Eskiden iyilikle aldığımı, sonsuza dek intikam ile alacağım! Tooth Fairy - Darkness Falls (2003)

Clock Tower Serisi

Korku Genel

Korku Oyun

Fatih Yürür

26 Mayıs 2011

4 Adet Yorum

4

Clock Tower her daim “alternatif bir korku serisi” olarak nam salmıştır. Öyle ya, Silent Hill, Resident Evil, Fatal Frame, Alone In The Dark gibi oldukça yakışıklı serilerin arasından sıyrılması, hem metinsel anlamda hem de teknik anlamda oldukça zordur. Fakat yukarıda bahsi geçen serileri büyük bir iştahla tüketen takipçiler, bir şekilde ellerini Clock Tower’a da atmakta gecikmezler. Daha doğru bir tabirle, “korku oyunu olmadan yapamayanların” yolu bir şekilde Clock Tower serisi ile kesişmiştir. Ama asıl şanslı olan kesim, diğer serilerin içine fazla dalmadan CT oynayanlardır. Çünkü diğer serilerin çetrefilleşen, ya da hikayenin suyu çıktığı için teknik illüzyonlarla takipçilerini cezp etmek üzerine kurulu saldırısı içerisinde Clock Tower naif bir örnek sayılabilir.

Aslında bakacak olursanız, Clock Tower’da tıpkı Nemesis ya da Pyramid Head gibi kült bir korku ikonunu popüler kültüre armağan etmiştir. Scissorman…Devasa keskin silahlar ile imajlarını toparlayan katiller kervanında hatırı sayılır bir yeri olmasına rağmen Scissorman’in adı pek de fazla anılmaz. Halbuki ilk Clock Tower oyununda en büyük kabusumuz olmuştur kendisi…

Clock Tower macerası, First Fear ile bundan yaklaşık 16 sene önce başlamıştır. Hikaye Jennifer Simpson ve yakın çevresinde gelişir. Kendisi gibi yetim olan, Ann, Laura ve Lotte ile birlikte Eylül, 1995’de (bu tarih aynı zamanda oyunun da piyasaya sürüldüğü tarihtir.) Bay Burroughs tarafından evlatlık alınır. Çocuklar, işlemleri gerçekleştiren Bayan Mary tarafından yeni yaşayacakları, Saat Kulesi adındaki konağa yerleştirilirler ve kabus da tam olarak bu yerleşim yerinde başlar.

Dönemin koşulları dahilinde bile Clock Tower’ın grafik çizgisi vasattır fakat bu durum, yapımcı ekibin atmosfer yaratımı konusundaki başarısını gölgelemez. Human Entertainment, oyunu paketini -çok da stratejik bir biçimde- fazla süslememiştir fakat bu gün türün klasikleri arasında sayılan pek çok seri, o zamanlar henüz proje aşamasında bile değildi. Adventure- Survivor horror türünün yavaştan ivme kazandığı bu dönemde peydah olan First Fear, bana göre serinin en başarılı oyunudur. Sadece atmosferi ile de değil üstelik. Alternatif son hastalığı bu kadar yayılmamışken, bu kavramı video oyunlar kulvarında da hayatımıza sokan birkaç oyundan biri olmasıyla birlikte özgün ilerleyişinden de aldığı takviye güç sayesinde, kendine has bir yere sahip olmuştur.

Scissorman’de atlatılması oldukça zor bir hilkat garibesi olarak akıllara kazınmıştır. Garip bir biçimde “yapay zeka”dan söz edebilmek mümkün (ki serinin devam oyunu olan Struggle Within’in bu konuya aynı özeni gösterdiğinden söz edemeyiz). Scissorman’i sürekli aynı yöntemlerle alt etmeye çalışmak bir işe yaramadığı için, yaratıcı alternatif çözümler konusunda oyuncuyu zorlayan bir yapısı bulunmaktadır ilk oyunun. Bu gün bile marifet sayılan bu “oyuncu özgürlüğü” mevzusu, dönemin şartları çerçevesinde, oyun severler için kolay kolay bulunmayacak türden bir nimettir.

