Prime Time'a hoş geldin, sürtük! Freddy Krueger - A Nightmare On Elm Street 3: Dream Warriors (1987)

Doğamayan Çocuklar

Korku Sinema

Sine-Makale

BurakBayülgen

27 Eylül 2010

3 Adet Yorum

3

Children of Men ile Noir, Neo-Noir ve Future Noir

1. Fransızlar İcat Etti, Amerikalılar Filmleştirdi ve Çağların Yozluğu

Konu noir’a geldiğinde, özellikle konu yozlaşma olduğundan, noir kendi içeriğini bu yönüyle dışa vurur. Genel bir kavrayışla bu kavram “Fransızlar icat etti, Amerikalılar filmleştirdi” şeklindedir. Ancak daha sonra yozlaşma evrenselleşmiş, hatta dünyayı aşıp, uzayın derinliklerine yayılmış, internette, siber-punk’ta ve politikada kendini göstermiştir. Kısacası dünya ve evren üzerindeki herhangi bir nokta artık “yozlaşma” ile isimlendirilmiştir. Noir’ın kendini yansıtması, dünyanın kendini yansıtma biçimine ölü vücutlar, tatminsiz kadınlar ve kocalar, detektifler, femme-fatalle’ler, silahlar ve teknolojinin günümüze sunduklarını yaratarak dönüşmüştür. Klasik noir, neo-noir’a dönüştüğü vakit, bir sonraki noktanın future-noir olduğunu yozlaşmanın boyutsal ve içerik olarak değişimiyle kanıtlıyordu.

Dünya değişime uğradıkça ve teknoloji bu değişimde yer aldıkça, noir’ın mekanı sadece Amerika değil, bütün dünya olmuştur. Bu yozlaşma daha da ileri boyuta gittiği vakit ülkeler bu yozlaşmayla baş edememişlerdir. Dolayısıyla future-noir Amerika’nın değil, bütün dünyanın hatta kainatın janrıdır. Bu çalışmada Children of Men (Alfonso Curaron, 2006) filmiyle noir kavramının nasıl bütün dünyaya yayıldığı incelenecektir. Noir’ı ilgilendiren bütün konseptler Children of Men’de kesinlik kazanacaktır. “Çocuk yok, gelecek yok, umut yok” sözleri ile dünya yaratılışından itibaren neye dönüştüğünü bu filmde dile getirmiştir. Eğer insanoğlu zalimlik, bencillik, teknoloji ve politikanın zararlı hedefleri ile uğraşıyorsa, bu yeni bir şey değildir. Bu başlangıçtan beri var olan ve hızla artan bir olgudur. Children of Men, klasik noir’ın mirasını kendi bünyesine dahil ederken, neo-noir’a ve future noir’a olan dönüşümünü tam anlamıyla belirtmektedir. Bu yaklaşım sadece konu açısından değil, aynı zamanda karakterler, mekan, kullanılan nesneler ve gelecekleştirilmiş sunumlarla ifade edilmektedir.

Avrupa’nın Hitlerle kaotikleştiği dönemde, Fritz Lang, Billy Wilder, Robert Siodmak, Otto Preminger gibi film yapımcıları kaostan kaçıp Amerika’ya geldiler. Amerika “Yeni Dünya” olarak nitelendirilirken, Büyük Buhranı, Alkol Yasağını, Mafya ve Çete Savaşlarını yaşamaktaydı ve bunlara kaos veya yozlaşma demek çok da yabancı kaçmıyordu. Amerika’yı tarif etmek için bunlar sayılabilirdi. Aile değerleri bozulmuştu, tatminsiz kadınlar filmlerde femme-fatale olup kocalarını aldatmaya ve hatta onların mirasına konabilmek için onları öldürtmeye kadar gidiyorlardı.

