyaç duyuyor, Santo’yu elde etmek için sevgilisini kaçırıyor, onu kurtarmaya çalışan Santo ise çılgın bilim kadını ve çalışanları ile dövüşüyor.

Frankenstein doktorun adıdır, ancak genel bir yanılgı ile insanların zihinlerinde yaratığın ismi olarak kalmıştır. “It’s Alive” (O Yaşıyor, 1974) filminde mutlu ve düzenli bir ailenin canavar şeklinde bebekleri olunca Frank isimli baba çocuğuna Frankenstein diye hitap ediyor. Frankenstein isminin yaratığa ait olduğunu söylüyor, gerçekte doktorun ismi olduğunu ise kitabı okuduktan sonra öğrendiğini ifade ediyor. Bir şekilde kimlikler karışmış diyerek hem kendi durumuna yorum yapıyor, hem de Frankenstein durumuna iyi bir açıklama getiriyor.

Bir başka örnek Frankenstein değil de Frankenstein’ın yaratığı içindir. Her ne kadar yaratık, insan eliyle yaratılmış olsa da sonunda hep istenmeyen olmuştur. Bu özelliğinden dolayı zaman zaman çirkinliğin, ucubeliğin simgesi haline gelmiştir. Nihayetinde çirkin olmak elinde değildir, ölümden sonra geri geldiği düşünülecek olursa bu da normaldir. Ancak doğumdan kaynaklı kusurlarda da benzer durum vardır. Sakat doğum sonucu meydana gelen insanlar da bazen ucube olarak kabul edilir, hatta ilkel bir şekilde sirklerde, karnavallarda meraklı insanlara sergilenir. Tıpkı “The Funhouse” (Korku Karnavalı, 1981) filminde olduğu gibi. Doğuştan gelen çirkinliği ve hastalığı olan daha çok yaratığa benzeyen insan, çalıştığı karnavalda gerçek yüzünü ortaya çıkarmamak için Frankenstein kostümüyle dolaşır, cinayetler işler. Maskesini çıkarmadığında korkutucudur, maskesini çıkardığında ise daha da korkutucudur.

Mel Brooks, ileride kült bir film olacak, Broadway sahnesine uyarlanacak olan “Young Frankenstein” (Genç Frankenstein, 1974) filmini siyah beyaz olarak çekiyor. Alfred Hitchcock nasıl ki, en masum yaratık diye bilinen kuşları korku filmi yaparım diyorsa, Mel Brooks da, “Bir korku filmini tersyüz edip, komedi yapabilirim” diyor ve absürt bir komedi yapıyor. Gene Wilder Doktor Frankenstein’ın torunu; Marty Feldman, Kambur Igor; yaratık ise Peter Boyle oluyor. Victor Frankenstein’ın torunu akademik bir bilim adamıdır ve dedesinin kötü şöhretinden kurtulmak için adının telaffuzunu bile değiştirir. Onun yaptıklarını ise bilim dışı bulur. Ancak kendisine miras kalan şatoya gittiğinde dedesinin notlarından yola çıkarak mizah eşliğinde yaratığı yaratır. Senaryoyu Brooks, Wilder ile birlikte yazıyor ve 30’ların Universal Frankenstein filmlerinden esinleniliyor (Frankenstein, 1931; Bride of Frankenstein, 1935; Son of Frankenstein 1939; Ghost of Frankenstein, 1942 Frankenstein Meets the Wolf Man, 1943). Filmdeki laboratuar aksesuarlarının çoğu, 1931 “Frankenstein” filmindeki Kenneth Strickfaden’ın tasarladığı ürünler oluyor. Filmin yakaladığı başarı taklitlerini de beraberinde getiriyor.

