Her şey başlangıçta son bulur... The Butterfly Effect (2004)

Dario Argento Sineması..

Biyografiler

Korku Sinema

YasinKarakaya

13 Ağustos 2008

1 Adet Yorum

1

7 Eylül 1940’da Roma’da doğan Dario Argento, Amerikan-İngiliz (Anglosakson) korku sineması dışındaki korku filmi yönetmenlerinin en önemlilerinden biri ve de en ünlüsü. Bu konumu nedeniyle hararetli tartışmaların da konusu olabiliyor. Farkında olunmadan, Argento üzerine tartışmalar aslında Anglo-Sakson ve Avrupai korku sineması geleneklerinin karşılaştırılması eksenine oturabiliyor. Böylesi bir dikotominin ilk akla gelebilecek ama aslında en önemli olmayan öğesi, Argento filmlerinin tavizsiz biçimde kanlı ve grotesk sahneler içermesi. Suspiria’da bıçaklanan genç bir kızın göğüs kafesi içinde hâlâ çarpmakta olan kalbinin de son bir bıçak darbesiyle deşilmesinin ve akabinde kalbin üzerindeki yaranın dahi yakın plan gösterilmesinden, yönetmenin en yeni filmi Uykusuz’da (Non ho sonno) bir kadının ağzının ve gözlerinin oyulmasının perdelerimize yansımasına kadar bunun çok sayıda örnekleri var. Kuşkusuz, Amerikan sineması da geçmişte çok sayıda “gore”* filmi üretmişti ama kabaca son 15-20 yılda Hollywood’un bu konuda nispeten çok daha ‘özenli’ davranıp, ‘hassasiyet’ gösterdiği düşünüldüğünde Argento’nun hâlâ böyle filmler yapıyor olması onu sanki Hollywood’un anti-teziymiş gibi bir konuma oturtabiliyor. Ama bu ‘daha çok kanlı/daha az kanlı’ bahsindeki fark, esas itibariyle konjonktürel sansür ve oto-sansür mekanizmalarından kaynaklanan bir fark olarak açıklanabileceği için ikincil bir öneme sahip.

Argento sineması hakkında eleştirmen çevrelerinde yaygın bir kanaat, Argento’nun görsellik -aslında buna işitselliği de eklemek gerekir- uğruna senaryoyu, karakterizasyonu ve oyunculuğu ihmal ettiğidir. Senaryo bahsinde getirilen genelgeçer eleştirilerin Argento filmlerinin geneli açısından pek elle tutulur bir yanı olmasa da Argento’nun çok iyi bir ‘oyuncu yönetmeni’ olmadığı bir gerçek. Ancak burada dikkat edilmesi gereken asıl husus, aslında görsellik ve de işitsellik açısından pek bir ayırt edici özelliğe sahip olmazken, senaryo, karakterizasyon ve oyunculuk açısından dört dörtlük filmlere, aynı camia tarafından “senaryo, karakterizasyon ve oyunculuk uğruna görselliği ve işitselliği ihmal etmiş” eleştirisigetirilmesinin çok daha nadir olduğu! İşte tam da bu noktada, belirli bir kültürel geleneğin, şartlanmanın, alışkanlığın kendisini evrensel, biricik ve esas doğru olarak dayatması veya kendisini öyle sanmasının tezahürü söz konusu. Yani Anglosakson korku sinemasının dar kalıplarını merkez alan bu tutum, başka sinema geleneklerinde başka paradigmaların geçerli olabileceğini ve farklı paradigmaların aynı derecede meşru olduğunu es geçmektedir. Güzel sanatlar kökenli Mario Bava (1914-1980) gibi İtalyan yönetmenler, Kıta Avrupası’ndaki bambaşka bir geleneği temsil ederler ve Argento, bu geleneğin günümüzdeki temsilcisidir.

ARGENTO SİNEMASI

Hitchcock, kendi yaklaşımını “buzluk etkisinden” kaçınmak olarak açıklamıştır: Filmden çıkıp evine giden bir seyircinin buzluktan bir bira çıkarırken aniden kendine “hey, bir dakika!” deyip duraksadığı – filmin anlatısı içindeki bir hatanın birdenbire farkına vardığı- an. İşte Hitchcock, bundan kaçınmak için elinden geleni yapmıştır. Söz ettiğimiz ‘öteki’ paradigmada ise dert farklıdır. Anlatı, yönetmen ile izleyicinin ortaklaşa paylaştıkları bir hayret, dehşet ve temaşa dünyasına sıçrayabilmeleri için bir tramplen işlevi görür ve bu niyetle inşa edilir.