Yaklaşık 2 sene sonra piyasaya sürülen devam oyunu ise, Scissorman ile bir nevi yüzleşme niteliği taşımaktadır. İlk oyundaki belli başlı gedikler kapatılmıştır ve garip bir biçimde, seri takipçiler konusunda asıl taze kanı bu devam oyunundan sağlamaktadır. First Fear ile Clock Tower 1 çoğu zaman karıştırılmaktadır. Aslında bu karmaşanın sebebi iki oyunun da birbirine benzer biçimde tasarlanmış olmasından kaynaklanmaktadır. Dönemin takipçileri her ne kadar bu ikileme düşmeseler de, özellikle seriyle son iki oyundan tanışıklığı olan korku severler çoğu zaman ilk iki oyunu karıştırırlar. Forum siteleri sayesinde bu kronolojik kargaşa bir nebze giderilse de, devamlılık hatasına düşen oyuncu sayısı da oldukça fazladır.

Clock Tower 2: Struggle Within ise, pek çok oyuncuya göre serinin en başarısız halkasıdır. Gerçi bu başarısızlık her ne kadar yeni nesil oyuncular için teknik yetersizlikle açıklansa da, atmosfer yaratma konusunda da öncüllerinin ritmini tutturmakta zorlanan bir oyundur Struggle Within. Her şeyden önce Scissorman seriye veda etmiştir ve serinin ruhu bu şekilde tamamen satılmış olur. Aslında benzer bir vaka Silent Hill’in dördüncü halkası olan the Room’da da karşımıza çıkar. Nasıl The Room, Toluca gölü ve birkaç Silent hill posteri dışında, Walter Sallıwan ile olan münasebeti dışında tam anlamıyla Silent Hill meşrebinde ilerlemiyorsa, Struggle Within’de, Clock Tower serisinden sadece ismini ödünç alarak yoluna devam ediyor. Fakat yine de bu gün Clock Tower serisini tanıyan pek çok oyuncunun, bu korku evrenine girişini sağlayan da Struggle Within olmuştur.

Struggle within, son derece başarısız bir işlenişe sahip olsa da, akılda kalacak birkaç çentik atmayı da ihmal etmemiştir. Öncelikle Scissorman’in tek başına sırtlayıp götürdüğü gerilim yükü, burada münferit ucubelere kardeş payı edilmiştir. 2. Katta tekinsiz bir biçimde karşımıza dikilen samuray heykeli, ya da elindeki ekmek bıçağını etimize saplamak için can atan sarışın psikopat kız Stephanie’yi unutabilmek pek mümkün değildir. Bütün bunlarla birlikte oyundaki ilerleyişinize göre, Zombiler ve nihayetinde George Maxwell’da menünüze salça olacak ve sizi kızıllara bulandırmak için can atan yamyamlar listesine eklenebilir. Bütün bunlarla birlikte evin kendisi de, her fırsatta bizi çiğneyip yutmak için hamlelerde bulunur. Bütün bu kabusun içerisinde kendimizi savunacak bir silahımız olmadığından, hayatta kalmak için kaçıp saklanmak ya da zamanında doğru tuş kombinasyonunu uygulayarak darbelerden sıyrılmak gibi alternatiflerimiz bulunmaktadır. Şansımızın her zaman yaver gitmediğini de belirtmem lazım.

Serinin ikinci oyunu, A’dan Z’ye kadar alternatif son barındırıyor içerisinde. Diğer bir tabirle oyun severlerin, konsol başında şanslarını tekrar tekrar denemesi için kurgulanmış bir oyun diyebiliriz. Fakat ağır ilerleyen ve bir noktadan sonra gerilim dozu iyice düşüp sıkıcı bir hal almaya başlayan ilk on dakikadan sonrasına katlanabilmek, her denemenizde daha da zorlaşabiliyor. Hal böyle olunca bütün alternatif sonları görebilmek, deli işi bir azime düşüyor.

Clock Tower 2, oldukça aydınlık mekanlarda geçen bir oyun olduğu için gerilim kisvesi altında sunulanlar gereken etkiyi yaratamıyor. Örneğin ışıklar kapalıyken, bir odada olup biten her şeyi görebiliyoruz fakat kontrol ettiğimiz karakterin, odanın münferit yerlerine dağılmış olan uzuvları görebilmesi için ışıkları açması ve bazen de vahşet mahalline iyice yaklaşması gerekiyor. Bu bilinebilirlik durumu da atmosferi fazlasıyla baltalıyor. Daha doğru bir tabir kullanmak gerekirse, karakterin görüp şaşırdığı vahşet, onun dikkatini çekene kadar, bizim için sıradanlaşıyor.

