Bazı pencereler asla açılmamalı... Secret Window (2004)

Frankenstein’ın İsimsiz Yaratığı – Bölüm 1

Fatih Danacı

Korku Sinema

Sine-Makale

Yazarlarımız

YasinKarakaya

02 Aralık 2009

6 Adet Yorum

6

HAMMER DÖNEMİNE KADAR FRANKENSTEIN SİNEMASI

Frankenstein sinemasını yazmadan önce türün edebi kaynağına göz atmak, kısa bir psikanalitik eleştirisini yapmak zorunlu gözükmektedir. Çünkü Mary Wollstonecraft Godwin Shelley salt korkutmak için yazmamıştır “Frankenstein; Or, Modern Prometheus” (Frankenstein ya da Modern Prometheus) romanını. Bir gece gördüğü düşün ardından gelen kurgu değildir yalnızca. Hikayenin alt metinlerinde yatan anlamları incelemek, yazarın yaşamından kesitlere değinmek öncelikle romanı anlamamızda, daha sonra da sinemasını incelemek hususunda faydalı olacaktır.

1836 yazında Lord Byron, onun yakın arkadaşı Dr. Polidori ve Byron’un sevgilisi ile Mary Shelley ve Percy Bysshe Shelley çifti Cenevre’de toplanıyor. Çevrede yaşayan insanlar arasında içeride neler yaptığı uzun süre konuşuluyor. Yaptıkları toplantılar sırasında ise Alman korku hikayeleriyle eğleniyorken, bu hikayeleri taklit etmek amacıyla öykü yarışması yapıyorlar. Lord Byron, şiiri Mazeppan’nın sonuna eklediği bir hikaye yazarken, Polidori daha sonra klasik soylu bir vampir sayılacak “The Vampyre” yazıyor. Diğer iki arkadaşıyla beraber Percy Shelley de doğaüstüne yöneliyor. Ancak tek tamamlanan ise Mary Shelley’in “Frankenstein; Or, Modern Prometheus” adlı romanı oluyor. Peki ama roman ne anlatıyor, neden anlatıyor? Her şeyden önce erkek karakterlerin ağızlarından dinlediğimiz Frankenstein romanında insan doğasının temel tepkilerini görüyoruz. Bir yaratıktan ziyade insan olan, insan gibi düşünen isimsiz yaratığın sosyalleşme çabası, sosyal bir varlık olarak insanların içine karışma endişesiyle, sırf çirkin görünümünden dolayı insanlar tarafından dışlanmasını, bunun neticesinde de Tanrı’sına sığınmasını, yani bedenini birleştiren ve elektrik akımıyla hayat veren Dr. Victor Frankenstein’ı anlatıyor.

Hikaye dönemin popüler yazım şekillerden biri olan mektup şeklinde ve roman karakterinin ağzıyla anlatılıyor. Anlatıcılar ise aslında üç farklı erkektir. Kuzey Kutbunda mahsur kalan geminin kaptanı Walten (Frankenstein’ın buzullarda donmak üzereyken sığındığı geminin kaptanı), romanda Tanrı’yı oynayan Dr. Victor Frankenstein ve yaratığın kendisidir. Peki yarattığı neden erkek oluyor? İşte bu noktada Mary Shelley ile roman kahramanı Dr. Frankenstein’ın benzerliğinde yanıtı buluyoruz. Mary Shelley’in annesi doğum sırasında ölmüştür. Benzer bir şekilde Frankenstein’ın annesi de zamansız ölmektedir. Burada anne, yani kadın kavramı ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Mary Shelley, Frankenstein romanını yazmaya başlamadan bir sene önce doğum yapmış, bebeği ise iki gün yaşamıştır. 1816’da hasta doğan ikinci bebeği ise 3 yıl yaşayabilmiştir. Dönemin ünlü kadın hakları savunucusu Mary Wollstonecraft’ın kızı olduğu düşünülünce de karakter tahlili daha sağlam temeller üzerine oturuyor. Bu duygularını en iyi anlatan ise günlüğünden verilecek şu örnek oluyor:

“Kafamdaki düşünceler, onları kovabilmek için dalmaya çalıştığım okumayı ne zaman bıraksam, yine aynı noktaya dönüyorlar: Bir anneydim ve şimdi değilim…”
Bu bağlamda normal düzen içinde yaratılamayan çocuk ancak bilim sayesinde yaratılabiliyor, anne, yani kadın da yerini erkeğe bırakıyor. Tıpkı kendisinin anne olmayı beceremediği gibi, Frankenstein da Tanrı olmayı beceremiyor ve en sonunda kendisinin de, yaratığının da ölmesine neden oluyor.