Amerikan ambargosunun uygulandığı yıllardaki çoğu Amerikan filmi gibi gösterime girmeyen “Young Frankenstein” da ülkemizde gösterilmiyor, ancak benzer örnek Yeşilçam tarafından çekiliyor. Nejat Saydam’ın “Sevimli Frankeştayn” (1975) olarak çektiği filmde çılgın doktor rolü Bülent Kayabaş’ın, yaratık ise Savaş Başar’ın oluyor. Savaş Başar bu rol için Acar Film’den 23.528 Türk Lirası alırken oynadığı yaratık uysal ve daha çok çekingen bir yaratıktır. Ancak Yeşilçam ilk kez bu film ile Doktor Frankenstein’ı kullanmıyor. İtalyan çizgi romanı olan Kilink (ya da Killing) pek çok kez filmleştirilirken, 1967 yılında dönem seyircisi tarafından çok tutulan iskelet görünümlü Kilink’in karşısına çıkartılıyor, “Kilink Frankeştayn ve Dr. No’ya Karşı” (1967). Yılmaz Atadeniz’in “Yılmayan Şeytan” (1972) filminde ise bir tür Frankenstein öyküsü, düşünebilen bir robot yaratmaya çalışan profesörün öyküsü anlatılıyor.

Sevimli Frankeştayn (1975)

Türkiye’de olduğu gibi başka ülkeler de sinemalarında Frankenstein’a yer veriyor. İsveç, “Victor Frankenstein” (Victor Frankenstein, 1977) ile romana sadık kalıyor. Fransa, komedi ve çıplak sahneleri harmanlayarak, dönemin sevilen Fransız pop şarkıcılarından Eddy Mitchell’i de yaratık olarak sunarak “Frankenstein 90” (Frankenstein 90, 1984) ı çekiyor. Victor, Frank adında yaratığını yaratıyor, öfkesini kontrol altında tutamayan ve kadınlara karşı zaafı olan yaratığın yalnızlığına derman olması için de Adelaide adında eş sunuyor.

Korku sineması içinde bir alt tür olan çılgın doktor (mad doctor) filmleri 30’lu yıllardan itibaren (kimi sessiz örnekleri unutmadan) pek çok kez işlenmiş olsa da bu örnekler Frankenstein sinemasının içine dahil olmaz. Onlar bilgiye aç olan, nihai hedefleri uğrunda ahlaksal değerleri hiçe sayan çılgın bilim adamlarıdır. Bu bağlamda Doktor Frankenstein ile aralarında benzerlik vardır. İşte bu benzerlik kimi filmlerde kullanılmış, hatta Frankenstein’a göndermeler dahi yapılmıştır. Tüm bunlar arasında belki de en ilginç sayılabilecek örnek “The Rocky Horror Picture Show” (The Rocky Horror Picture Show, 1975) filmidir. Yeni evli bir çift Janet Weiss (Susan Sarandon) ve Brad Majors (Barry Bostwick) yağmurlu ve fırtınalı bir günde yollarını kaybedince yakındaki bir şatoya sığınırlar. Sonraki olaylar şatonun içinde gerçekleşir ve şatonun sahibi olan absürt kıyafetli travesti Dr. Frank-N-Furter (Tim Curry) yeni çifti baştan çıkarmaya çalışır. Asıl hedefi ise aşk kölesi Rocky Horror’ı yaratmaktır. Müzikal komedi olan filmde bilimkurgu ve korku filmlerinin parodisi vardır, hem görsel göndermeler ile hem de şarkı sözleri ile sıkça dile getirilir. İngiltere’de Films and Filming dergisi tarafından 1975 yılının en zevksiz filmi olarak seçildikten sonra ise film iş yapmaya başlar. Hatta yapımcı dergiyi arayarak filmini kurtardıkları için teşekkür eder. Günümüzde de özellikle İngiltere ve Amerika’da gece yarısı gösterimleri sıklıkla yapılan ve kült mertebesine ulaşmış olan “The Rocky Horror Picture Show”, kıyafetleri, şarkıları, dansları ve karakterleriyle kendine has bir akım yaratır.