Serinin şimdilik son oyunu olan Clock Tower 3 ise, korku hissinin deriden keskin bir bıçakla sıyrılıp bir kenara atıldığı bir oyun. Tabi günümüz korku trendlerinin değişmesinin de bunda büyük bir payı olduğunu biliyoruz. Yine de teknik ekibin piyasadaki korku anlayışını da ucundan köşesinden okumuş olmaları daha faydalı olurdu diye düşünmekteyim. Piyasaya toplamda dört adet oyun armağan etmiş bir serinin, ilk üç oyundan sonra iyice sapıtması sapıtması (bakınız Alone In The Dark serisi) ya da tam rayına oturması (bakınız Resident Evil, Silent Hill vs) artık alışıldık bir durum. Özellikle üç oyunu aşmış bir korku serisinin çizgisini bozmaması gibi bir ihtimal her geçen gün oyun severlerden daha da uzaklaşıyor. Bu sebeple Clock Tower gibi, çıkış noktası itibarı ile vasatın biraz üzerinde seyreden bir korku serisinin zamanla eriyip gitmesi de pek sürpriz sayılmaz.

Serinin son halkası ile birlikte, mekan çeşitliliği de artmış oluyor. Bununla birlikte katillerin de sürekli değiştiği bir karnavala dönüşüyor seri. Diğer bir tabirle, bu anti yerleşik oynanış ile yeni nesil, oyuncuların ilgisini çekebileceğini düşünen yapımcıların hamlesi ters tepiyor. Yine de ps2 konsolu için, alternatif korku oyunu kulvarında sükse yaptığını da belirtmeden geçmek olmaz.

Clock Tower, kuşkusuz ki “kötüler arasında bir inci”. Sırf bu sebeple yeni nesil kült oyun takipçilerinin ilgisinden nasiplenmeyi hak eden bir seri aslında. Piyasa devi oyunların ayaklarının altında ezilse de, bütün çiğ yapısının içerisinde farklı tatlara da yer veren bir seri diyebilmek mümkün. Sözün Özü : Clock Tower, teknik armoninin baş döndürdüğü bu fırtına içerisinde bile dönüp bakılmayı hak eden bir seri…

Korkusitesi için yazan Fatih Yürür

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Fatih Yürür

Tüm Yazıları
1987 yılının, diş takırdatan bir Şubat gecesinde, garip bir kapsül ile dünyaya düşmüştür bu kişi. Nitekim yıllar sonra gerçek ailesinin dünyalı olduğunu, uzaylılar tarafından kaçırıldığını anlayacak, ama uzaylıların iyi tarafını alıp, kalan bütün enerjisi dünyalı olmaya harcayarak gezegen hayatına adapte olacaktır. Üniversite yıllarına kadar neler yapıp ettiği ile ilgili hafızasında net anılar yoktur (atmosferin yan etkisi) fakat yirmili yaşlarının civarını fazla hızlı yaşamıştır. Kocaeli Üniversitesi’nde, Görsel İletişim Tasarımı öğrenimi gördüğü süreçte, kah müziğe dadanarak, kah sinema üzerine yazılar yazarak, kah grafik tasarım işine bulaşarak, kah da çizgi hikayeler kaleme alarak oradan oraya savrulmuş ve bünyesi karman çorman olmuştur. Hangi kulvarda olursa olsun hikaye anlatmayı sever, kitleyi bulursa coşar, bulamazsa da kalbi kırılır ama hissettirmez. Sinemanın, müziğin, edebiyatın, mizahın, çizgi romanların ve tiyatronun her türünden tarifi tanımsız bir keyif alması, bilinen en önemli özelliklerindendir. Aynı “demokratik tavırlarını” yeme-içme alışkanlıkları, giyim kuşam ya da İngiliz usulü mimari tasarımlar konusunda gösterememesi ise büyük bir talihsizliktir.

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