Cehennemde yer kalmadığında, ölüler yeryüzünde yürüyecek!. Dawn of the Dead (1978)

Canavar Beyefendiye Karşı – Bölüm 1

Sine-Makale

BurakBayülgen

20 Haziran 2014

0 Adet Yorum

0

canavar-beyefendi3

Korku sinemasının altın çağından bin bir surat Lon Chaney‘nin tahtını paylaşmış olan iki isim Bela Lugosi ve Boris Karloff. Önce Dracula (1931) hemen ardından da Frankenstein (1931) ile korku sinemasının en korkunç yüzleri olan bu ikili, beyaz perdede izleyenlerin korkulu rüyası olmuş olsalar da gerçek hayatta birbirlerine karabasan gibi çökmüşlerdir.

Aralarındaki rekabet Frankenstein filmiyle başlamıştır. Bela Lugosi ağır makyaj ve canlandıracağı karakterin hiçbir repliği olmadığından dolayı bu rolü reddetmiş, ancak kariyeri adına bir ömür rekabet edeceği bir rakip edinmiştir. Boris Karloff rolü kabul etmiş ve böylece korku sinemasındaki diğer korkunç isim olmuştur. Dönemin izleyicisi daha Dracula’nın terörünün etkisini atamadan Frankenstein’ın canavarının çirkin diye idealize ettikleri kötülüğün gerçekliğiyle burun buruna gelmişlerdir. Oysaki pek insancadır canavardan korkmaları.

Hemen bir sonraki sene olan 1932’de ise korku sinemasının çığır açan filmlerinden The Mummy ile Boris Karloff artık daha ön plandadır. Daha sonra artan yapım maliyetleri ve aralarındaki çekişme, bu ikiliyi aynı film karelerinde görmemize neden oldu. Belki o dönem için kendi adlarına zor olsa da korku filmi izleyicileri için hafızalara kazınan kâbusları birlikte canlandırdılar.

Black Cat (1934)

canavar-beyefendi2

Savaşın, kaosun, terörün ve yıkımın; binlerce erkeğin gittiği ama sadece bir kaçının dönebildiği bir düzlem üstüne kondurulmuş bir dişi yapı; ev tüm altta kalan erilliği öyle bir bastırmıştır ki bir erkek için kadınların muhafaza edildiği odalar ister istemez bir eksiklikten de pay alırlar: İçindeki günümüz erkeğinin eksikliği… Artık kayıp fallus bir ilacın etkisiyle doğa-üstü gibi davranan kadına şunları söyletmiştir:

“Ne oldu, doktor? Korktunuz mu yoksa?”

Çünkü kadının sahneye girişinden evvel bir kara kedi geçer kapının eşiğinden ve doktor korkar. Kara kedi şeytani olanın ve eril topraklar üzerindeki evin içinde hiç ölmeyecek olan kadının erilleşmesinin de temsilidir. Kara kedi kadından önce girer sahneye; ölü ve kayıp kızını arayan doktoru dişileştirmek için…

Her bir muhafaza edilen kadın, daha fazla kendini eksik hisseden erkeğe yöneliktir. Kadınlar eril topraklar üzerinde tıpkı eril iktidar gibi dokunulmazdırlar. Kadınlar ne kadar saf muhafaza edilirlerse edilsinler, aklı şeytan tapıcılığına kadar varan hinliğe çalışan erkeği bir o kadar daha fazla kara kedi vasıtasıyla iğdiş edeceklerdir çünkü erkek eksikliğini bu hinliklerle örtmüş, dişi evin içinde üzerine konduğu eril kaosa tezat oluşturmuştur. Kadın da eril iktidara ulaşabildiğinden evin içindeki dişil iktidarı tümden saf dışı bırakmak ister ama bir şartla: Erkeğin daha fazla dişileşmesine fırsat tanıyarak. Bu vesileyle elinde kalan iktidar kırıntıları da yok olacaktır erkeğin.

Eril bir kaosun üzerine inşa edilmiş bu binada bu iktidara sahip olamayanlar (kadın da dâhil) daima kara kediden korkacaklar, kara kediyi kapı dışarı edeceklerdir. Tümden dişileşmiş ev kendini eril iktidara dönüştürebilmek için ise yerle bir etmek zorundadır.

