Ölüm kasabanıza geldi Şerif! Sam Loomis - Halloween (1978)

Farklı bir Dükkan-ül Hayal (Röpörtaj)

RÖPORTAJLAR

FatihDanacı

29 Ekim 2009

8 Adet Yorum

8

Türkiye’de alanında tek olmak! Ve o tek insanla tanışmak!

Korku sitesi ekibi olarak Dükkan-ül Hayal’in sahibi Emir Özer ile tanışmaya ve röportaj yapmaya gittiğimizde hissettiklerimiz heyecandan başka bir şey değildi. Kapıda bizi karşılayan Emir’i gördüğümüzde ise bu tedirginlik daha da arttı diyebiliriz. Ancak içeri girdiğimizde bize söylenen ilk şey içimizi rahatlattı. “Önce biraz etrafı gezin, sonra konuşuruz” dendi bize. Biz de aynısını yaptık ve içeride hiç ummadığımız şeylerle karşılaştık. Mimic filminin orijinal canavarı, Willard’ın faresi, Jaws’ın dişleri, Underworld’den bir Lycon’un ayağı, Jurrasic Park filminden bir dinozor iskeleti, Amazing Stories dergilerinin 1920 basımları, X-Men’in karakter çizimleri ve daha birçok koleksiyon ürünü. Plastik makyaj ve animatronik alanında profesyonel olan Emir’in dükkanında gördüğümüz onca şey arasında insan kendisini Ackermansion ya da Universal stüdyodaymış gibi hissediyor. Aynı duyguları paylaşmanız ümidiyle Emir Özer ile yaptığımız samimi röportajı, farklı bir Dükkan-ül Hayal’i sizlere sunuyoruz.

DÜKKAN-ÜL HAYAL İLE SÖYLEŞİ

Korku Sitesi: Öncelikle dükkan-ül hayal nedir? Kimdir?

Dükkan-ül Hayal: Dükkan-ül Hayal her şeyden önce çocukluk hayalidir. Korku, fantastik, bilimkurgu türlerine, ister edebiyatı olsun ister sinemasına olsun, deli olan bir çocuğun hayalidir.

KS: Kurulma hikayesini biraz anlatabilir misiniz? İlk ne zaman kuruldu, ne zaman resmileşti?

DH: Dükkan-ül Hayal’in temelinde aslında Giovanni Scognamillo vardır. Rahmetli Metin Demirhan vardır ve ben varımdır. Her ne kadar Gio kabul etmese de, o olmasaydı bu yola hiç girmemiş olurduk muhtemelen. Çünkü bu işi olur dedirten şey Gio’yu tanımaktı. Kendi filmlerimizi yapmak istiyorduk, yapmaya başladık. İlk 1996 senesinde “Deus Ex Machina”ya deli gücüyle gözleri karartıp girdik, baya bunalımlı o gençlik hallerimizdi. Sonra garajda bir mahalle fotoğrafçısı arkadaşımız vardı, onun ışıklarını aldık ve Deus Ex Machina’yı çekmeye başladık. Sonra tesadüfen animadan bir takım insanlar geçiyordu ve onlar da işi bitirmemizi sağlayan stüdyoyu sağladılar, Deus Ex Machina’yı yaptık. Sonra oldu dedik. Gerçi filmin acayip bir hikayesi var. Film sonra onların bize tahsis ettiği bir görüntü yönetmeni tarafından çalındı. Kısaca hikaye budur.
Aslında kendi filmlerimizi yapmak için böyle bir yere ihtiyaç duyduğumuza kanaat getirdik. Ressam ve heykeltıraş olarak iki kişiydik zaten. Ve Deus Ex Machina bize bir kapı açtı ve piyasada çalışmaya başladık. Yetenekli olduğumuzu gördükten sonra da animada köpük döküme başladım, sonra model yapmaya. Bir yandan da okulda geliştiremediğim yanımı, orada geliştirmeye çalıştım. 1997 yılında Atv’de “Şok” programından bir teklif geldi, işte orada üç gözlü adam, eşeğin doğurduğu kuyruklu bebek gibi bir takım plastik işler yaptık. Sonra Derviş Zaim ile çalıştığımız -ki kendisiyle Hisar’da sahil muhabbetlerinden tanışıyorduk- ilk Filler ve Çimen var, ancak o süre zarfında da bir çok reklam filminde çalıştık. O süreç zor bir süreçti aslında, yani o zamanın şartlarında bir ajansta çalışırken, benim kurduğum hayal onlara ütopik bir düşünce gibi gözüküyordu. Türkiye’de korku filmi, plastik makyaj, animatronik söz konusu olduğunda bir hayli dışladılar bizi ancak yılmadık hani.
Avrupa’daki ya da Hollywood’daki sisteme bakıp nasıl işlediğini öğrenmek, bir süre sonra takıntılı bir hale geliyor ve nasıl oluyor sorusuyla boğuşmaya başlıyorsun. Sonra bu iş yapılmayacak bir iş değil diyorsun ve oluyor. Dediğim gibi benim film yapmam için bir yere ihtiyacım var diyorsun ve sonra da oluyor.