Ancak bunun ötesinde Argento ile Hitchcock sinemaları arasında ortak noktalar da yok değil ve zaten Argento özellikle kariyerinin ilk yıllarında ‘İtalyan Hitchcock’u olarak nitelendirilmişti. Argento filmlerinin neredeyse tamamına yakınının odağını algının (görsel ve/veya işitsel) sorunsallaştırılması oluşturur ki Hitchcock’la (özellikle Vertigo’yu düşünün) paralellik buradadır. Görülen (ve/veya duyulan) şey, bunun nasıl algılanmış olduğu ve bu algı ile gerçek arasındaki açı sorunu, Argento filmlerini baştan sona kaplar. İlk filmi olan Kristal Tüylü Kuş’ta (L’ucello dalle piume di cristallo, 1970) bir turist, camdan iki kapının arasına sıkışır ve bir cinayet teşebbüsünü parça buçuk görür. Ama film boyunca aklına sürekli bir şey takılacak fakat bunun ne olduğunu filmin sonuna kadar çıkaramayacaktır. Gördüğü sahnede, daha doğrusu gördüğünü sandığı, daha da doğrusu görebildiği ve görebildiğinin de algılayabildiği kadarında tam olarak çıkaramadığı sanki ‘bir yanlışlık’ vardır, bir şeyler eksik veya terstir, gerçek sanki başkadır ama ne olduğunu bir türlü çıkaramaz. Benzer durumlar, Argento’nun filmlerinin çoğunda mevcuttur.

Bununla bağlantılı olarak, Argento’yu incelemeye tenezzül etmiş az sayıdaki film teorisyenlerinin işaret ettiği üzere, Argento’nun eserlerinde erkek ve kadın, etkin ve edilgen, saldırgan ve kurban, özne ve nesne arasındaki geleneksel kutuplaşmalar belirsizleşir. Yine bununla bağlantılı olarak, Argento filmlerinde kamera açılarının kime ait olduğu sıkça belirsizleşir. Bir Argento filminde, hatta filmdeki tek tek sahneler içinde, kameranın saldırganın mı, izleyicinin mi, ya da başkasının mı bakış açısını yansıttığını kesin olarak söylemek gerçekten de çok zordur. Bunun en muazzam örneği Tenebre’deki (1982) bir sahnedir: Bir evin içinde genç bir kızı (müstakbel kurban) izleriz önce. Sonra kamera dışarı çıkar. Kızın penceresinin etrafında ve giderek evin çatısında dolaşır, sonra yeniden içeri girer, bu esnada katil de içeri girmiştir ve kızı doğrar. Bu sahne içinde pek çok sekans, örneğin pencerenin dışından çekim, klasik anlamda katilin bakış açısı olabilir, (zaten ellerini gördüğümüz katil içeri pencereden girer) ama kameranın pencerenin etrafında dolaşıp sonra çatıya çıkıp çatıda dolaştığı anlar rasyonel olarak katilin bakış açısı olamaz, hiç kimsenin bakış açısı olamaz. Bunun sonucu, Adam Knee’nin belirttiği gibi, Argento filmlerinde “bütün geleneksel pozisyonlar, eski özleşme/kimlik noktaları şüphe altına düşer, korku filmlerinde her zaman çok önemli olan “ötekilik” durumu yaygınlaşarak belirsizleşir. ”

