İnsanlar hayaletlere neden inanır? Eğlence için mi? Hayır! Ölümden sonra bir şeyler olduğu ihtimali için.1408 (2007)

Fear(s) of the Dark

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

16 Eylül 2009

4 Adet Yorum

4

Yapımcı: Guillermo Del Toro
Yönetmenler: Blutch, Pierre di Sciullo, Charles Burns, Marie Caillou, Lorenzo Mattotti, Richard McGuire
Seslendirenler: Aure Atika, Guillaume Depardieu, Nicole Garcia, Louisa Pili, François Creton, Christian Hecq, Arthur H.
Yapım: Fransa 2007  Süre: 85 Dakika

Hepimizde bazı korkular vardır ve bunların çoğu çocukluk dönemimizdeki cahilliğin uzantısıdır. Korku filmlerinde çokça işlenen karanlık korkusu mesela; gölgelerden neyin çıkacağını bilememek, kapıyı tam açacakken arkamızdan bir elin omzumuza dokunduğunu hissetmek ve ister istemez telaşla kendimizi içeri atmak… Aslında karanlıkta olan şeyler gün ışığında da gerçekleşebilir. Fakat burada korkunun kaynağı karanlık değil bilinmezliktir. Eh, bu da içimizden kolayca atamadığımız bir fobi olsa gerek. Bu, çocukken yatağımızın altına bakmaktan korkma olarak kendini gösterirken, büyüdüğümüzde sokak lambasının bozulduğu sokaklardan uzak durma tavrına evrimleşir.

Bahsedeceğim film bir Fransız animasyonu. Çizgi roman geleneğinden transfer edilmiş 6 sanatçının kollektif çalışmasının ürünü bu film; açılışı karanlık korkusu olarak yapsa da genelde erişkin zihnin çeşitli korkularından bahsediyor. İlginç olan şey, bu konuda çoğu filmden başarılı olması.

Karanlıktan bahsetmişken film tamamen siyah beyaz. Bigisayardan yararlanılsa da genelde izleyende eski bir çizgi roman havası uyandırıyor.

Blutch’a ait ilk bölüm, karakalem resim çalışmasını andıran geleneksel bir animasyon. Diyaloğun olmadığı bu bölüm, diğer segmentlerin arasına parça parça dağıtılmış. Muhtemelen Fransız Devrimi öncesi, şeytani yüzlü bir aristokrat 4 kocaman ve asabi köpeğiyle sürüklenircesine taşrada geziniyor. Yoluna çıkan masum kişilerse onun teker teker saldığı köpeklerin kurbanı oluyor. Bu bölüm başta saçma gelse de ilerleyen bölümlerde köpeklerin uyguladağı şiddetin gerçekçiliği insanın tüylerini diken diken ediyor.

İkinci bölüm Pierre di Sciullo’nun ve filmin en anlamsız segmentini oluşturuyor. Yine diğer bölümlerin arasına bir nevi geçiş malzemesi olacak şekilde serpilmiş sahnelerde, bir kadının soğuk üst sesine eşlik eden bazen geometrik, bazen amorf siyah beyaz lekelerden oluşuyor. Kadın genelde günlük yaşamdaki çekincelerinden (korkularından değil) bahsediyor. Bunlar, yabancı korkusu, politik düşünceler ve hatta yiyemeyeceği kadar garip bir yemek bile olabiliyor. Lekeler sürrealist bir tepkisellikle kadının soğuk ama samimi tonuna göre değişiyor. Bazen düzgün sınırlı olurken gittikçe çatallanıyor, dikenleniyor. Bazen siyah beyaz bir kaleideskop oluveriyor. Ama bahsettiğim gibi, zincirin en zayıf halkasını oluşturuyor ve bir kadının entel dantel çözümlemeleri zerre kadar umrumuzda olmuyor.