Roman aynı zamanda gotik geleneğinin oluşturmasında büyük pay sahibi oluyor. 19. yüzyıl rasyonalizmine karşı bir alternatif sunuyor ve fantastik olguları kullanmaya başlıyor. Ancak korkutmaktan ziyade tıbbın da geliştiği bir dönemde eril bilime bir taşlama da yapılıyor.

Bilimkurgunun temelini atan romanın konusu ise kısaca şöyledir:

İsviçreli Victor Frankenstein mutlu ve mesut bir hayat sürdüğü ailesinden ayrılarak tıp okumaya gider. Burada bilimin sınırlarını dener, Tanrı’yı ve doğal düzeni sorgulayarak bir insan yaratmaya çalışır. Normal yaşantısını aksatır, kendini laboratuarına kapatır ve insan bedenine ait parçaları kullanarak bir canlı yaratır. Küçük parçalar hızını yavaşlattığı için ise büyük parçalarla deneyine devam eder. Devasa boyutlarda, normal insandan daha büyük, 8 feet uzunluğunda bir canlı yaratmak için birkaç ayda gerekli parçaları toplar. Ancak sonunda yarattığı canlı kaçar ve yalnız hayatına arkadaş aramaya başlar. Kötü görünümünden dolayı dışlandığını anladığında ise hiç tanımadığı köylü bir aileye sahip evin yanındaki kulübede saklanır. Burada gizilice hayatına devam eder, okumayı ve konuşmayı onları izleyerek öğrenir. Zor zamanlarında ekinlerini toplar, odunlarını keser. Aile tarafından iyilik meleği olarak değerlendirilir bu görünmeyen kahraman. Kendini onlara gösterdiğinde ise kötü ve çirkin görünümünden dolayı dövülür, insanlara özgü önyargıların kurbanı olur. Hayatını adadığı ufak bir aileden de dışlanan yaratık, yaratıcısına yani Dr. Frankenstein’a ulaşmaya çalışır. Ona ızdırap vermek için sevdiklerini öldürmeye başlar. Var olan düzenin sonucu vahşileşerek, kimin suçlu, kimin suçsuz olduğunu sorgulamamızı sağlar. Frankenstein ile konuşmaya başladığında ise yaşadıklarını anlatır, çare olarak da hayatını paylaşmak istediği bir eş istediğini söyler, istediğini elde ettiği takdirde insanoğlundan uzak yerlerde yaşayacağının garantisini verir. Aksi takdirde tehditler savurur. Yarattığı canlının çektiği acılarını, insanlar içinde var olma çabalarının sonuçsuz kaldığını gördükten sonra da Frankenstein ilk başta kabul eder, ancak sonra verdiği sözden döner. Çünkü bir yaratık daha yaratma sorumluluğunu almak istemez. Yaratık da kendisini unutan (eğer doktor Tanrı ise yaratık da onun kuludur), mutlu bir şekilde hayatına devam eden doktora son bir ders vermek için düğün gününde karısını öldürür. Yaşama amacı kalmayan doktor ise bir kovalamacanın içine girer, intikam ve nefret duygusuyla Kuzey kutbuna kadar ilerler. Güçsüz bedeni daha fazla dayanamayınca, bir gemiye sığınır, burada hikayesini geminin kaptanına anlatarak ölür. Yaptıklarından pişman olan yaratık ise Tanrı’sının ölmesiyle var olmak için bir amaç bulamaz, suçluluk duygusuyla buzuldan bir sal ile uzaklaşarak, her bir parçasını yakmak için and içer.

Dracula’dan sonra en bilindik canavarlardan biri olan Frankenstein romanında yoğun duygular olsa da sinemasında bu denli hissedilmiyor. Yaratığın yalnızlığından ziyade korkunç görüntüsü ön plana çıkarılıyor.

