Hepimiz ara sıra deliririz! Norman Bates - Psycho (1960)

Dead of Night

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

17 Ocak 2011

2 Adet Yorum

2

Yönetmen:Basil Dearden (ilk segment ve ara öykü), Cavalcanti (ikinci ve son segment), Robert Hamer (üçüncü segment), Charles Crichton (dördüncü segment)
Senaryo: John Baines, Angus MacPhail (H. G. Wells ve E. F. Benson’ın kısa öykülerinden)
Imdb Puanı:7.8/10
Yapım: 1945, İngiltere, 103 dakika/Siyah-Beyaz
Oyuncular:
Mervyn Johns, Roland Culver, Frederick Valk, Sally Ann Howes, Googie Withers, Michael Redgrave, Mary Merrall, Antony Baird, Ralph Michael, Basil Radford, Naunton Wayne, Judy Kelly, Michael Allan, Barbara Leake

Antolojik filmleri severim. Nostaljik duygularımı canlandırarak artık kurtulduğumu zannettiğim bazı korkuları açığa çıkarırlar. Öykülerin kısa kısa olması, takip yönünden kolaylık sağlasa da atmosfer yaratmada bazı handikaplar oluşturabilir. Bazı öyküleri izlerken daha uzun olması gerektiğini hissedersiniz. Bazılarıysa kısa ve çarpıcıdır. Her zevke her izleyiciye göre birşey bulmak mümkündür desek yanılmış olmayız. “Dead of Night” övgü dolu tanıtımları nedeniyle izlediğim bir film, yani belli bir beklentiyle izledim. Tatmin edici bir sonuç aldığım kesin ama eski moda yapısı nedeniyle modern izleyicide yabancılaşma duygusu yaratacağını düşünüyorum.

Filmin olay örgüsü; birden çok karakterin aktardığı beş anormal deneyimden oluşan gizemli öyküler ve bunları birbirine bağlayan bir esas dolgu hikaye üzerine kurulmuş. Antolojik filmlerin olmazsa olmazı olan terse yatıran finale yavaş yavaş yaklaşırken, zamanın lineer yapısının bozunarak sirküler bir özellik kazandığını görüyoruz. Filmde bu bağlamda birçok klişe mevcut fakat “Dead of Night” klişelerden oluşan bir film değil, klişeleri yaratan bir film (tarih 1945). Dönemine göre oldukça yenilikçi ve klasmanında tek olduğunu belirtmem gerekiyor. Yani tarihi değeri yüksek bir film. Birçok antolojik filmi etkilediği gibi, “Alacakaranlık Kuşağı” benzeri TV serilerine de ilham vermiş bir film elimizdeki.

Mimar Walter Graig, bir kır malikanesinin iç düzenlemesini yapmak üzere yeni bir iş alır. Ev sahibi Eliot Foley ve eşi tarafından karşılanan adam garip bir duygu yaşar. Sanki bu olayları daha önceden yaşamıştır. Salondaki küçük parti ve davetlileri de görünce dejavu olur. Odadaki herkesi rüyasında görmüştür ve tüm olaylar, en ince ayrıntısına kadar tekrar etmektedir. Davetlilerden Psikiyatrist Dr. van Straaten bu duruma kendince bazı bilimsel açıklamalar getirir. Ona göre herkes, hayatının belli bir döneminde açıklayamadığı bazı anormal deneyimler yaşamıştır. Bunun üzerine ortamı biraz yumuşatmak isteyen konuklar kendi deneyimlerini anlatmaya koyulurlar.

İlk öykü olan “Cenaze Arabası Sürücüsü (Hearse Driver)” segmentinde, araba yarışçısı Hugh Grainger, geçirdiği ciddi bir yarış kazası sonrası yattığı hastanede bir gece siyah bir cenaze arabasının ziyaretine uğrar. Filmin bu en kısa öyküsü pek etkileyici değil. Bir kehanet niteliği taşıyan atlı cenaze arabasının sürücüsü dışında. Yaralı bir hastanın hallüsinasyonuna benzeyen bu rüya sekansı filmin genel atmosferinin haberini verir tarzda. Uzayan gölgeler, aydınlık-karanlık kontrastı ve Gotik öğeler…

İlk öyküde yaralı sporcuya bakan hemşire Joyce da (ki artık Hugh Grainger’in eşi olmuştur) partiye katılınca Walter Graig’in, önceden yaşanmışlık hissi daha da perçinlenir. Zira odadakilere bir kişinin (kumral, genç ve güzel bir kadının) eksik olduğunu daha önceden belirtmiştir. Sıra genç kız Sally O’Hara’ya gelmiştir. Noel Partisi (Christmas Party) adlı ikinci hikayede, büyük bir malikanede Jimmy Watson adlı genç bir oğlanla saklambaç oyun oynarken gizlendiği tavan arasında gizli bir oda bulan Sally, burada yalnız başına ağlayan bir çocukla karşılaşır. Ninnileriyle çocuğu teskin eden Sally, işini bitirip aşağı iner. Fakat evin yeni sahipleri, özellikle de bu gizemli çocuğun ismini duyunca hadiseden pek memnun kalmazlar.

Lanetli Ayna (The Haunted Mirror) adlı öykü Joan Cortland adlı sofistike bir kadının ağzından aktarılır. Nişanlısı Peter’a doğum gününde antika bir ayna hediye eden genç kadın, ileride kocası olacak adamın başına nasıl bir bela açtığının farkında değildir. Evliliklerinin ilk gecesinde Peter bu aynanın başka bir yatak odasına açılan bir pencere olduğunu görür. Gitgide aynanın etkisi altına giren kocasını kurtarmak isteyen Joan, antikacıdan aynanın hikayesini öğrenir.