KS: Özel efekt konusu genel itibariyle çok geniş bir konudur. Peki siz daha çok hangi alanda ya da alanlarda uzmanlaştınız?

DH: Plastik makyaj ve animatronik.

KS: Daha çok sinemanın hangi türünde kendinize yer bulabiliyorsunuz? Genel örneklemelerle hangi filmlerde yer aldınız?

DH: Filmografimizi sitemizden alabilirsiniz. (www.dukkanulhayal.com) Genel olarak aksiyon, macera filmlerinde yer bulabiliyoruz. Çünkü Türkiye’de korku sinemasının siciline baktığınızda eğilim çok azdır. 90’lardan sonra zaten yeni yeni insanlar eğilim göstermeye başladılar. O da dört ya da beş tanedir.

KS: Konu ülkemiz olduğunda ise ne düşünüyorsunuz? Nasıl bir seyri var özel efektin? Hem bir sektör olarak hem de sinemaya destek veren bir sanat biçimi olarak.

DH: Maalesef berbat bir seyri var. Çünkü birincisi cesur yapımcılarımız yok. Daha Doğrusu Avrupa ve Hollywood matematiğini uygulayabilecek yapımcılarımız yok. Bırakın 1950’li yılların Hollywood sinemasını, 1920’li yılların sinemasını bile taklit edebilecek insanlar değiller, çünkü tek bir dertleri var maalesef, ceplerine parayı koyup, sonra akşam Laila’da eğlenceye gitmek.

Fatih: 50’li yılları hatırladığımızda aklıma hemen Drakula İstanbul’da geliyor ve sigara dumanıyla sis efekti yapıyorduk o dönemde.

DH: Tabiî ki, aynen öyle.

KS: Sizin bu alanda ülke sinemasındaki yerinizi 2009 itibariyle değerlendirebilir misiniz?

DH: Bu da zor bir soru gerçekten (gülüyor). Hollywood standardında bir ekip kurduk, bir stüdyoyuz. Bilgimiz yeterli. Oradaki ustalardan, samimiyetimizin arttığı insanlardan aldığımız teklifler, tepkiler oluyor. “Ne yapıyorsunuz siz orada, deli misiniz?” deyip bize iş imkanı teklif etseler de kafamızda olan bir düşünce var. Bu dükkanı yaşatacağız ve yapacağımız filmimiz var, kendi filmimi burada yapmak zorundayım. Belki sonra üçüncü dördüncü filmimi dışarıda yaparım. Şimdi ise bir şeylere başladık, dükkan yerine oturdu az çok. Reklamcılar bizden çok hoşlanmıyor, biz de onlardan hoşlanmıyoruz. Ancak sinemacılar, tiyatrocular ile aramız fena değil, gayet de iyi. Bir de düzgün iş yapmak isteyenler bize geliyor, düzgün iş yapmak istemeyenler ise dört senenin sonunda bize uğramaz oldu. Zaten uğrayanı ile de iki konuşmadan sonra papaz oluyoruz, geri gidiyorlar. Gerçekten tek yapmak istediğimiz bir şey var, o da düzgün iş yapmak. Tek derdimiz bu aslında.

KS: Şimdiki filmlerin büyük bir kısmı dijital ortamda, bilgisayarda 3 boyutlu olarak çekiliyor. Peki sizce sinema bu noktada bir ruh kaybetti mi? Kaybettiyse neden?