Tüm bu eksende Bela Lugosi ve Boris Karloff arasında gerçek gözle görülür bir iktidar çekişmesi vardır. Filmde günümüz dünyasının post-totaliter yaklaşımının küçük çapta sergilenmesini izleriz. Post-totaliter sistemlerde temel çatışma ezen/ezilen arasında değildir. Tek tek her insan hem ezen hem de ezilendir; kişi düzenin hem kurbanı hem de payandası olmaktadır. İktidar tek tek herkesin içinden geçerek örülmüş, kişi kendisi tarafından ezilmeye başlamıştır. Bela Lugosi ve Boris Karloff’un canlandırdığı karakterlerin satranç oynadıkları sahne kırılma sahnesidir. Bir nevi savaşa atıfta bulunulmaktadır. Devletlerin yaptığı gibi başkaları üzerinden bir oyun onanır. Ortadaki ödül ise özgürlük ya da tutsaklıktır. Bu özgürlük ya da tutsaklık tamamen sistem özelinde algılanmalıdır.

The Raven (1935)

canavar-beyefendi1

Eski düşünürler iyinin güzele, kötünün ise çirkine ait olduğunu dile getirmişlerdir. Birçokları da inanmışlardır buna.

Oysaki nedir iyilik ve kötülük. Yaşlı Platon’un metafiziksel idealist düşlerini yaymıştır gelecek nesillere. Ölümün simgesi olan kuzgun çirkindir pek çokları için. Çirkinse bu kuş en gaddar ölümleri getirecektir bize.

Oysa Lenore kadar güzel ve iyi bir kadın hak etmemelidir ölümü. O sonsuz yaşam ve saplantılı bilgelik nasıl bir çılgınlıktır ki insan eli hayat verir? İşte bu soru gelir aklıma: Yüceyle bilim, güzel olana aitse, öyleyse çirkin mahkûm mudur kötülük diye adlandırdığınız putlara?

Poe, gündüz rüyalarıyla aydınlandı. Duygularını dışa vurdu alacakaranlıkta. İnsan kendini tanımalı görmeli ne kadar güçlü olduğunu. Beyniyle tartmalı bunu, yoksa kapılır bir yalana, ahlak adında. O kapkara kuzgun gelir konar alacakaranlığın ortasına, yüceliğindendir sessizliği ve tek kelimeyle anlatır her şeyi:

‘’Bir daha asla’’

Oysaki bu saplantı Dracula’nın kana olan zorunluluğuna benzer. Değil midir Frankenstein’ın canavarı küçük bir kız çocuğuna kocaman bir yürek açan? İşte burada bir daha ortaya çıkar soru: Nedir iyi ve kötü?

The Invisible Ray (1936)

canavar-beyefendi4

Bilim adamları istedikleri kadar kendi aralarında teorilerini tartışadursunlar, esas iktidar dişi topraklardan; kadının bilim dışında durduğu ve yerinin olmadığı topraklardan güç almaktadır. Bu topraklar yerlinin de kadın kadar ötekileştirilebildiği ölçüde iktidar sağlar sahibine. Güç inanılmaz derecede yüksektir. Gücün en büyük korkusu ise eril bilimin iktidarının dışında kalanlardır çünkü bu bilim dişi bir güdüyle dünyayı dişileştirmek için harekete geçecektir.

Bu güç artık görme duyusunu yitirmiş bir annenin üzerinde denenebilecek denli yetkindir ve güç, anneyi iyileştirebilecek denli dişidir. Bilim adamı bu dişi güce kavuşmayı özlemiştir ve eril topraklarda (kendi bilim dünyası) yitirdiği gücünü ötekiyle yüzleşerek elde eder. Gücünü elde ettiği zaman ise esas güdüsü dünyayı dişil bir düzene sokmaktır.

Ama bu bilim dünyası dişi topraklar kadar adaletli işlemez çünkü kadın bile erkeğin beklediği sadakati yitirmiş, bilim kadını daha fazla erkekleşmiş, dünyayı dişil düzene sokmaya söz hakkı vermemiştir. Erkek de bu bilim dünyasını içinde barındırdığı tüm dişi güdüye rağmen tam bir bilim adamına yakışır bir objektiflikle seyredebilmek ve gözlemleyebilmek için ölü olmayı tercih etmiştir. Erkeğin esas intikamı bu dişi güdü için tüm eril mekanizmaları (bilim kadını gibi) kendi başına yok etmektir. (devam edecek…)

Korkucu.com için yazan Anıl Koç ve Burak Bayülgen

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

YORUM YAZ