Artık korku geleneği kurmuş olan Frankenstein ve onun yaratığı geniş bir mitos oluşturuyor, ve her ülkenin sinemasında kendine yer edinmeye çalışıyor. Yeninden yapımlar gündeme geliyor, ya da Frankenstein temasından yola çıkarak tür zenginleştiriliyor. “The Bride” (Lanetli Gelin, 1985) ile “Bride of Frankenstein” filminin bir çeşit tekrarı yapılıyor ancak tamamen farklı bir senaryo kullanılıyor. Şarkıcı Sting ve Jennifer Beals filmde yer alıyor, Beals ilk başta korku filmlerinde oynamayı reddetse de senaryoyu okuduktan sonra filmin korku filmi olmadığına karar veriyor. Sting’in oynadığı Baron Charles Frankenstein, yaratığına eş olacak Eva adında yaratık yaratıyor. Ancak insana kusursuzca benzeyen Eva, yaratığı reddediyor, bunun üzerine yaratık kaçıyor (yaratığın adı ise Viktor’dur). Daha sonra bir cüce ile de arkadaşlık kuruyor. Böylece hikaye güzel ve çirkin ilişkisine dönüşüyor. Kötü görünümlü olanlar yaratık ve cüce iken, güzelliği simgeleyen Eva ve yakışıklı Frankenstein oluyor. Bu durumda yaratık, Eva ve Frankenstein arasındaki ilişkiye derinlik katıyor. Tim Burton, Vinent Price’a adadığı “Vincet” (Vincent, 1982) kısa filminden sonra Shelley Duvall’i de kullanarak 30 dakikalık filmi “Frankenweenie” (Frankenweenie, 1984) yi çekiyor. Köpeğini araba kazasında kaybeden hayalperest bir çocuk, çılgın bilim adamı rolüne bürünüyor ve köpeğini diriltiyor. Böylelikle ilk filminde Vincent Price ve Edgar Allan Poe’ya gönderme yapan Burton, Frankenweenie ile de Marry Shelley’e saygısını bildiriyor.

Frankenweenie örneğinde olduğu gibi Frankenstein’ın yaratığı çocukların hayallerinde şekilleniyor. Kanada yapımı olan ve çocuklara hitap eden aile filmi “Frankenstein and Me” (Frakankenstein ve Ben, 1996) de canavar tutkunu çocuğun ailesiyle ve çevresiyle uyum sorunu anlatılıyor. Hayalperest çocuğu annesi ve okul çevresi dışlıyor, onu anlayan ise babası ve kardeşi oluyor. Kendisi gibi bir hayalperest olan babası da ölünce annesi ile yaşadığı sorunları ortaya çıkıyor, film sonunda da sorunlar çözülüyor. Kendini klasik Universal filmlerinde (Dracula, Frankenstein, Mumya; Universal’dan başka Night of the Living Dead) hayal eden çocuğun en büyük hayali ise Frankenstein gibi yeni bir hayat yaratmaktır. Kasabaya gelen karnavalda sergilenen Frankenstein’ın yaratığını canlandırmak için terk edilmiş bir şatoda babasının eskizinden yola çıkarak düzenek kurar. Başarısız bir deney gerçekleştirir ancak film mutlu bir son ile tamamlanır (aslında yaratık canlanmıştır ancak kimse farkında değildir). Çocuklara yönelik bu tarzda film ve televizyon yapımlarına yer veren Kanada’dan başka kaçınılmaksızın Amerika’da da örnekler bulmak mümkün oluyor. “The Monster Squad” (Canavarlar Takımı, 1987) filminde olduğu gibi Vampir Kont etrafında toplanan klasik canavarlar çocuklardan oluşan bir takımın karşısında kendilerini buluyor.

The Monster Squad (Canavarlar Takımı, 1987)

Canavarların birlikte kullanıldığı bir başka film de “The Creeps” (1997) oluyor, çılgın bir bilim adamı eski korkuları, yani Dracula, Kurt Adam, Mumya ve Frankenstein’ın canavarını yaratıyor. Şöyle ki, canavarlar cüce boyundadır.

