Ölüm kasabanıza geldi Şerif! Sam Loomis - Halloween (1978)

Clive Barker

Biyografiler

MuratÖzkan

27 Eylül 2008

3 Adet Yorum

3

İyi bir yazar kendine karşı olabildiğince açık ve samimidir. Bu açıdan Clive Barker meslektaşlarının kıskanacağı bir konuma ulaşmış. Epik fantezinin tartışılmaz üstadı giderek daha çok okuru kendine hayran bırakıyor.

Genç okurlar bazen fantastikkurgunun çıkışı bittiğinde yerine ne geleceğini sorarlar. Benim buna yanıtım her zaman epik fantezidir. Stephen King bazı kısa öykülerinde bu türün tadını yakalamışsa da, epik fantezinin, başka bir deyişle düş, kan ve tenin lordu tartışılmaz bir şekilde Clive Barker’dır.

Esasında Clive Barker çok yönlü ve üretken bir sanatçı… Sadece yazarlık ile değil, sinema-tiyatro yönetmenliği, senaryo yazarlığı ve ressamlığı da ünlü. Ama biz bu çok yönlü sanatçılığın sadece yazarlık kısmı üzerinde durmaya çalışalım…

Clive Barker Türkiye’de okurların birbirlerine tavsiyesiyle yavaş yavaş yayılan bir üne ve sadık bir hayran kitlesine sahip. Bu nedenledir ki, Oğlak yayınlarına bağlı Maceraperest kitaplarından çıkan birkaç kitabı yıllardır kitapevi raflarından eksik olmaz.

Ben, Clive Barker gibi bir yazarı şaşılacaktır ki ilk kez yönetmenliği sayesinde tanıdım. Senaryosunu kendi yazdığı Hellraiser korku türüne yeni bir soluk getirmişti bir dönem. Filmde cehenneme bir kapı açan gizemli küp ve kara ihtiraslarının peşinden “tenin açlığına” mahkum olan İğnekafa anlatılıyordu.

Bu filmden sonra Altın Kitaplar yazarın kısa öykülerinden olaşan “Kan Kitabı” (The Book of Blood) ile küçük bir deneme yaptı. Bu kitaptaki dehşet, insanın derinliklerinde gizli ihtiras ve korkular o kadar sertti ki bu imgelem Türk okuyucusunda hemen kabul görmedi. Ve altın yumurtlayan tavuk Maceraperest kitaplarına nasip oldu. Kısa sürede Kabal, Lanetlenme Oyunu, Kutsanma Ayini ve Galilee Clive Barker’ın inanılmaz düş gücüne hayran bir okur kitlesi yaratmaya başladı.

5 Ekim 1952 Liverpol doğumlu yazarımızın, başarıya uzanan kariyer öyküsü, çabası, çalışkanlığı ve yaratıcılığı birçok genç yazar adayına örnek olmalı esasında. Bu açıdan kitaplarının içine sızan düş dünyasının çok ötesinde gerçek hayata tırnaklarıyla asılan bir kariyer bu…

Clive Barker’ın düş gücüyle olan ilk bağlantısı tiyatro alanında kendini gösterdi. Liverpol Üniversitesi’nde edebiyat ve felsefe okuduktan sonra 21 yaşında Londra’ya taşınana kadar iki yıl bir tiyatro grubunda çalıştı. Londra’ya taşındıktan sonra kendi yazdığı oyunlar için bir tiyatro grubu kurdu. Ama ilk yıllar başarısız ve sıkıntılı geçti. Bu oyunlar daha sonra yazarlığında ön plana çıkacak olan fantastik, erotik ve korku öğelerini barındırıyordu. Sekiz yıl boyunca bu başarılı yazarın sponsoru işsizlik aylığı oldu. (Darısı bizim başımıza, J.K. Rowling de bu işsizlik aylığı ile geçinmişti bir süre. Demek ki genç yazar adaylarına sıkıntılı olsa da, bir süre böyle bir geçim kaynağı sağlamak gerek.) Edinburg Festivali’nde sergilenen History of Devil oldukça beğenildi ve başarılı iki sezon geçirdi.