ARGENTO’NUN FİLMLERİ

Argento, sinemada senarist, yönetmen ve yapımcı olarak üç ayrı şapkaya sahip. Sinemaya önce senarist olarak girmiş ve 1960’lı yılların ikinci yarısında çok çeşitli türlerdeki pek çok İtalyan filminin senaryosuna imza atmış, hatta Sergio Leone’nin Batı’da Kan Var’ının (Once Upon a Time in the West, 1984) senaryosuna malzeme oluşturan öyküyü de Bernardo Bertolucci ile ortaklaşa olarak Argento yazmış. Kendi yönettiği ilk film olan Kristal Tüylü Kuş 1970 tarihli. İlk filmlerinin yapımcısı kendi babası iken 1980’li yılların ortalarından itibaren bizzat yapımcılığa soyunmuş. Üstelik kendi filmlerinin yapımcılığını üstlenmenin yanısıra yanında yönetmen yardımcılığı yapmış olan Lamberto Bava ve Michele Soavi gibi genç yeteneklerin yönetmenlik girişimlerine de yapımcı olarak katkıda bulunmuş, yani bir çeşit Sezen Aksu işlevi görmüş. Bu arada George Romero’nun ünlü zombi üçlemesinin ikinci -ve korku sineması severlerin ağırlıklı görüşüne göre en iyisi- olan Ölülerin Şafağı’nın (Dawn of the Dead, 1979) de yapımcısı Argento’dur (bu sayede filmin müzikleri de Argento’nun favori topluluğu Goblin’e aittir).

«Bir Argento filminde, hatta filmdeki tek tek sahneler içinde, kameranın saldırganın mı, izleyicinin mi, ya da başkasının mı bakış açısını yansıttığını kesin olarak söylemek gerçekten de çok zordur.»

Argento’nun kendi yönettiği filmlerinin büyük çoğunluğu İtalya’da anıldıkları adla giallo türüne giriyor. Giallo, İtalyanca “sarı” demek ve İtalya’da bir zamanlar polisiye/dedektif romanlarının sarı kapaklı bir seri olarak yayınlanmış olmasının anılarından hareketle, konuları genellikle bir veya bir dizi cinayet etrafında dönen filmler bu nitelemeyle anılıyorlar. Kristal Tüylü Kuş yalnızca İtalya’da değil ABD’de bile gişede kayda değer bir başarı kazanmış ve de olumlu eleştiriler (“İtalyanlar’ın Hitchcock’u”) almış, gerçekten de Argento sinemasının temel parametrelerinin etkileyici biçimde ortaya konduğu önemli bir yapıt. Argento’nun ilk giallolarının müzikleri Ennio Morricone’ye aitken yönetmen, Derin Kırmızı (Profondo Rosso, 1975) ile müzik tercihinde radikal bir değişim yaparak Goblin adlı bir progressif-rock grubuyla çalışmaya başlıyor ve kuşkusuz bu filmin Argento’nun en beğenilen ve en sevilen filmlerinden biri olmasında bu çok isabetli müzik tercihinin payı büyük. Argento-Goblin işbirliğinin başarısı, Argento’nun başyapıtı olan ünlü Suspiria’da (1977) ise doruğa çıkıyor. 1980’lerin başında ise Goblin ne yazık ki dağılma sürecine giriyor ve Argento artık ya eski Goblin elemanlarının bir bölümüyle ya da başka rock müzisyenleriyle çalışıyor, nihayet Stendhal Sendromu’nda ise (La Sindromi di Stendhal, 1996) yıllar sonra yeniden Ennio Morricone’ye dönüyor. Bu filmin ardından giallo türünü de bırakıp bir Operadaki Hayalet uyarlaması çekecekti.

1990’lı yıllar genel olarak Argento’nun pek çok hayranını hayalkırıklığına uğrattığı bir dönem olarak geçecek. ABD’de çektiği Trauma (1993) gerçekten de yönetmenin her zamanki ‘kimyayı’ her nedense tutturmayı başaramadığı bir filmdi ve filmografisinde de muhtemelen en son tavsiye edilecek filmlerden biridir. Gerçi Stendhal Sendromu yönetmenin en önemli ve en dikkate değer filmlerinden biridir ve muhtemelen değeri zaman içinde anlaşılacaktır ama Trauma hayalkırıklığının travmasından sonra onun da ne yazık ki arada kaynadığı söylenebilir. Oysa Stendhal Sendromu, haz ve dehşetin birbirlerinin siyam ikizleri olduğu sorunsalını ırza geçme travması bağlamında ele alan -ve bununla da sanat arasındaki paralellikleri sergileyen-, hem kimi unutulmaz sahnelerle, hem de baştan sona dokusuna başarıyla sindirilmiş karamsar ve iç karartıcı yapısıyla çok çarpıcı bir eser. Operadaki Hayalet’in (Il Fantasma dell’Opera) de çok az kimseyi memnun etmesi anlaşılır: Alışılmış bir Operadaki Hayalet uyarlaması bekleyen ortalama seyirciler için fazla kanlı ve grotesk, alışılmış bir Argento filmi bekleyenler içinse fazla dramatik ve romantikti. Derken sonunda Uykusuz (Non ho Sonno) geldi.