“Fransızlar icat etti” derken, film-noir kavramının Fransız teorisyenler tarafından bulunduğunu söylemek gerekir. Amerikan detektif ve suç filmleri Fransa’ya geldiğinde, ironik bir şekilde çok sevildi. Amerika kendi çekirdeğini ve yapısını karanlık bir atmosferle bu filmlere yüklüyordu. Fransızlar Amerikan filmlerinin kendini sunuş biçimini sevdi çünkü bu filmler suç hikayelerini anlatırken, bozulmuş aile ve politik değerlerini de içeriyorlardı. Böylece Fransa film-noir kavramını icat edip bunu halen sarsıntılı bir zeminde dünyaya sundu. Bu sarsıntılı zeminin sebebi, noir’ın halen bir janra, stil veya hareket olarak tam net bir biçime oturtulamamasıdır.

2. Amerika’nın Yüzü: Ucuz Romanlar, Meşhur Femme-Fatalleler ve Yozluk Artıyor

Amerikalıların okumayı çok sevdiği Novel-noir’lar (Türkçe karşılığını ancak roman-noir olarak çevirebiliyorum), Dashiell Hammet, Raymond Chandler ve James Cain gibi ağzından sigarası düşmeyen, uzun pardösülü, fötr şapkalı ve nerden geldiği ve amacı belli olmayan çetin ceviz (hard boiled) detektif karakterlerini ortaya koydu. Eğer noir’ın bir janra mı, stil mi yoksa bir hareket mi olduğuna halen net olarak cevap verilemiyorsa, bu detektif karakterlerinin ve imgelerinin klasik noir’ın ikonları ve olmazsa olmazları olduğunu hatırlatmak gerekir. Görülecektir ki noir ne kadar teknolojiden payını alırsa alsın, bilim-kurguya varan noktalarında bile bu çetin ceviz (hard boiled) karakteri filmlerde barındırır. Zamansal değişime rağmen, çetin ceviz karakterler karakteristik özelliklerini korurlar. Neo-noir ve future noir’da çetin ceviz karakter illa ki bir detektif olmak zorunda değildir fakat karakterin geçmişi ve geleceği baz alındığında klasik noir detektiflerinden hiçbir fark göstermezler.

Bir femme-fatale’ olmadan film-noir’dan bahsetmek güçleşir. Bu genel bir görüş olmakla beraber femme-fatale kimi noktalarda kendini homme-fatale’e bile çevirir ki Angel of Desire (Donna Deitch, 1994) filminde bu görülür. Femme-fatale, çetin ceviz detektifi, kocasının mirasına konabilmek için öldürmek gibi tehlikeli ve ölümcül planlara alet eden kadındır. En önemli noir femme-fataleler arasında The Maltese Falcon’daki (John Huston, 1941) Brigid O’Shaughnessy’i ve Double Indemnity (Billy Wilder, 1944) filmindeki Phyllis Dietrichson yer almaktadır. Özellikle Double Indemnity filmi film-noir’ın femme-fatale ve detektif ilişkisi açısından çok net bir açıklayıcısı ve örnekleyicisidir. Double Indemnity seksüel açıdan zayıf ve tatminsiz bir kocanın, onu öldürüp parasına konmak isteyen karısı hakkındadır ve femme-fatale, filmde Walter Neff’i yani sigorta satıcısını kendi planına alet eder.

Stil açısından Alman Ekspresyonizminden beslenen noir, derin kontrastlar ve iç mekanların daraltıcı yapısını net bir şekilde sunmaktadır. Genel olarak ataerkil yapının öyle ya da böyle savunulduğu noir yapısı, geçmişi bilinmese de ve ne kadar yozlaşmış olursa olsun erkeği lider konumuna sokar ve kazanan erkek olur. Dolayısıyla noir, dünya üzerinde yozluğun sebebi olarak kadını suçladığı gibi bunu mizansen öğeleriyle, filmin konusuyla ve çözümlenişiyle destekler. Double Indemnity bunu örnek bir mizansen ile açıklar. Phyllis Dietrichson’ın zayıf kocasının cinayetinden sonra Phyllis arabayı çalıştıramaz ancak ne zaman ki Walter Neff yani erkek karakter direksiyon başına geçer, arabayı kolayca çalıştırır. “Başınıza daha çok tehlike gelecektir çünkü seninle birlikte bir kadın var” dercesine durumu örnekleyen bir sahnedir.

