Prime Time'a hoş geldin, sürtük! Freddy Krueger - A Nightmare On Elm Street 3: Dream Warriors (1987)

Campfire Tales

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

03 Ocak 2012

6 Adet Yorum

6

Yönetmen: Matt Cooper (“The Honeymoon”), Martin Kunert (“The Hook” ve “People Can Lick Too”), David Semel (“The Campfire” ve “The Locket”)
Senaryo: Martin Kunert, Eric Manes ve Matt Cooper
Imdb Puanı: 5.7/10
Yapım: 1997, ABD, 88 Dakika
Oyuncular: The Campfire (Kamp Ateşi): Jay R. Ferguson, Christine Taylor, Christopher Kennedy Masterson, Kim Murphy. The Honeymoon (Balayı): Ron Livingston, Jennifer MacDonald, Hawthorne James. People Can Lick Too (İnsanlar da Yalayabilir): Alex McKenna, Devon Odessa, Jonathan Fuller. The Locket (Madalyon): Glenn Quinn, Jacinda Barrett. The Hook (Kanca): James Marsden, Amy Smart.

Bazı nedenlerden dolayı bu filmi yazmak farz oldu. “Campfire Tales” antolojik bir film yani küçük öykülerden oluşuyor. İsmi üstünde kamp ateşi etrafına toplanan birkaç gencin birbirlerine anlattığı şehir efsanelerine dayanıyor. Fakat kafa karışıklığına sebep olabilir, aynı isimde başka bir film daha var. 1991 tarihli bu “Campfire Tales”in konumuzla bir ilgisi yok. İki film birbirinin devamı değil, uyarlamaları da değil. Gel gör ki ikisi de kamp ateşi etrafında anlatılan öykülerden oluşuyor ve iki filmde de ilk hikaye, kopan elinin yerine eklenen kanca ile cinayetler işleyen, tımarhane kaçkını bir katilin otomobilde sevişen iki sevgiliye musallat olması hakkındaki efsaneyi konu alan “The Hook (Kanca)” bölümü, değişik şekilde işlenmesine rağmen, ortak.

Arabalarında öpüşürken radyoda akıl hastanesinden yeni kaçmış ve polislerin peşinde olduğu “Kanca” lakaplı Willy Peters’ın haberini dinleyen Eddie ve Jenny’nin 50’lere benzeyen siyah beyaz görüntüleriyle açılan film günümüze (1997) dönüyor. Bunun, bir otomobil içinde seyahat eden dört arkadaşın kendi aralarında anlattıkları bir öykü olduğunu anlıyoruz. Efsaneyi aktaran ve arabayı kullanan dalgacı Cliff’in dikkatsizliği sonucu kaza yapıyorlar ve neyse ki yara almadan kurtuluyorlar. Cliff, sevgilisi sarışın Lauren, Lauren’in kaza şokunu henüz atlatamamış erkek kardeşi Eric ve Cliff’in tavırlarından hoşlanmayan esmer bir kız, Alex, yardım gelene kadar ormanlık arazide 19. yy’dan kalma bir kilisenin kalıntılarının ortasında kamp kuruyorlar ve üşümemek için ateş yakıyorlar. Ateş de yakılınca zaman geçirmek için Cliff başka bir hikayeye başlıyor. “The Honeymoon (Balayı)” isimli bu epizodda yeni evli bir çift, Rick ve Valerie, karavanlarıyla yolculuk ediyorlar fakat varmaya çalıştıkları trailer parka ulaşamadıklarını, yolda kaybolduklarını farkediyorlar. Olsun, bir göl kenarında duraklıyorlar ve yeni evli olmanın verdiği gazla durmadan sevişiyorlar. Dolunaylı gecede bir ziyaretçileri oluyor. Cole adlı esrarengiz bir adam, bu ağaçlık araziden hemen uzaklaşmaları gerektiğini ve otobana ulaşana dek asla duraklamamalarını tembihliyor. Adamın gece vakti avlanan yaratıklar hakkında söylediklerine pek kulak asmayan Rick, yine de karavanı otobana yönlendiriyor ama benzinleri bitiyor. Valerie’nin karşı çıkmasına rağmen Rick benzinci bulmak için gece vakti karavandan ayrılıyor ve genç karısını geride yalnız başına bırakıyor.

Cliff’in bir sonraki öyküsü, “People Can Lick Too (İnsanlar da Yalayabilir)”, anne ve babası okul aile birliği toplantısına gidince ablası Katherine ve köpeği Odin’le evde yalnız kalan Amanda adlı küçük bir kızın o gece yaşadıkları hakkında. Abla Katherine ergenlik bunalımında olduğundan olayla ilgisiz. Amanda daha çok köpeği Odin’e güveniyor; kız her gece yatağına uzandığında uyumadan önce güvenlik duygusunu hissedebilmek için, elini yatağın altına uzatıp Odin’e yalatıyor. Amanda’nın bir de chat arkadaşı mevcut; Jessica. Fakat karşı bilgisayarın başından kalkan kişi Jessica nickine uymayan, gayet kriminal görünümlü bir adam.