UYKUSUZ

Hayali bile cihan değer: Amerikalı korku sineması meraklıları Argento’nun yeni filmini ancak korsan kopyalardan veya İtalya’dan şahsen sipariş edecekleri DVD’lerden küçük ekranda izlemekle yetinmek zorundayken biz Özen Film sayesinde Türkiye’de sinema perdesinde izleme ayrıcalığına kavuşmuştuk… Hatta ‘İnternet Film Veritabanı’na güvenecek olursak, filmin İtalya’dan sonra, festivaller hariç, gösterime girdiği ilk ülke Türkiye oldu!

Son yıllarda izlediğimiz, çoğu tatmin edici olmaktan uzak Hollywood yapımı korku filmlerinin ardından ‘ilaç’ gibi gelmiş olmasına karşın aslında Uykusuz, Argento standartlarına göre vasat sayılabilecek bir film. Giacomo’nun çocukluğunda kısmen tanık olduğu cinayet esnasında duyduğu belli belirsiz bir sesin ne olduğunu çıkaramamasını, ‘algının sorunsallaştırılması’ bahsinde anmak yönetmenin eski filmlerindeki çok daha sofistike örnekler anımsandığında haksızlık olur. Kameranın bakış açısının aidiyetinin belirsizliği bahsinde ise belki Tenebre’deki kadar görkemli olmasa da benzer bir örnek var doğrusu, o neredeyse yer seviyesine yakın ‘halı üzeri’ çekimi… Uykusuz’un tatmin edici bir ürün olmasının altındaki en önemli etken Argento ve Goblin’in yeniden işbirliğine gitmiş olması. Filmin başlarında fırtınalı bir havada gecenin karanlığında yolculuk yapan ıssız banliyö trenindeki fahişenin telaşını, paniğini ve kaçınılmaz âkıbetine doğru çaresizliğini usta işi bir kurgu ve müzik kullanımının bileşimi ile soluk soluğa izliyorsunuz. Kuşkusuz filmin en unutulmaz bölümü bu sahne ve son birkaç yıldır sinemada böylesi iyi kotarılmış bir gerilim-korku sahnesi izlediğimi anımsamıyorum.

Ve tabii Uykusuz’u ele alırken Max von Sydow’dan söz etmemek olmaz. David Hemmings’in başrolde olduğu Derin Kırmızı’dan (Profondo Rosso) bu yana sanırım ilk defa bir Argento filminin başrolünde bu kadar seyrine doyum olmayan bir oyunculuk performansı perdeye gelmiş oldu. 61 yaşındaki Argento’nun senaryo yazımında kendisini (Max von Sydow’un canlandıracağı) emekli polis komiseri rolüyle özdeşleştirmiş olduğu akla gelebilir. Filmin en keyifli anları, kendini beğenmiş ve gelişmiş teknolojik yöntemlere pek güvenen yeni polislerle emekli komiser arasındaki rekabetin yansıdığı anlar. Aslında Argento da teknolojik yenilikleri, ilke olarak karşı olmak bir yana, hayranlıkla takip eder. Onun asıl ve tek yanaşmadığı şey oto-sansürün getirdiği yavanlık. O tercihini her zaman ‘bastırılmışın geri dönüşünden’ yana kullanıyor. Argento’nun Uykusuz’da kendini özdeşleştirdiği bir karakter varsa bunun korku romanları yazan ve herkesin ‘vurun abalıya’ muamelesi çektiği cüce olduğuna eminim.

* Tam karşılığı “vücuttaki yaralardan akan kan” demek olan gore sözcüğü, temel atraksiyonu cömertçe kan ve revan sunmak olan filmler için kullanılıyor: Bu tarzın öncüsü olarak 1963 tarihli Blood Feast sayılır, 1980’lerin başlarındaki Friday the 13th, Evil Dead gibi bazı filmler de bu bağlamda ele alınabilir..

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.