Tekrarlamak gerekirse, yozluk dağılmış aile değerleri, mafya, çete kavgaları ve karakterlerin bencilliğiyle dışa vurulurken bütün bunlar The Maltese Falcon ile başlayan ve The Touch of Evil (Orson Welles, 1958) ile sonlanan klasik film-noir anlayışını da ortaya koymuştur.

J.F.K suikasti, Martin Luther King’in öldürülmesi, Beat Jenerasyonu, Feminism ve Anti-Militarism gibi durumlara bakıldığı zaman noir toplumun yükselen tansiyonu ile paralellikler kurmuştur. Bu tansiyon ne kadar yükselirse film-noir’ın içeriği de siber-punk, siber-alem ve dystopya gibi öğeler sayesinde yükselir.

Gerçeklik ve insan kimliğinin gerçekliği, minimalize edilmiş teknolojik gelişmeler tarafından ele geçirilmiştir. Böyle bir durumda gerçeklik hakkında konuşmak, gerçekliğin de teknoloji tarafından yaratıldığını düşündüğümüzde olanaksızlaşır hale gelmiştir.

3. Yozluk Üst Noktalarda: Future Noir, CHILDREN of MEN; kısırlık ve kimlik krizi

Yok etme içgüdüsü ve saf kötülük, kötüye kötü kullanarak cevap vermektir. Cinayetlerin izleri ise yeni cinayetler ile örtülmüştür. Aldatmacanın yok olduğu tek ortam ve gerçeklik ölümdür. 20. ve 21. yüzyılın yeni terörü insanların oturup ölümleri seyrettiği ve onlarla özdeşleştiği Görsel Realitedir. Bu yeni teröre de future-noir demek doğru olur.

Neo-noir ve klasik noir ile kıyaslandığında, future-noir, noir filmlerinin devamı niteliğinde olup, yozluğun başladığı, geliştiği ve en üst dereceye ulaşacağı yerin temsilcisidir. Bu noktadan bakıldığında ütopya arayışları dystopyayı göstererek başlamıştır ve dystopya her ne kadar kurgusal olsa da, ütopya, bu günün ve günümüz dünyasının ta kendisidir. Gelecekte ve çok uzakta olan ütopik bir dünya yoktur. Dystopya, esasen bugünün kıymetinin bilinmesini, günümüzün yozlaşan değerlerinin daha ileriye gitmemesini sağlar. Ancak öyle ileri gidilmiştir ki, günümüz (şu anki zaman) mumla aranır hale gelmiştir.

Children of Men yakın gelecekte, 2026 yılında geçmektedir. İnsanoğlu artık çocuk yapamamaktadır. Kısırlık baş göstermekle beraber, dünya üzerinde yaşayan en genç birey de on sekiz yaşında ölmüştür. İngiltere ve dünyanın geri kalanı (her ne kadar dünyanın geri kalanını filmde göremesek ve kurtulmayı başarmış ülke sadece İngiltere olsa bile) derin bir üzüntü içindedir. En genç bireyin ölümü hayatın durduğu andır.

Çetin ceviz (hard boiled) bürokrata ve femme-fatale’e rağmen yozluk esasen son derece basite indirgenmiştir: Çocukların eksikliği future-noir’ın yeni adıdır. Filmin baş cümlelerinden birisi “Çocuk Yok, Gelecek Yok, Umut Yok” olduğundan, evet, kelimenin gerçek anlamıyla umut diye bir şey yoktur. Eğer future-noir artan paranoyayla paralellikler gösteriyorsa, Children of Men zaman ve mekanı, günümüz dünyasının artan paranoyası ve çarpıklıklarına paraleldir.