Bu sırada yaratıcılığı kısa öykülere yönelmişti. İlk yazdıklarını basılma ümidi olmadan bir yayıncıya götürdü. Yayıncı bu hikayelerden daha fazlasını isteyince Book of Blood’un (Kan Kitabı) ilk üç cildini sekiz aylık bir süre içinde yazdı.

1983’de basılmaya başlayan bu kitaplar ilk zamanlar çok büyük bir başarı kazanmadı. Onun ününü büyüten sinema yönetmenliği oldu. Hellraiser filmi Clive Barker ismini büyük kitlelere duyuracaktı. Film Barker’ın “The Hell Bound Heart” adlı kısa romanının uyarlamasıydı. Cehennemi yaratık Pinhead (İğnekafa) ile bir korku ikonu yaratmayı başardı.

Esasında Clive Barker’ın Hellraiser’dan önce Salome, The Forbidden ve Underworld adlı filmlerle sinemayla ilgisi olmuştu ama bu cehennemi film bir milyon dolarlık bütçeyle çekilip, yirmi milyon doların üstünde bir hasılat yaparak büyük başarı sağladı. Daha sonra Hellraiser’ın iki devam filmi Clive Barker’dan bağımsız yapıldı.

Clive Barker’ın sinemayla ilgisi Nightbreed (Kabal’ın filmi), Candyman (bir kısa hikayesinden filme uyarlanmıştı), Lord Of Illusion gibi filmlerle sürdü. Ayrıca çeşitli televizyon projelerinde de çalıştı.

Kan Kitabı serisinin ilk üçü belli bir başarı sağlamıştı. Ama yazarlıkta ismini duyuran Damnation Game 1985 (Lanetlenme Oyunu) adlı romanı oldu. Roman Clive Barker’ın muhteşem düş gücüyle şahlanan faustvari bir konuya sahipti. Lanetlenme Oyunu’nun ardından İngiltere’de Kan Kitabı’nın ikinci üçlüsü olarak anılan kitaplar ABD’de; The Inhuman Condition, In The Flesh, Cabal olarak yayınlandı. (Book of Blood 6 olarak yayınlanan kitabın içindeki Cabal öyküsü ayrı bir roman oldu, daha sonra Volume 6 içine Cabal yerine iki öykü ilave edildi.)

Bu kitapları farklı boyut konusunu içeren Weaveworld (1987), Hollywood, seks ve korkuyu içeren The Great and Secret Show (1989), peygamberlerin, büyülerin, tanrıların serpiştirildiği Imajıca (1991) takip etti. Bu üç kitap da henüz Türkçe’ye kazandırılmadı.

1992 yılında The Thief Always (Zaman Hırsızı) adlı, içinde kendi çizimleri olan bir çocuk kitabını çıkartarak okuyucularını şaşırttı. Ardından The Great and Secret Show’un devamı olan Everville (1994), sanatının olgunluk çağına girişini belgeleyen muhteşem Sacrament 1996 (Kutsanma Ayini), Galilee (1998) geldi. Bu kitapların arasına çizimler, sinema ve televizyon projeleri, hatta bilgisayar oyunları girdi.

Clive Barker 1991’den beri Beverly Hills’de yaşıyor. Son olarak Coldheart Canyon adlı bir roman ve Abarat adlı bir çocuk kitabı serisi üzerinde çalıştı.

Gelelim onun sanatına… Clive Barker’ın yazım türü epik fantezi olarak adlandırılmakta. Epik fantezi, tür olarak modern korku ve klasik gotik türüne yakın ama etkili imajları, destansılığı ve korkunun içinde her zaman var olan erotizmi kullanma tarzıyla günümüz insanının korkuya bakış açısına daha çok hitap ediyor. Benim bildiğim kadarıyla bu türün ilk ürünlerini veren de Clive Barker zaten. Anlatımdaki teknik üstünlük, seksin ve dehşetin kullanım tarzı dışında bir destansılık ile korku sanki onurlandırılıyor. Zaten türü modern bir mitoloji olarak algılatacak epik sıfatı da buradan kaynaklanıyor.