1823 yılında Londra’da en az beş farklı sahne oyunu sergilenen Frankenstein uyarlamalarının en ünlüsü “Presumption: or, the Fate of Frankenstein” oluyor. Hatta oyunu izlemeye Shelley’in kendisi de katılıyor ve gösteri sonunda salondan memnun bir şekilde ayrılıyor. Eser, karanlık tiyatroların sahnelerinden eksik olmuyor ve Paris’ten Viyana’ya, New York’a kadar gidiyor. Hatta Dracula ve Faust ile beraber aynı sahneyi paylaşıyor, “The Devil among the Players”. Ancak en önemli sahne uyarlaması ise 1927 yılında Peggy Webling’in adaptasyonudur, ki Dracula’nın başarısının ardından yeni malzeme arayan Hollywood’un Universal Pictures şirketinin dikkatini çekiyor. Aslında sinema ekranlarında ilk gösterimi daha evvele, sesiz döneme tekabül eden 1910 yılında Edison stüdyolarında “Frankenstein” ile oluyor, ve şirketinin aktörlerinden biri olan Charles Ogle’ın oynadığı yaratık rolü roman ile benzerlik gösteriyor, 11 Mayıs ile 18 Mayıs arasında gösterime sunuluyor. 1915 yılında Amerikan yapımı “Life Without Soul” (Ruhsuz Yaşam, 1915) ile bir başka sessiz dönem filminde Shelley’in romanı temel alınıyor. Dönem seyircisine uyarlanan filmde dramatik sahneler öne çıkıyor. Kayıp İtalyan sessiz sinemasından bir başka örnek olarak da “Il Mostro di Frankenstein” (Frankenstein’ın Canavarı, 1920)’un bahsi geçiyor.

Tüm bu erken denemelerin ardından Universal Pictures, Dracula’nın ticari başarısından sonra seri halinde Frankenstein filmlerini çekiyor ve ilki James Whale yönetmenliğinde “Frankenstein” (Frankenstein, 1931) oluyor. Her ne kadar yönetmen olarak Robert Florey düşünülse de daha sonra bu görev Whale’e geçiyor. Ancak Florey filmin senaryosuna yaptığı ekleme ile mükemmel olması planlanan yaratığı gözü dönmüş bir katile çeviriyor. Bunu da yaratığa nakil yapılması planlanan normal insan beyni yerine anormal beyin transferi düşüncesiyle gerçekleştiriyor (ki böyle bir bölüm romanda yer almaz). Garret Fort ve Francis Faragoh senaryoyu Peggy Webling’in sahne oyunundan uyarlıyor ve Doktor Frankenstein rolü için daha önce de Whale’in bir filminde başrol oynayan Colin Clive seçiliyor. Frankenstein’ın yaratığı ise ilkin Bela Lugosi’ye teklif edilse de Lugosi reddediyor (hatta görüşülenler arasında Edward van Sloan da vardır) ve Boris Karloff ilk korku filminde rol alarak tür sinemasında kariyerinin sonuna kadar en büyük oyunculardan biri olarak kalmayı (ki aynı dönem oyuncuları olan Bela Lugosi, Lon Chaney Jr. son yıllarında başarısız filmlerde gözükmüşler, biraz da olsa prestijlerini sarsmışlardır) başarıyor. Yaratığın makyajını Dracula filminde dikkat çekmeyen ancak Karloff ile ölümsüz olan Jack Pierce yapıyor. Her gün 3,5 saatlik bir makyajının sonunda kafatasını uzatıyor ve tepesini saçlarıyla birlikte düzleştiriyor, tüm yüzü cerrahi bir operasyon geçirmişçesine doğallıktan uzaklaştırıyor, yaraları yaşam verme sürecinin bir sonucu olarak yansıtıyor, boynunun her iki yanına yerleştirdiği cıvatalar ile elektrik akımının sirkülasyonu sağlanıyor. Ancak yaratığın uzun ayakları, büyük elleri olmasına rağmen asıl korkunçluğu gözleri, göz kapakları sayesinde veriliyor ve Karloff’un oyunculuğu yardımıyla hem vahşi, hem de ruhu işkence görmüş bir caninin masumluğu aktarılıyor. Yapımcı Carl Laemmle bile en çok gözlerinden etkilendiğini itiraf etmek zorunda kalıyor. Karloff Yaratık rolü ile özdeşleşiyor, buna rağmen ise sinema kariyerinde üç kez bu role bürünüyor.