DH: Kaybetti, kaybetmez olur mu? Neticede çizgi film ruhlu karakterler izliyoruz artık. Galiba askerdeki arkadaşınızın yorumuydu (wherearethevelvets’in korkusitesinde yazdığı bir yorumdan bahsediyor) oyuncu dokunamadığı sürece sıvılara ya da canavarlara görüntü baya kötü geliyor demişti. Çok haklı. Kaldı ki sinema tarihine baktığımızda Alien, ya da çok uzağa da gitmeyelim hadi, Del Toro’nun Hellboy 2’si, her ne kadar Hellboy 1 kadar başarılı olmadıysa da –ki şahsi görüşümdür- aslında Hellboy’lar o kadar iyi işler olmasa da, fakat estetik anlamda başarılı bir filmdi. İşin aslı sinema diyorsak sinema odur, para kazanmak istiyorsak o başka bir şeydir, ya da başka hedefleriniz varsa o başka bir şeydir. Ama sanattan bahsediyorsak… (Susar, konuşma gereği duymaz. Bu arada elindeki Efes Pilsen kutusunu tutarak, “yaşasın Efes der”)

KS: Korku sitesi aynı zamanda sinema tarihi ile ilgilendiği için bu sefer özel bir sorudan ziyade genel bir soru sormak istiyoruz. Sinema tarihindeki özel efekt gelişimini kısaca anlatabilir misiniz? Başlangıcı eskilere, George Albert Smith, Robert William Paul ve pek tabiki Georges Melies’ e dayandırarak… Bu arada Jack Pierce’ı da unutmayalım bir makyaj uzmanı olarak.

DH: Özellikle Jack Pierce’ın hastasıyızdır. Söylediklerinin hepsinin hayranıyızdır. Şöyle bir şey söylemek istiyorum, sinemanın erken dönemlerinde o adamların yaptıklarını halen Türkiye’de bir filmde göremiyoruz.

Fatih: Bir Frankenstein’ın makyajı 3,5-4 saat sürüyordu.

DH: Bir Frankenstein’ın makyajını görmemiz mümkün değil artık. Bizde kimse bunu istemiyor zaten. Çünkü hala televizyon tekeli ve o Amerika’nın hızlı, boş eğlence anlayışı var. Pop bile diyemeyeceğim çünkü pop bile iyi bir şey aslında. Kimsenin öyle bir derdi yok hani. Hikaye bundan kaynaklanıyor, kimse oturup da bir makyaja 4,5-5,5 saat zaman ayırmaz -hatta kimi başarılı makyajlar 15-18 saat sürer- kimsenin böyle bir derdi yok. (Bir süre duraklar.) Bu lezzete sahip değiller. Sabır diyecektim ancak sabırla alakalı değil. Çünkü ışık kurulurken de saatlerce bekliyorlar.

KS: Özel efektler söz konusu olduğunda milat olarak değerlendirebileceğiniz film ya da filmler var mı?

DH: Bu da çok zor bir soru (gülüyor). Gerçekten çok fazla var. Frankenstein ve döneminin isimlerini saymıyorum bile. En kötüsü bile, “B” sinemasının kıvamına bile deli olurum. Gerçekten zor bir soru, en beğendiğiniz film nedir sorusuna cevap vermek kadar zor.

KS: Korku, fantastik ve bilimkurgu sineması var olmayanı anlatır. Siz de aslında var olmayanı yaratıyorsunuz, biçimlendiriyorsunuz. Peki bu çerçevede siz, senarist ve yönetmenler arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz? Yani yaptığınız iş diğer ikisinin tamamlayıcı unsuru mudur?

DH: Kesinlikle tamamlayıcı unsuru. Ancak yine Türkiye’yi baz aldığımızda ortada farklı bir şey var. Dışarıdaki insanlarda senarist tutkuyla yaklaştığı için o hikayeyi yazıyor, yönetmen o filmi tutkuyla çekiyor, özel efektçi de tutku olmazsa o işi layıkıyla yapamaz. Bunlar olmazsa zaten büyük ödüllere gidemez film. Bizim kaybettiğimiz, daha doğrusu ulaşamadığımız nokta da bundan kaynaklanıyor. Yani yaptığın işi tutkuyla yapmamaktan kaynaklanıyor.