Sinema yalnızca Frankenstein ve onun yaratığı ile ilgilenmiyor. Edebi eserin ortaya çıkışını ve sinemasına uyarlanışına ait anıları da filme alıyor. 1816 yılında Cenevre Gölü kıyısındaki Deodati Villası’nda bir araya gelen Mary Shelley, Percy Bysshe Shelley, Lord Byron, Byron’un sevgilisi ve Dr. Polidori insanların meraklı bakışları altında, türetilen söylentiler eşliğinde bir araya gelirken Mary Shelley, Frankenstein romanına ilk düşüncelerini Deodati Villası’nda üretiyor. Ortaya çıkardığı edebi eser kadar da villada geçirdiği günler konuşuluyor. O günlerde neler yaşandığını anlatan Ken Russell’ın yönettiği “Gothic” (Gotik, 1986) ve Ivan Passer “Haunted Summer” (Lanetli Yaz, 1988) ise Frankenstein’ın doğumuna ışık tutuyor. “Gods and Monsters” (Tanrılar ve Canavarlar, 1998) filmi ise “Father of Frankenstein” isimli romandan uyarlanarak Frankenstein serisinin en önemli yapıtlarından ilk ikisini (Frankenstein, 1931 ve Bride of Frankenstein, 1935) çeken James Whale’in son yıllarını anlatıyor. Adını “Bride of Frankenstein” filminden bir replikten alıyor ve insan ile içindeki canavarı psikotik bir düzlemde anlatıyor. Yönetmenin gerçek hayatta yüzme havuzundaki intiharının nedenlerini yorumlamayla çalışıyor, eşcinsel olduğu gerçeğini sansürsüzce açıklıyor. Biyografik filmde Whale’i oynayan Ian McKellen oluyor, geçirdiği inme sonucu her geçen gün beyninin işlevini kaybettiğini düşünen, sanrılar ve hayali kokular duyan, Hollywood’dan ve şöhretten kurtularak kendini özgür ilan eden bir adamı canlandırıyor. Savaş yıllarından kalma anılarıyla boğuşurken, bu anılarını yok etmek için ikinci bir canavar yaratmaya (ilkini Frankenstein olarak varsayarsak) çalışarak bahçıvanı ile arkadaşlık kuruyor. Ondan yalnız hayatına son vermesini isteyerek görünmez (Whale’in korku klasikleri arasında olan bir diğer filmi The Invisible Man / Görünmez Adam, 1933’dir) olmaya çalışıyor.

Uzun yıllar yönetmen koltuğuna oturmayan Roger Corman “Frankenstein Unbound” (Anlatılmayan Frankeştayn, 1990) ile Brian Aldiss’in bilimkurgu romanını sinemaya aktarıyor ve böylece bilimkurgusal düzleme gotiği yerleştiriyor. İnsanlığın yararına üretilmek için tasarlanan bir silah üzerine çalışan bilim adamı (John Hurt) zaman üzerinde sıçrama yaparak kendini 1817 İsviçre’sinde bulur, Victor Frankenstein (Raul Julia) ve Mary Shelley (Bridget Fonda) ile karşılaşır. Senaryoya dahil olan Yaratık (Nick Brimble) kendine bir eş ister, Frankenstein ise yardımı zaman boyutunda sıçrama yapan yabancıdan alır. Bilimkurgunun farklı öğelerini (çılgın doktor, zaman yolculuğu) bir araya getiren film ise efsane yönetmen Roger Corman’ın şimdilik son filmidir. Filmi ilginç yapan bir diğer unsur da, Marry Shelly, Percy Shelly ve Lord Byron’un gerçek düzlemden kurguya dahil olmasıdır (Bu özelliği ile Tom Holland’ın The Vampyre / Vampir, 1995 romanına benzer)

Mary Shelley’s Frankenstein (Mary Shelley’den Frankenstein, 1994)

90’lı yılların atmosferine uyan “Frankenstein” (Frankenstein, 1994) İngiliz yönetmen Kenneth Branagh tarafından çekiliyor ve Frankenstein rolünü kendisi oynuyor. Yaratık ise Robert de Niro tarafından ekrana taşınıyor. Yönetmen romana sadık kalırken filmin tam adı “Mary Shelley’s Frankenstein” (Mary Shelley’den Frankenstein) oluyor. Romandan en büyük sapmayı Frankenstein’ın önce manevi kardeşi, sonra sevgilisi, en sonunda da karısı olan Elizabeth (Helena Bonham Carter) karakteri yapıyor. Romanda silik bir karakter iken, filmde tutkulu ve cesur bir kız olarak ön plana çıkıyor. Film Kuzey Kutbunda mahzur kalan bir geminin kaptanının Victor Frankenstein’ı bulması ile başlıyor. Victor hayatını ve yaşadıklarını geminin kaptanına aktarıyor. Kuzey Kutbuna gelişinin sebeplerini tamamladığında, bulunduğu kamarada ölüyor. Gemi mürettebatı onu yakmak isterken buzul parçalanıyor, meşaleyi yüzerek taşıyan ve odunları ateşe veren ise Tanrı’sının ölmesiyle yaşama amacını yitiren Yaratık oluyor.