Filmin konusu romandan sapmalarla Frankenstein’ın hayat verdiği yaratığın neden olduğu dehşet oluyor. Bu dehşetin nedeni ise duygusal değil de, cani bir beynin yarattığı dehşettir. Filmde yaratık ateşten korkar hale geliyor (çükü romanda yaratılışının ilk günlerinde ateşe deydiğinde yaktığını öğrenir, tıpkı ilk insanların olduğu gibi –ki kendisi de bir çeşit türünün ilk örneğidir- ateşi keşfeder), istemeden de olsa göl kenarında bir kızı yanlışlıkla öldürüyor (ki romanda kız ölmez, kızın babası yetişerek yaratığı kovalar). Romanda hiç olmamasına rağmen Frankenstein’ın kambur bir yardımcısı oluyor ve bu role de Dracula filminde muhteşem bir performans sergileyen Dwight Frye layık görülüyor. İleride Ygor tiplemesinin zemini de atılmış oluyor.

Hem gökyüzünün, hem ağaçların, neredeyse her görüntünün mükemmelliğinin ardında da Arthur Edeson yer alıyor ve yarattığı atmosfer, gerilimin artmasına yardımcı oluyor. Filmde belki de en çok dikkati çeken ise yaratığın makyajından sonra Frank Grove, Kenneth Strickfaden ve Raymond Lindsay’ın yarattığı laboratuar ve içindeki deney malzemeleri oluyor. Öyle ki tavanı açılıyor ve ihtiyaç duyulan elektrik enerjisinin yıldırımdan sağlanması için bir düzenekle ameliyat yatağı gökyüzüne çıkıyor (Hatta Mel Brooks 1974’teki filminde tüm bu düzeneği tekrar kuruyor).

Filmin sonu için iki alternatif düşünülüyor. İlkinde Frankenstein yaratığı ile birlikte değirmende ölüyor, diğerinde ise Elizabeth ile mutlu sona kavuşuyor. Universal ikincisini seçiyor ve devam filmi için yaratığı uyandırmasını biliyor. Yaratık ölmeden önce Frankenstein’ın düğün gününde sevgilisi Elizabeth’e saldırıyor ancak öldürmüyor. Yanlışlıkla öldürdüğü küçük kızın ardından ayaklanan köylüler tarafından yel değirmenine sürükleniyor, orada da yakılarak öldürülüyor. Frankenstein ise kurtuluyor, her ne kadar köylüler tarafından iyi gözle bakılmasa da hayatta kalmaya devam ediyor. Çünkü o sapkın deneyler yapan biridir.

Frankenstein filminin başarısından sonra MGM ve Universal kısa filmlerde Frankenstein’ın yaratığına yer ayırıyor (bir anlatıcının eşliğinde çekilen eğlenceli Boo en bilindiktir). Universal’ın devam filmi olan “The Bride of Frankenstein” (Frankenstein’ın Gelini, 1935) ise bir ev sahnesi ile açılıyor. Romanın yazarı Mary Shelley, Lord Byron ve Percy Shelley kendi isimleriyle gözüküyor. Lord Byron ilk filmi anlatarak Mary’nin eserinin bittiğine üzüldüğünü dile getirince Mary Shelley devamını anlatıyor ve ilk filmden sahneler eşliğinde film başlıyor. Değirmen çöküyor, köylüler uzaklaşıyor ancak kaybettiği kızının katilinin öldüğünü kendi gözleriyle görmek isteyen baba yıkıntılar arasında yaratığın ölmediğini öğreniyor. Yaratık rolü yine Karloff’un oluyor ve artık daha da canileşiyor. Filmin senaryosunu Karloff sevmese de rolü kabul ediyor. Konuşan bir karakter haline bürünen yaratık ilk filmdeki karakterizasyonunu kaybediyor.