Clive Barker esasında klasik korkunun kaynaklarına yan bir kapıdan bakıyor; örneğin onun da ölümsüzleri var, aramızda yürüyen tanrıları ama bunlar yaşayabilmek için insan kanı içmiyor. Onun da üstün güçleri olan ve kişilerle ruhları üzerine anlaşma yapan yaratıkları var ama bunlar Şeytan değil. Onun da yaratıkları, ucubeleri var ama bunlar kahramanları öldürmek yerine, daha korkunç bir biçimde yaşamlarını damgalıyorlar.

Kabal’da olduğu gibi bizim değer yargılarımızla da oynuyor yazar. Tıpkı gecenin çocukları arasına kabul edilmeye çalışan masum Boone gibi bizi de tekinsiz ve bildiğimiz gerçekliğin dışındaki bir dünyaya kabule zorluyor. Okur katil değil, okur basit ölümlü ama ölümsüzlerin, büyülerin, gecenin çocuklarının, kanlı düşlerin, farklı boyutların içine çekiliyor. Onları kabule zorlanıyor. Zaten Barker öyle bir yazar ki, okur onu tanımaya başlarken şart koşamaz. Çünkü yazar sadece kelimelerini değil, kendi hayal dünyasını, yargılarını, tekinsiz yaratıcılığını kabul ettirir ona.

Clive Barker’ın baştan beri söylediğimiz en önemli özelliği sınır tanımaz ve sansürsüz imge dünyası. Bu dünyada her şey akışkan ve olabildiğince parlak renkte. En hastalıklı olan duygular ile göz alıcı renklerle bezenmiş bir sanat eseri gibi…

Clive Barker yazarlığın Salvador Dali’si gibi… Kesinlikle sizin kurallarınıza, içinde oturduğunuz odanın gerçekliğine uymuyor. Sizi kendi dünyasına davet ediyor. Kırmızı mumla damgalı davetiyeniz de anlatım gücü… Clive Barker’ın anlatımında, diyaloglarında, konularında bir kusur gözükmüyor. Zaten bırakın okurları, meslektaşı, düş gücüyle ünlü yazarları bile kendine hayran bırakan bir yaratıcılığı var. Okur veya yazar olarak asla onun yazdıklarına hazır olamıyorsunuz. İlle de kusur ararsanız finallerinde bunu bulabilirsiniz. Clive Barker’ın o destansı kitaplarının finallerinde bir boş nokta olmalı. Zira kitaplarını defalarca okuduğum halde hiçbir kitabının finalini hatırlamıyorum!
Yani başlangıçlar harika, konu insanı bir zevk denizi içinde yüzdürüyor ama gelin görün ki kitaplar nasıl bitiyor hatırlamıyorum. Kısacası etkileyici finaller yapmıyor yazar. Acaba düş gücü bitmez mi dedirtmek istiyor, yani hikaye devam ediyor mu demek istiyor? Belli olmaz belki onca sarsıcı hayal gücü kalesinden sonra finaldeki birkaç sur insana etkili gelmiyor olabilir.

Clive Barker’ın kitaplarında dikkatimi çeken bir diğer özellik de o uzun romanların içinde birkaç sayfa içine sıkışmış olan yan hikayelerin değeri. Örneğin Lanetlenme Oyunu’nun başındaki yıkıntı Varşova’nın sokaklarındaki Hırsız’ın, Galilee’deki Hazar kıyısında ölümsüzlerle karşılaşan balıkçının, Kabal’da Midian’ı yurt edinmiş gecenin nesli ile ilgili verilen bilgilerin insanın ağzını sulandıran izdüşümleri… İnsan kitapları okurken bu kısa anlatımların da tek başına romanlarının yazılabileceği hissinde kaybolup gidiyor.