Son öykü olan “The Locket (Madalyon)”, farklı olarak Alex’in ağzından aktarılıyor. Motorsikletiyle ülke turuna çıkan Scott Anderson yağmura yakalanıyor ve telefon etmek için eski bir çiftlik evinin kapısını çalıyor. Boynunda tasma şeklinde bir madalyon taşıyan, oldukça güzel ama dilsiz bir kız olan Heather, Scott’ı eve alıyor, ona yatacak yer veriyor. Kızla oğlan birbirlerine yakınlaşıyorlar. Fakat her gece 12:00’ye 10 varken Heather’ın babası geliyor ve kızını baltayla parçalara ayırıyor; gün doğunca Heather hiçbir şey olmamış gibi beliriyor. Scott görevinin, her gece tekrarlanan bu lanet zincirini kırarak aşık olduğu Heather’ı kurtarmak olduğunu anlıyor.

Ben bu filmi oldum olası çok beğenirim. İlk defa televizyonda izlemiştim ve çok korkmuştum. Şimdi televizyonda gösterildiğini hesaba katarsak yapım tarihinden en azından bir yıl sonra izlediğimi düşünüyorum ki o zaman azami 20 yaşında olmalıyım (çocuk değildim yani). Erişkin bir insanı korkutabilecek bir film olduğunun altını çizmek istiyorum. Antolojik filmleri zaten severim; Alacakaranlık Kuşağı dizisi ve Süper Korku çizgi romanlarıyla büyümüş biriyim. Bu filmden etkilenmemim nedeni kısa olsa da anlatımı, atmosferi ve korkuyu hissettirebilme yeteneği nedeniyle turnayı gözünden vuran öyküleridir. Hazır adı geçmişken bir bilgi vereyim. Bizde “Korku” veya “Süper Korku” adıyla yayımlanan magazin, Amerikan asıllı “Eerie”, “Creepie” ve “Vampirella” adlı korku mecmualarından araklanmış öykülerden oluşturulmuştu. Filmdeki “Honeymoon” öyküsü de çok eskiden bu Süper Korku dergisinde yayımlanmıştı. Öykülerin filmden daha eski olması onların gerçek birer şehir efsanesi olduğunu kanıtlıyor.

Şimdi… Antolojik filmlerde beklenen şey tekinsizlik hissidir. Yani her bölümü izlerken kötü birşeylerin olacağı hissi sizi sarmalamalıdır. Rahatsız edici bir histir bu, kısa öykülerin sonları genelde hoş sürprizler barındırmaz. İşte Campfire Tales’de bu tekinsizlik hissi, başından sonuna kadar hakkıyla verilmiş. İlk bölüm olan “Hook”u bunun dışında bırakıyorum çünkü hem çok kısa, hem de intro vazifesi görüyor; filmin genel atmosferini taşımıyor. Ama geri kalan öyküler, ayrıca bağlayıcı hikaye olan “The Campfire” bölümü nefis. Karanlık, aniden parlayan şimşek, sıçrayan kan, müzik, mekanlar, ani sıçratma efektleri, evet belki klişe ama oldukça yerinde kullanıldığı için etkili oluyor. Eski moda bir korku filmi izliyormuş ve onun tadını çıkarıyormuş hissine kapılıyorsunuz. Cliff, arkadaşlarının farketmediği anlarda bazı ışıklar gördüğünde (çok korkunç, çünkü biz izleyiciler de görüyoruz), polis memuru Valerie’e polis otosuna doğru yürümesini ama asla geriye bakmamasını öğütlediğinde, Amanda aynadaki yazıyı dehşetle farkettiğinde ve Scott sevgilisinin madalyonu hakkındaki gerçeği öğrendiğinde tüyleri diken diken olmayacak bir izleyici olacağını zannetmiyorum. Filmin oyunculuğu öyle ahım şahım değil. Kimse Oscar için döktürmüyor. Ama oyuncu seçiminin başarılı olduğunu düşünüyorum zira dönemin belli bir üne sahip oyuncularından Ron Livingston, Christine Taylor, Christopher Kennedy Masterson’un yanı sıra, “The Hook” segmentinde henüz kariyerlerinin başındaki James Marsden ve Amy Smart’ı izlemek ilginç olabilir. Filmin finali yani bağlayıcı öykü olan “The Campfire”in ters köşeye yatıran finali enfes (dönemine göre yenilikçi de). Ne kadar iyi? Şu kadar: Yıllar sonra aynı finali tıpatıp taklit eden, Ryan Gosling, Evan McGregor ve Naomi Watts’lı “Stay (2005)” sırf bu finali nedeniyle yere göğe sığdırılamamıştı. Kimler tarafından? Campfire Tales’i izlemeyen şanssız kişiler tarafından.

Süper ötesi efektlerle, star oyuncularla desteklenmiş, izleyicinin haklı itibarını kazanmış bir gişe rekortmeni değil “Campfire Tales” tabiatıyla. Daha çok bir video filmi gibi; kiralayacaksınız, birkaç arkadaşı eve davet edeceksiniz, mısır patlatacaksınız, ışıkları kapatacaksınız ve ekranın karşısına geçeceksiniz. Korku filmi izlemenin tadını çıkarabileceğiniz bir film.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (6 Yorum)

YORUM YAZ