Charles Burns’ün bölümü filmin en güzel bölümlerinden bir tanesi. Ara griler olmaksızın siyah beyazın kontrastlığından oluşan bu segmentte; içine kapanık bir çocukluk geçiren genç bir adamın kolejde umduğundan daha kolay bulduğu bir aşk neticesinde başına gelenler anlatılıyor. Gelişen olaylardan sorumlu anı, çocukken ormanda bulduğu ve akabinde kaybettiği garip bir böceğin olduğu sahneler olarak görülüyor. Tutarlı konusu itibariyle göz dolduran (ve neyse ki tek parça halinde aktarılan) segment, Masters of Horror’un “Sick Girl” bölümünü hatırlatsa da; anlatım tarzıyla daha çok Cronenberg’vari sularda yüzüyor. Gerçekten asap bozucu bir öyküsü var.

Bir Japon animesini andıran tarzıyla Marie Caillou’nun bölümü, siyah beyaza ek olarak grinin tonlarını da kullanıyor. Bu anlamda siyah beyaz bir fotoğrafı andıran sahneler, tarzına uyacak şekilde Japonya’da geçiyor. Çatlak bir profesör tarafından yatağa bağlanarak, kendi kabuslarıyla işkence edilen küçük bir kız çocuğu; anılarını Lynch’vari bir sürreellikle yaşıyor. Okula ilk gittiği günden başlayan garip olaylar ve katil bir samuraya bağlanan aile ağacı ve eski mezarı bulduğunda gördüğü gerçekten garip yaratıklarla, animelerin kendine özgü havaililğini yakalanan bu bölüm, filmin en kanlı bölümü ayrıca. Yine birkaç parçaya ayrılarak aktarılmış.

5. bölüm yine karakalem çalışmasını andırır tarzda bir çalışma. Lorenzo Mattotti, etkileyiciliğini uzayan gölgelerden alan hikayesinde bir adamın çocukluk anısına yelken açıyor. Bir nehrin kıyısına kurulmuş, basit insanlardan oluşan bir köyde garip kayıplar olmaya başlıyor. Cahilliğin de körüklediği bilinmezlikten doğan kabuslar sonucu doğa üstü bir canavar yaratılıveriyor. Anlatmak istediğini çok iyi aktaran bu tek bölümlük segmentte, başta da bahsettiğimiz “bilinmeyenden korkma” olgusuna sinir bozucu bir yöntemle yaklaşılıyor. Hele sonundaki bir sahne, çoğu kişiyi yatağından soğutacak gibi görünüyor.

En güzelini en sona saklar gibi film gerçekten konsepte çok uygun bir bölümle finale erişiyor. Kar fırtınasından saklanmak için terkedilmiş eski bir malikaneye kapağı atan bir adam, evin gizemini yavaş yavaş açığa çıkarıyor. Bu stilize “Lanetli Ev” öyküsüyle Richard McGuire, siyah ve beyazın karşıtlığıyla ışık ve gölgeyi yansıtmakta ne kadar usta olduğunu kanıtlıyor. Ev içindeki sınırlı ışıkla yansıtılan eşyalar, pür bir siyah ekranda ara sıra gördüğümüz beyaz lekeler olarak göze çarpıyor. Bu bazen tek bir beyaz el veya kadının elbisesinin çiçekli deseni oluyor. Hatta bazen, uzunca süren bir karanlıkla sanki içimiz boğuluyor. Bu kadar az ayrıntıyla bu kadar tüyler ürpertici olması insanı hayrete düşürmüyor değil. Fakat mantıklı, çünkü gördüğümüzden değil aslında görmediğimizden korkarız. Sanırım yakın dönem korku filmlerinde eksik parça budur. Herşeyi gözümüze gözümüze sokan dehşet sahnelerinden çok, göstermeden hissettirip gerisini kendi kalıtımsal korkularımıza bırakan bir anlatım şeklini tercih ederim. Sadece bu bölümü için bile mutlaka görülmesi gereken bir film Fear(s) of the Dark. Çizgi filmin bir sanat olduğunu bir kere daha hatırlatıyor.

Murat “Wherearethevelvets” Akçıl



Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.