Frankenstein’ı yeniden deney yapmaya iten ise küçük insanlar yetiştirebilen çılgın profesör oluyor ve onu, yaratığa eş yaratması konusunda ikna etmeye çalışıyor. Bu esnada ormanda dolaşan yaratık, kör bir adamla arkadaşlık kuruyor –ki romanda sığındığı ailedeki yalnızca keman çalan adamı dahil edilmiştir senaryoya- ondan konuşmayı öğreniyor. Ancak yine insanlar tarafından bulunuyor ve sosyalleşme süreci başarısızlıkla sonuçlanıyor. İnsanlardan uzaklaşarak, bir şekilde çılgın profesöre sığınıyor ve onunla anlaşarak Frankenstein’ı dişi bir yaratık yapmaya zorluyor. Yaratılan ve Frankenstein’ın gelini denen dişi yaratık da diğer insanlar gibi ondan nefret edince ölüme ait olduğuna karar veriyor ve odadan Frankenstein ve eşi Elizabeth’i çıkararak (onların birbirlerine duyduğu aşktan dolayı) elektrik sayesinde kuleyi patlatıyor, bu esnada gözünden bir damla yaş süzülüyor. Muhteşem görünümüyle gelini oynayan ise Elsa Lanchester oluyor ve aynı zamanda filmin başındaki Mary Shelley karakterini de canlandırıyor. Kendisine yaşam sunulan sahneyi mükemmel kılan ise Franz Waxman’ın müziği ve John D Mescall’ın kamera kullanımı oluyor.

“Son of Frankenstein” (Frankenstein’ın Oğlu, 1939) filminde yönetmen Whale değildir ancak Karloff üçüncü ve son kez yaratık oluyor. Önceki iki filmde anlatılanların üzerinden 25 yıl geçtikten sonra Frankenstein’ın oğlu babasının mirasını almak için evine gidiyor. Onu karşılayan ise Ygor adlı evin yardımcısı oluyor. Ygor rolündeki Bela Lugosi (ki Lugosi’nin en sevdiği rollerden biridir) oğul Frankenstein’ı aile ismini eski şanına kavuşturması için etkiliyor, koma halindeki yaratığı uyandırması hususunda ikna ediyor. Köyde ölümler artınca da bunu araştırmak için tek elli polis şefi rolünde Lionel Atwill gönderiliyor. Frankenstein rolünde oynayan Basil Rathabone’un yanında Lugosi, Atwill, yönetmen Rowland V.Lee olsa da film yine Karloff’un performansı ile bütünleşiyor ve ilk olarak renkli çekilmesi düşünülürken Karloff’un makyajının tatmin edici olmayacağı düşünülerek yine siyah-beyaz çekiliyor. Ancak çekimler esnasında “Karloff Home Videos” adıyla 3 dakikalık renkli bir bölümde Jack Pierce ile Karloss eğleniyor, yine bu sırada 51. doğum gününü kutluyor. Filmin yakaladığı gişe başarısı canavar filmleri serisinin devam edilmesine vesile oluyor.

1942 yılında “Ghost of Frankenstein” (Frankenstein’ın Hayaleti, 1942) çekiliyor. Köylüler, üzerlerindeki laneti kaldırmak için şatoda yaşadıklarına inandıkları Ygor ve yaratığı yok etmek adına Frankenstein kalesini yıkıyor. Oradan kurtulan ve yaratığa hayat vermeye çalışan Ygor, Frankenstein’ların ikinci oğlu Ludwig Frankesntein’a gidiyor. Çünkü yaratığın babası Frankenstein’dır, annesi ise yıldırımdır. Ancak kasabalılar yaratığı görünce onu tutsak ediyor. Zincirlerinden kurtulan yaratık ise kasabalı küçük bir kızın beynini istiyor. Ygor ise doktoru kendi beynini yaratığa transfer etmesi için zorluyor. Sonuçta Ygor sesiyle konuşan yaratık ortaya çıkıyor, ancak yine ateşlerin arasında ölüyor. Yaratık ise ilk defa Lon Chaney Jr.’in kendisi oluyor.