Dead of Night modern izleyiciye itici gelecek bir yapaylığa sahip. O dönemdeki tüm filmlerde normal sayılan bir oyunculuk şeklinden bahsediyorum. Karakterler tüm film boyunca ellerinde viski şişesiyle dolaşıyor, ardarda yaktıkları sigaraları tüttürüyorlar. Hepsi taramalı tüfek gibi konuşuyor, hiçbir kelimeyi şaşırmıyor ve sanki önceden hazırlamış gibi, soru soran kişinin daha lafı bitmeden cevabı yapıştırıveriyorlar. Bir açıklama yaparken kullandıkları jestler ve seslerindeki didaktik hava, günümüz seyircisinin ağzında burukluk oluşturacak bir demodeliğe sahip. Eh, bu da filmin atmosferini bozuyor ve işin ciddiyeti kırılıyor. Özellikle korku filmlerinde en önemli şeyin inandırıcılık olduğu düşünülürse, şu ana kadar bahsettiklerim içersinde tek öne çıkan öykü “Lanetli Ayna” segmenti oluyor. Nispeten uzun olan bu segment hikaye itibarıyla, eskiden zevkle izlediğimiz “Lanetli Antikalar” dizisine benzediği için göze daha aşina geliyor belki de. Fakat sıradaki öykü filmin temposunu düşüren lezzetsiz bir komedi. Bence bu filmde olmaması gereken tek öykünün adı: Golf Hikayesi (Golfing Story).

Öykü anlatma sırasını alan ev sahibi Eliot Foley, kendi başından değil ama tanıdığı iki kişinin başından geçenleri anlatır. Uzun süreli dostlukları Mary Lee adlı bir kadın tarafından rekabete dönüşen bu iki golf tutkunu (Larry Potter ve George Parratt) bir bahse girişirler; golf maçını kazanan kızı alacaktır. Daha genç olan Larry maçı kaybeder ve bahise uygun olarak yakındaki gölde intihar eder. Aslında hile yapmış olan orta yaşlı George, Mary Lee ile evlenir fakat arkadaşının hayaleti peşini bırakmaz. Üstelik hayalet nasıl geri döneceğini de unutmuştur.

Bu en kötü segmentin konsepti, bizdeki “Zeki Alasya- Metin Akpınar” benzeri bir ortaklık; genç ve yaşlı iki adamı canlandıran aktörlerin, Naunton Wayne ve Basil Radford’un uzun soluklu işbirliği üzerine kurulmuş. Dönemi için herhalde anlamlıdır fakat günümüz (özellikle de Türk) izleyicisi için hiçbir anlam ifade etmediği için, alınacak zevk katsayısı tamamen azalıyor. Neyse ki filmin en son öyküsü olan “Ventroloğun Kuklası (Ventriloquist’s Dummy)” hem oyunculuk hem de gerilim açısından filmi toparlıyor; akılda kalan son öykü olduğu için filmi dorukta bir zevkle nihayete erdiriyor (turnayı gözünden vuruyor diyelim).

Anlatılan tüm öyküleri dinleyen ve kendi perspektifiyle açıklığa kavuşturan Dr. van Straaten, dinleyenlerin ilgisini çekecek özel bir vakasına değinir. Müzikli içkili bir lokalde gösteri yapan ventrolog Maxwell Frere, kuklası Hugo Fitch’in edepsiz konuşmalarıyla ünlenmiştir. Fakat aşırı gerçekçiliğiyle dikkat çeken bu gösterinin bir sırrı vardır. Maxwell, kuklasıyla ilgili bu sırla başedememekte, paranoid bir ruh haliyle içkiye sığınmaktadır. Sylvester Kee adlı Amerikalı bir gösteri adamının işe karışmasıyla durum daha da içinden çıkılmaz bir hale gelir.

Korku filmi tarihinde izlediğimiz her türlü kukla öyküsünün babası olan bu segment efsane yönetmen Alberto Cavalcanti’nin (sadece Cavalcanti olarak tanınır) yönetiminde küçük bir başyapıta dönüşmüştür deme cüretini gösteriyorum. Zamanına göre çok ileri bir atmosfere sahip. Kukla çok korkunç o ayrı. Ama en önemlisi Maxwell Frere’i canlandıran büyük aktör Michael Redgrave aklını kaçırmakta olan ventroloğu o kadar inandırıcı canlandırıyor ki şaşıp kalıyorsunuz (Redgrave soyadlı bir oyuncunun iyi olmaması mümkün değil zaten). Yukarıda anlattığım demode herşeyi bir çırpıda nötralize eden bu aktörün izleyiciye verdiği hissiyat, modern gerilim filmlerinden beklediğimizle eşdeğer. Bu segment tüm filmde görebileceğiniz biricik kanlı sahneye sahip olduğu gibi; döneminden farklı olarak üst tabakadan seçkin bir siyahi şarkıcıya yer vererek bir yeniliğe de imza atıyor (o zamanlarda siyahi oyuncular sadece köle veya hizmetli rollerinde görünürlerdi).

O yüzden okuduğum her eleştiri bu segmentin üzerinde yoğunlaşıyor, sanki diğer öyküler yokmuş gibi. İşin güzel tarafı filmin ana öyküsü de bu dalgaya kapılıp buhranlı bir sürece giriyor ve asab bozucu bir şekilde sonlanıyor. Neticede umut verici olmayan bir başlangıç, doyurucu bir sonuca ulaşıyor. Sadece bu son segment için bile mutlaka izlenmesi gereken bir film “Dead of Night”…

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.