90’lı yıllardan sonra Frankenstein’ın sinema uyarlaması fazla gözükmez. Bazı video sektörü için üretilen filmler ile televizyon dizileri ve filmlerinde boy gösterirken, büyük ve önemli bir sinema yapımı ile gündeme gelmez. Ancak kimi filmlerin içine yerleşmesini bilir. Yönetmen ve senaristlerin hafızlarında yer edinen ve sıklıkla başvurdukları bir karakter olarak varlığını sürdürür.

Görüldüğü üzere düz kafalı, boynunda cıvataları olan yaratık ilk formuna 30’lı yıllarda Jack Pierce tarafından sokulmuştur. Yıllar içinde belirli sapmalar yapsa da insanların zihinlerinde edindiği kimlik değişmemiştir. Zaman zaman romana sadık kalınarak uyarlamalar yapılmış, ya da bunların dışında tasvir edilmiş olsa da Frankenstein ve yaratığı insanlığın bir sorunudur. İnsanların ön yargılarının kurbanı, keşfetme arzusunun bir ürünü, Tanrı’yı oynama güdüsünün bir sonucudur. Günümüze gelindiğinde ise Mary Shelley’in gotik eseri gerçekleşmeye yakındır. Tıp alanındaki gelişmeler ölümsüzlüğün ve ölümden sonra yaşamın kapılarını aralamak için uğraşmaktadır. Belki de Doktor Frankenstein’ı doğuracak, yaratığını aramıza salacaktır. Sonuçları ise belki bildiğimiz sonda olacak belki de yepyeni bir dünyayı aralayacaktır.

Bu gelişmelerin yaşandığı günlerde Frankenstein sinemasına bakış tamamen farklı olmaktadır. Eskiden bir ütopyanın ötesine geçemeyeceğini değerlendirdiğimiz Frankenstein sinemasını artık bilimkurgudan ziyade yalnızca kurgunun içinde izleyeceğimizi bilmek, ya da bunun olasılığının yaklaştığını bilmek Frankenstein filmlerini ayrı bir kategoriye sokmaktadır. Çünkü Frankenstein artık gerçeğe yakındır. En azından Frankenstein filmlerinde yapılan deneyler, konuşulan akademik konular gerçek dünyada da konuşulmaktadır.

Hazırlayan: Fatih DANACI / Nisan 2010

KAYNAKÇA :

Kitaplar
AYLESWORTH, Thomas G.: Monster and Horror Movies, Whsmith, Londra 1986
BARKER, Clave: Clive Barker’s A-Z Horror, BBC Books, İngiltere 1997
BUTLER, Ivan: The Horror Film, The Tantivy Pres, New York 1967
CROSS, Robin: The Big Book of B Movies or How Low Was My Budget, St. Martin’s Pres, New York
EVERMAN, Welch: Cult Horror Films, Citadel Pres, New York 1993
EYLES Allen & ADKINSON Robert & FRY, Nichola:, The House of Horror, Lorrimer Publishing, Londra 1984
FRANK, Alan: Horror Films, Spring Books, İngiltere 1983
HUSS, Roy & ROSS, T.J : Focus on the Horror Film, Spectrum Book, New Jersey 1972
PISELLI, Stefano & MORROCCHI, Riccardo: Bizarre Sinema! Cultish Shocking Horrors (Sur)realism, Sadism and Eroticism, 1950s-1960s, Glittering Images, İtalya 2002
SCOGNAMILLO, Giovanni: Korkunun Sanatları, İnkılap Kitapevi, İstanbul 1996
SCOGNAMILLO, Giovanni & DEMİRHAN, Metin: Fantastik Türk Sineması, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2005
TOMBS, Pete: Fantastik Filmler, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2002
TOMBS, Pete & TOHILL Cathall: Avrupa Seks ve Korku Sineması, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2003
WEİSSER, Thomas & WEİSSER, Yuko Mihara: Japanesse Cinema Encyclopedia, Vital Books, Miami Florida 1997

Düzenli Yayınlar
Uncut, Sayı 2
Delirium: A Guide to Italian Exploitation 1975-1979, Media Publications, Londra 1997
Famous Monsters of Filmland, Sayı 107, Mayıs 1974
16.01.1986, Milliyet
31.05.1994, Milliyet
03.03.1995, Milliyet

Web Siteleri
http://sinematik.blogspot.com/
www.imdb.com
http://cinemexicano.mty.itesm.mx/

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (11 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.