Universal sonraki denemesinde Curt Siodmak’ın yazdığı bir canavar filmi çekiyor. Daha fazla dehşet yaratmak, daha fazla seyirci toplamak adına iki farklı canavar aynı filmde buluşuyor. Kurt adam Talbot her zamanki gibi Lon Chaney Jr. oluyor ve üzerindeki laneti kaldırmak için Doktor Frankenstein’a gidiyor ancak kızıyla karşılaşıyor. Ölüm ve yaşamın sırrının yazılı olduğu babasının notlarını aramak için Frankenstein kalesinin yıkıntıları arasında buz içine hapsolmuş yaratığı buluyor ve kurtarıyor. Böylece iki canavar savaşmaya başlıyor, Talbot’un rakibi yaratık ise Bela Lugosi oluyor. Bu denemenin ardından Universal stüdyolarında canavarlar devri başlıyor. Şöhretleri azalan canavarlar tek bir filmde birbirleriyle savaşıyor. İlk filmde Frankenstein’ın yaratığı ile birlikte Kurtadam, Dracula, Hunchback ve kaçınılmaksızın çılgın doktor yer alıyor ve Boris Karloff’un evinin çatısı altında birleşiyorlar, “House of Frankenstein” (Frankenstein’ın Evi, 1944). Glenn Strange – ki Universal’ın sonraki iki denemesinde de Frankenstein’ın yaratığı oluyor- ise şatonun altında dirilmeyi bekleyen yaratık oluyor. Her bir canavarın kendi hikayesi ve filmde sebep oldukları dehşet anlatılıyor. Yönetmen Erle Kenton devam niteliğinde bir film daha sunuyor. “House of Dracula” (Dracula’nın Evi, 1945) ile Dracula, çılgın bir doktorun ellerinde çare arıyor, ancak doktor ise Mr. Hyde tarzı bir dönüşüm sergileyerek, ortak canavarlar içine girmiş oluyor. Aynı canavarlar tekrar buluşuyor –ki bu sefer kambur olan bir kadındır- Frankenstein’ın yaratığı ise yine Glenn Strange’e veriliyor.

Frankenstein’ın yaratığı parodi konusu olduğunda ise “Abbott and Costello Meet Frankenstein” (İki Açıkgöz Frankenstein’e Karşı, 1948) ile sinemaya giriyor, her ne kadar filmde Frankenstein ismi yer alsa da, tema daha çok Bela Lugosi’nin oynadığı Dracula karakteri etrafında dönüyor. Yaratık rolü ise House of Dracula ve House of Frankenstein filmlerindeki Glenn Strange’e veriliyor. Böylelikle Universal stüdyosu tüm bu filmleri yaparak Frankenstein’ı sömürüyor, ve tüketene kadar kullanmış oluyor. 1931 yılındaki Frankenstein macerası 1948’te bitiyor. Ancak etkileri uzun sürüyor, hatta Mısır’ı bile etkiliyor. 1954 yılında Abbott and Costello Meet Frankenstein uyarlamasını yaparak Bud Abbot yerine Abdell, Lou Costello yerine de Ismail kullanarak, benzer tema ile “Haram Alek” adlı korku-komedi filmi çekiliyor. Erken dönem televizyon dizilerine de giriyor, “Tales Of Tomorrow”un 1952 yılındaki Frankenstein bölümünde yaratık Lon Chaney Jr. oluyor. Orijinal hikayeye sadık kalınıyor, Pierce’ın yarattığı makyajdan uzak, dikiş izleri olan bir surat çiziliyor.

Frankenstein’ın yaratığı Universal’ın klasik yapımları esnasında görünümünü değiştirmiyor ve Shelley’in çizdiği yaratık portresinden farklı bir şekilde hafızalarda yer ediyor. Jack Pierce ile bir görünüm veriliyor, başlangıç yapılıyor. Öyle ki yalnızca korku filmlerine değil, sinemanın her türüne benzer şekliyle giriyor. Frank Copra’nın “Arsenic and Old Lace” (Arsenik Kurbanları, 1944) adlı komedi filminde yüzünde dikiş izleri olan iri yarı bir katil Boris Karloff’a yani yaratığa benzetiliyor. Yalnızca sinemalarda değil, gündelik hayatın içinde bile kendine yer buluyor, yaratık insanların bilinçaltlarına Frankenstein olarak yerleşiyor. Ancak Dracula ve vampir örneklerinde olduğu gibi Hammer dönemi ile yaratığın fiziki şekli, çehresi de değişmeye başlıyor.

Hazırlayan: Fatih DANACI / Kasım 2009

KAYNAKÇA :
BUTLER, Ivan : The Horror Film, The Tantivy Pres, New York 1967
FRANK, Alan : Horror Films, Spring Books, İngiltere 1983
HUSS, Roy & ROSS, T.J : Focus on the Horror Film, Spectrum Book, New Jersey 1972
SCOGNAMILLO, Giovanni: Korkunun Sanatları, İnkılap Kitapevi, İstanbul 1996
SCOGNAMILLO, Giovanni : Dehşetin Kapıları, MitosYayınları, İstanbul 1994
SHELLEY, Mary : Frankenstein, Şüle Yayınları, İstanbul 2004
Vampirlerin Sinemadaki Yüzleri – Bölüm 1 – Amerika

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (6 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.