Filmin dünyasında kısırlık hakimdir ve insan ırkını devam ettirecek herhangi bir çocuk yoktur. Bu durumun teknoloji ile yer değiştiren gerçeklikten hiçbir farkı yoktur. Doğan çocuk olmadığı için gerçeklik ve gelecek, teknoloji tarafından yaratılmakta ve yerine konmaktadır. Dolayısıyla filmin gelecek zamanında insan diye bir şey de kalmayacaktır.

Filmde göçmenlerin genel bir yeri yoktur. Tüm dünya ve kuşkusuz İngiltere, bu göçmenlerin yeri yurdu belli olmayan kimliklerinden ve durumlarından şikayetçidir. Buna rağmen noir’ı içinde barındıran bir umut vardır: Hamile zenci bir kadının devrimcilerin kontrolü altında doğum yapabilmesi. Bürokrat Theo, bu bebeğin ve hamile kadının güvenliğinden sorumludur. Bu bebek güvenli bir biçimde dünyaya gelmeli ve herhangi bir zarar görmemelidir. Ancak bir bebeği dünyaya getirmek için uygun, sağlıklı ve güvenli bir yer mevcut değildir. Burada dünyanın, bir bebeği nasıl doğurması gerektiğini unuttuğunun kesin kanıtları görülür.

Filmin çoğunluğunda parmak arası terlik ile dolaşan çetin ceviz Theo, dünyanın yozluğuna artık iyicene alışmıştır. Ancak burada future-noir’dan bahsedilecekse, bu durum sadece Theo’yu değil, bütün halkı ilgilendirmelidir. Dolayısıyla filmde bütün halk bu silahlara, patlamalara, teröre ve asilere alışmıştır. Böyle düşünüldüğü zaman Julian Taylor karakterine femme-fatale demek zorlaşıyor ancak Theo’yu bu sorumluluğa ve göreve alet edenin kendisi olması nedeniyle bu sıfatı ona zorla da olsa yapıştırmak gerekir. Julian’ın kimliği ve görevleri klasik noir’ın femme-fatale’inden farklıdır çünkü Julian filmde yozluğa karşı gelmek adına yer alıyor. Ama teorik bir açıdan bakıldığında ve klasik noir ile kıyaslandığında, Julian bütün bu zor görevin ve karmaşanın başlamasının sebebidir. Filmde Julian’ın öldürülmesi şaşırtıcı olmasa da future noir’da bile kadının cezalandırılması göz önünde bulundurulmalıdır.

Göçmen kampları, göçmenlerin isyanları ve hakları dünyaya ciddi zararlar vermektedir çünkü film bu insanları kimliksiz olarak belirtmiştir. Bir şeylerden kaçıyorlar ama neden? İngiltere’deler ama niçin? Aralarında Müslümanlar da var, zenciler de ama onları bu duruma koyan sebepler nelerdir? 2007 ile 2026 yılları arasında neler nüksetmiştir? Hatırlamak gerekirse, Total Recall (Paul Verhoeven, 1990) bunun gibi bir kimlik krizi ile mücadele ediyordu. “Eğer bir kimliğiniz yoksa siz nesiniz?” sorusunu sormaktaydı. O zaman bu film dahilinde de sorulması gereken bir takım sorular mevcut: Birisinin kimliğini ne tarif eder? Adı mı? Yaşı mı? İnançları mı? Geçmişi mi? Yaşadığı yer ve ülkesi mi? Bu göçmenleri insan statüsünden uzaklaştıran düşünceler nelerdir? Bu sorulara bu film dahilinde herhangi bir cevap alınamıyor. Filmde geçmişe dair bilgiler kayıp olduğundan, filmdeki yozlaşmanın nedeni de bu geçmişin bilinmemesidir. Bu bazılarınca kapitalizm olarak da adlandırılabilir, göçmenler olarak da adlandırılabilir ama kesin bir şey varsa o da cevabın karmaşık olduğudur.