Clive Barker’ın kitaplarında dikkati çeken şeyin sınırsız ve sansürsüz erotizm, dehşet ve hayal gücü olduğunu söyledik. Bu açıdan takdir edilmesi gereken şey, yazar kendi içine iyi dalabilmiş olması. Elbette hayal gücümüzün sınırsızlığı içimizde saklı ve ancak insanoğlu kendi içine dalabileceği kadar cesurdur. Bu cesurluk Barker’da hayranlık uyandırıcı…

Bu aşamada yazarın eşcinsel olduğunu söylemenin vakti geldi! Barker eşcinselliğini saklamayan, hatta eserlerinde bunun ipuçlarını bulabildiğiniz bir yazar. Kendi ifadesiyle, “Kendimi kadınlarla ilişkili bir eşcinsel olarak tanımlarım,” diyor. “Tamam, ben eşcinsel bir yazarım. Bu şekilde tanımlayabildiğim için mutluyum, bu şekilde tanımlanabildiğim için gururluyum… Bir erkek arkadaşım olduğu ve bunu açıklamazsam üzüleceği için değil. Fakat bunu açıklamanın önemli olduğunu düşünüyorum; kendime aş bunu diyorum.”

Clive Barker’ın hayal gücündeki o tanımlanamaz diyarların kokusu, belki de bu seçimindeki karakter yolculuğunda yatıyor. Ancak bir eşcinsel, cinsel seçiminde olduğu konumdan başka diyarları gezmeye gider. Eğer bir dişiyseniz dişiliği, bir erkekseniz erkekliği çok yakınızda bulursunuz ama eşcinsellik diyarına varmak için bazen çok tehlike dolu ara toprakları da aşmanız gerekecektir. Ve ben Clive Barker için stilini oluştururken bu seçimin çok etkili bir karışım miktarı olarak yaratıcılığının içine sızdığını düşünüyorum.

Clive Barker üretken bir yazar olmasının ötesinde birçok genç yazar adayının veya büyük yazarı hayran kitlesine katmış durumda. Yazının başında duran Stephen King’in sözü gibi… Modern korkunun üstadı başka bir yazarı işaret ediyor, hem de egosunu yıkarak. Fakat iki yazar da bir başka sorunu paylaşıyor: Sırf korku yazarı diye damgalandıkları için okurların bir bölümüne ulaşamamak.

Stephen King de bazen sırf korku yazarı diye ünlendiği için onu okumayanların sıkıntısını anlatılır. Oysa bu okurlar onun yaratıcılığını bir şekilde tatmıştır ama bunu bilmezler. Örneğin karşılaştığı bir kadın okur, hiçbir kitabını okumadığını söyleyince Stephen King, Esaretin Bedeli ve Benimle Kal gibi iki filmi seyredip seyretmediğini sorar. Aldığı yanıt evettir ve filmler çok beğenilmiştir. İkinci aşamada onları da kendisinin yazdığını söylediğinde bir inandırıcılık sorunu yaşanır.

Clive Barker’ın da dertlerinden biri eserlerinin kitapevlerinde korku bölümüne konulması, salt bir korku yazarı olarak anılmasıdır. Yazar son zamanlarda yazdığı çocuk kitapları üzerine, “Hala kendinizi bir korku yazarı sayıyor musunuz?” şeklindeki bir soruya şu yanıtı veriyor:
“Kendimi sadece yaşlı bir yaratıcı yazar olarak sayıyorum. Eserlerim korku raflarına yönelmiyorlar. Ama orada bulduğumda, ben onları oradan almaya yöneliyorum.”

Evet çok yaratıcı, çalışkan, bir türün tartışılmaz en büyük ismi… En önemlisi hayal gücünün taçlı generali. Düş, kan ve tenin lordu: Clive Barker. Bence onunla mutlaka tanışmalısınız.

CLİVE BARKER:
Bunu istiyorum, kitaplarımda bunu ilginç kılmak istiyorum. ‘İyi’ bir ilginçlik istiyorum. İnsanların bu kitaplara, kadın ve erkek kahramanlara benzemelerini ve ‘kötü adamlara ulaşana dek bu pisliğe gömülmeliyiz’ diye düşünmelerini istemiyorum. Bu teknik bir problem, tanımlama problemi, bu yapmaya çalıştığım bir şey.