KS: Bir projede tam olarak nerede devreye giriyorsunuz?

DH: Tam olarak senaristin ya da yönetmenin görmek istediği fakat günlük hayatta var edemediği herhangi bir şeyi üç boyutlu olarak gerçekleştirerek devreye giriyoruz.

KS: Sizi etkileyen ya da yaptığı işte başarılı olduğunu kabul ettiğiniz isimler var mı?

DH: Rob Bottin’i tek kalem geçerim. Yerine göre Steve Johnson’un acayip işleri vardır, Todd Masterss’ın, Gordon Smith’in de öyle. Stan Winston’un da acayip işleri vardır.

Murat (Dexter): Tom Savini?

DH: Savini’yi severim tabi ama bu adamlardan daha farklı biridir. Savini işin estetiğinden ziyade işin gore tarafındadır. Savini bize kanın güzel patlamasını kazandırmıştır. Çünkü Savini bir heykeltıraş değildir. Plastik anlamda diğerlerinin yanında zayıf kalır. Ama başka bir türe dahil olur.

KS: Yaptığınız, ülkemizin durumu düşünüldüğünde sıra dışı denilebilir? Peki imza atmak istediğin başka sıra dışı girişimler var mı, olacak mı?

DH: Var, olmaz olur mu? İlk olarak bir mekan açmak istiyoruz. Dükkan-ül Hayal’in devamı olarak. İnsanların gerçekten bu işin duayenleri olan Romeo’dan Gordon’a, mümkünse Bottin’e ulaşmalarını sağlamak istiyoruz bir Korku Cafe’si projesiyle. Gerçi Bottin biraz lanet bir adam, bıraktı işi hiçbir şekilde bağlantı kurdurmuyor kendisiyle, ama Del Toro, yaşayan herkese, belki Spielberg’e bile ulaştırmak istiyoruz sevenlerini. Gerçi Spielberg düşman bu memlekete, çünkü yanlış hatırlamıyorsam Lost Ark’ı -yoksa ikinci Indiana Jones muydu hatırlamıyorum- burada çekecekti ancak çekemedi. Çünkü buraya geldiler, o zaman Lucas’ın Star Wars için yaptırdıkları ve bugünkü HD kameraların asıl babası olan uzay gemilerini çeken kameraya bizim gümrükte el konuldu. Sonra da gümrükten çekemediler. Böyle üzücü bir hikayesi var. Onlar da yemin ettiler, buraya bir daha prodüksiyon sokmayacağız diye. Sonra da fesli Türkler’i koydular Indiana Jones’a. Emin değilim ama bir rivayete göre kamera hala bizim gümrük departmanında durmakta. Valla ben başkalarının yalancısıyım, ama böyle bir hikaye var.

KS: Son olarak korku sitesi hakkında neler düşünüyorsunuz?

DH: Kendimizi yalnız hissetmiyoruz.

KS: Bizi kırmayıp zaman ayırdığınız ve sorularımızı yanıtladığınız için korku sitesi ekibi olarak teşekkür ederiz.

DH: Ben teşekkür ederim.

Hazırlayan: Fatih DANACI – Ekim 2009

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Fatih Danacı

Tüm Yazıları
İstanbul’da doğan Fatih Danacı eğitim ve öğrenimini aynı şehirde tamamladı. Uçak mühendisliği alanında eğitim alıp 2004 yılında mezun olduktan sonra, sinema ve edebiyat merakı aktif bir uğraşa dönüştü. 2006 yılından itibaren çeşitli dergi, e-dergi, internet siteleri gibi platformlarda öyküleri, sinema yazıları ve vampirler üzerine makaleleri yayınlandı. Öykülerinin ve sinema araştırmalarının konularını, korku, gerilim, fantastik, bilimkurgu öğeleri oluşturdu. Fantastik Edebiyat adlı internet sitesinin 2010 yılında düzenlediği “Fantastik Öykü Yarışması II” de “Herşeyi Zamana Bırak” adlı öyküsü üçüncülüğe değer görüldü. İlgi duyduğu alanlarda geniş bir poster, kitap ve efemera koleksiyonu bulunan Fatih Danacı evlidir ve Ankara’da ikamet etmektedir.

Yorumlar (8 Yorum)

YORUM YAZ