4. Bir Tür Hastalık Tüm Dünyaya Yayılmıştır: Yozluğa Yozluk ile Cevap

Kurtulmayı başaran tek ordu olan İngiltere’nin narsistliğine rağmen, bu kurtulabilme durumu noir’ın gölgesinde barınabilir ancak. Tüm dünyanın güvenlik sistemleri çökmüştür ancak İngiltere’nin ki SAPASAĞLAM durabilmektedir. Sapasağlam kelimesini burada önemsenmelidir çünkü film genelinde patlamalara ve asilerin isyanlarına alışmış bir İngiltere’den bahsediliyor.

Noir’dan dendiği zaman, dünyanın, ülkelerin ve şehirlerin yozlaşmanın kaynağı tarafından yutulduğu görülür. Buradan itibaren ütopya arayışları, noir filmlerinin alt metinleri haline gelmiştir. Tez ve antitez, sentez olarak ütopya arayışlarına dönüşmektedir.

Bu bağlamda future-noir tam net bir janra olmaktan ziyade, neo-noir’ın güncelliğini geleceğe taşıyan, yozluğun bir bulaşıcı hastalık gibi tüm dünyaya yayıldığı bir form olarak meydana çıkar. Eğer future-noir kötünün ve yozluğun izlerini yine kötülük ve yozluk ile yok etmeye çalışıyorsa, Children of Men filminde de kısırlık, asilerin isyanları, patlamalar ve terör eylemleriyle herhangi bir tepki almadan örtülmeye çalışılmaktadır.

Future-noir’ın ütopya arayışları bir kez daha günümüz dünyasını hedef alır. Bu “artık kötüsü olamaz” diyebileceğimiz bir noktaya kadar ulaşan bir grafiktir. O halde, ütopya, henüz daha kötüsü olmamış, halen yozluğa doğru düzgün cevap verebileceğimiz bir zaman olan günümüzün ta kendisidir.

Bu durumun Madmax (George Miller, 1979) ve Waterworld (Kevin Reynolds, 1995) gibi apokaliptik filmlerden farkı yoktur. Fakat future-noir’da ütopya arayışları halen günümüz veya yakın gelecekte sürmektedir. Eğer ütopya içinde umut barındıran günümüz dünyasıysa, bu rüya gerçekleştirilmek istenmektedir. İçinde umut barındıran çözümler varsa, bugünün gözlükleriyle geleceğe taşınmalıdır. Halbuki Madmax ve Waterworld gibi filmlerin ana tartışma konusu geriye dönme rüyasıdır. Bu rüyanın daha kötü kısmı ise dünya üzerinde herhangi bir toprak parçasının kalıp kalmadığının bile kesinleşememesidir. Children of Men ise eğer içinde halen bir miktar umut varsa, uzun yıllar içinde gerçekleştirilebilecek devrimsel rüyalardan bahsetmektedir.

5. Film-Noir’ın Görsel Stili; klasik noir’ın neo-noir ve future-noir ile karşılaştırılması

Klasik noir, görsel stilini Alman Ekspresyonizminden almıştır. Noir’ın siyah beyaz dönemlerinde, ışıklandırma, mekan ve mizansen, Amerika’nın kara yüzünü metaforik olarak ekrana taşımıştır. Chiarosquro ışıklandırma olarak adlandırılan ışıklandırma stili, planlarda hem karanlık hem aydınlık bir hava yaratır ve karakterlerin üzerine bu aydınlık ve karanlık ışığı aynı anda vurur. Genel ve basit olarak noir’ın çok sevdiği bir görsellik de jaluzilerden gelen çizgili siyah ve beyaz ışıktır. Bu görsel stil, filmlerde güvensiz ve tekinsiz mekan oluşturmak içindir. Mekanlar genel olarak iç mekanlar, sadece bir lambayla aydınlatılan karanlık sokaklardır. Detektif karakterinin evi genelde küçüktür ve tam olarak güvenli ve sıcak ev ortamı yaratmayan duygular oluşturur.