İyi olma daha doğrusu diğer insanlara karşı iyi olma düşüncesini anlatmak için, ‘iyi’ kavramı üstünde düşünmelerini istiyorum. (Çok basit bir şeyi anlatmak istiyorum – sevgiyi ifade edebilmek, diğer insanlarla belki de insan gruplarıyla aralarında duran uçurumu birleştirmek ve onlara erişmek) Bunu insanlar için önemli kılmak istiyorum. İnsanların ‘Biliyor musun? Bu iyi olma işi hiç de sıkıcı değil. Sebze yemeye benzemiyor. Harika bir şey.’ demelerini istiyorum. Bunu harika yapabilmek için, sanırım bir parça kuralları tersine çevirmeliyiz.

Artık insanları büyüleyen bir yazar olarak bu benim özelliğim – iyi, kötü veya fark yok. Kahramanlardan daha ilginç anti-kahramanları bulmak ve onları günaha teşvik ederek yazmak muhteşem. Burada korkunç bir günaha çağrı var.

Örneğin Galilee’de günaha çağrı yoktur. Kahraman Galilee’nin kendisidir, düşünceli, güzel, çok seksi ve biseksüel, gemisinden dünyaya haykıran adam… Gemisinden sadece bir kere ayrılır, o da barışı bulmak için. Bazı nedenlerle kitap Geary kabilesinin kadınlarıyla devam eder. Galilee hakkında yazmayı seviyorum. Kötü adam -ya da kötü adamlardan biri- Garrison Geary hakkında da… Her ne kadar çok iyi yazılmış bir sapıklık sahnesinde, bir süre buzda kalmışçasına mavi görünen ve ölü taklidi yapan bir fahişe ile çirkin bir şekilde sevişiyorsa da Garrison, Galillee kadar ilginç değildir.

Öyküyü bu yöne getirmek zamanımı aldı, düşmanlarından birinin ölülere tutkun olduğunu düşünen biri bana biraz kızardı. Başarısız olduğumu hissettim. D’Amour ve Pinhead öykülerinde yapmaya çalıştığım şey de bir şekilde Pinhead’in berbat hissetmesini sağlamaktı. Pinhead son nefesini verirken ve yeniden dirilme umudu hiç yokken insanların onunla dalga geçmesini istedim. Devamı yok. Hollywood’daki en iyimser yapımcının bile onu yeniden canlandırmayı hayal edemeyeceği şekilde tamamladım! Böylece onu bitirdim ve izleyicilerin buna ‘İyi’ demelerini istedim.

‘İyi olmak, sevilmek, sevmesi zor olan bu insanlar ile sevmesi kısmen kolay olan insanlar arasındaki uçurumu yok etmek zor olabilir. Bu tip şeyler önemlidir ve daha da önemlisi dişlerini gıcırdatmaktan daha ilginçtir.

Orkun Uçar orkun@derzulya.com
Kaynak: www.derzulya.com

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Murat Özkan

Tüm Yazıları
Korku ile 7 yaşında yanlışlıkla seyrettiği Cannibal Holocaust ve Evil Dead filmleri ile tanışan Murat Özkan 1982 yılında İstanbul’da doğdu. O yaşından beri iflah olmaz bir korku fanatiği olan Murat Özkan, resime ve çizime olan düşkünlüğünü her korku ile birleştirmesinde “psikolojisi bozuk çocuk” muamelesi gördü ama yılmadı. Bu alanda bir çok başarısız site açma girişiminde bulundu. Başarısız oldu çünkü o zamanlarda bu işe her elini attığında “Korku”yu bir öcü ve yasak gibi gören zihniyetle karşılaştı. Yine yılmadı! Bir gün, kendisi gibi çocukluğunda psikopat muamelesi görmüş Yasin Karakaya ile tanıştı ve Korkucu.com sitesinin temelleri o anda atıldı.

Yorumlar (3 Yorum)

YORUM YAZ