Neo-noir’ın görsel formu da klasik noir’dan pek farklı değildir ve Alman Ekspresyonizminden halen beslenmektedir. Meşhur dizi The X-Files’da yakın plan çekimler önceliklidir ve karakterlerin yüzünü ikiye bölen derin kontrastlardan oluşur. Bu vesileyle karakterlerin, zaman ve mekanın tekinsiz halleri dile getirilir. Karakterlerin tıpkı detektif karakterinin bilinmediği gibi muğlak bir geçmişi vardır. Görsel stilde oluşturulan kontrastlar, karakterlerle kuşku içinde özdeşleşmeye sebep olur. Yüzün aydınlık bir tarafını gördüğümüzde bu, karakterlerden öğrenilen şeylerdir ancak yüzün bir de karanlıkta kalan kısmı vardır ki bu da karakterin sakladığı ve çevresine yalan olarak yansıttığı şeylerdir. The X-Files bir neo-noir örneği olarak gerçeği hem metafiziksel hem de spiritüel olaylara dayandırır. Bu gerçekler muğlak bir zeminde hareket ettiklerinden dolayı hem net olarak kanıtlanmamış hem de güvenilirliğinden şüphe duyulur bir haldedir. Bu gerçeklerle özdeşleşmenin sebeplerinin başında Dana Scully ve Fox Mulder ile özdeşleşme yatar. Özdeşleşme güvenilir gözükmektedir ancak öte tarafta dizide yaşanılan gerçeklikler kafa karıştırıcıdır. Hatta karakterler üzerinden bile açıklanabilir: Fox Mulder daha paranormal olaylara açıkken, Dana Scully daha rasyoneldir.

Blade Runner (Ridley Scott, 1982) filminde mekan genel-geçer bir bilim kurgu atmosferine göre hazırlanmıştır ancak karanlık sokaklar ve şehirler ile tam da klasik noir atmosferine uymaktadır. Şehir olarak tarif edilen tanımın tek farkı, bugünün alışılmış şehirlerinden ziyade, daha uzak geleceğe hitap etmesidir.

Bu bakış açısıyla Children of Men filminde de şehir ilk görüldüğü zaman güvenli bir ev atmosferinden uzaklaşılır. Theo’nun yaşadığı ev tam da çetin ceviz (hard boiled) detektifin yaşadığı dağınık güvensiz eve benzemektedir. Renk tercihi daha çok gri ve grinin tonlarıdır ve hem ev sahnelerinde hem de dışarı mekanlarda bu renk ve tonları tercih edilmiştir. Hem Alman Ekspresyonizminden beslenen, hem de Blade Runner formunda kullanılmış kontrastlara rastlanır.

Filmin en can alıcı noktası ise Theo’nun kendini asilerin ve göçmenlerin silah çatışmalarının ortasında bulduğu sahnedir. Bir anda, kan, kameranın lensine fışkırır ve böylece sinema ekranına kanın bulaştığı görülür. Ve bir süre filmi ekrandaki kan ile seyretmek durumunda kalır izleyici. Klasik noir’ın ikilem yaratmak için kullandığı tavırları tam anlamıyla bir krize dönüşmüştür ve ekranda kendini göstermiştir.

6. Ve Future-Noir’ın Yeni Bir Filmi Var: Children of Men

Sonuç olarak, future-noir, dystopyadan günümüz bakış açısıyla ve deneyimleriyle ütopya arayışları içinde bulunmaktır. Yaşanılanlar günü dystopyaya doğru götürürken, dystopyanın çözümü de günümüzde yatmaktadır. Bu içe doğru bükülen bir dairedir. Children of Men filmini de future noir yapan etken budur. Geçmişin yokluğu ve belirsizliği de yozluğun kendisidir. Future noir da tam anlamıyla keskin ve kesin bir janra değildir. Nasıl noir terimi bir form mu, janra mı yoksa bir hareket mi tam olarak belirlenemiyorsa, future noir da bundan nasibini almaktadır. Görünen o ki film-noir kendini yeni terimlerle (ütopya, kimlik krizi ve dystopya) ilerletmekte ancak klasik noir öğelerini (çetin ceviz detektif, femme-fatale) halen gündeme getirmektedir.

Korkusitesi için yazan Burak Bayülgen

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

Yorumlar (3 Yorum)

YORUM YAZ