Her şey başlangıçta son bulur... The Butterfly Effect (2004)

Black Swan

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

SonerYıldırım

22 Şubat 2011

5 Adet Yorum

5

Yönetmen: Darren Aronofsky
Senaryo: Mark Heyman, Andres Heinz
Imdb Puanı: 8.5/10
Yapım: 2010, ABD, 108 dakika
Oyuncular:
Natalie Portman, Mila Kunis, Vincent Cassel, Winona Ryder, Benjamin Millepied

Ucu açık bir mükemmeliyetçilik anlayışının ve muhakemesi henüz bitmemiş bir geçmişin hüküm sürdüğü evlerinde bu atmosferin yaratıcısı annesiyle beraber toplumdan kopuk bir hayat süren Nina’nın (Natalie Portman) tek hayali bir gün adını herkese duyurabilecek kadar büyük bir balerin olmaktır. Üyesi olduğu dans topluluğunun baş balerininin emekliye ayrılmasıyla nihayet Nina için gerçek bir şans belirir -masum ve zarif beyaz kuğu ile şehvetin temsilcisi siyah kuğuyu aynı anda canlandırabilecek bir kraliçe kuğu arayan Thomas Leroy’un (Vincent Cassel) ilk tercihi Nina’dan yana olur. Ne var ki, Nina her ne kadar beyaz kuğunun tam karşılığıysa da baskı altındaki karakteri siyah kuğunun karanlık taraflarını yansıtmasına engel olmaktadır. Siyah kuğu için balerinler arasından yeni bir adayın (Mila Kunis) belirmesiyle içsel bunalımları onulmaz bir noktaya varan Nina’nın bastırılmış cinselliğin ve kıskançlığın iteklediği karanlık yolculuğunda attığı her adım, onun kusursuzluğu hayalleyen ruhunu telafisi olmayan hazin sona biraz daha yaklaştıracaktır.

Kara Kuğu Palazlanırken

Eylül 2010’da Venedik Film Festivali’nde yapılan prömiyerinin ardından sinema çevrelerinde büyük ses getiren Black Swan özellikle Darren Aronofsky’ın yönetmenlik becerileri ve Natalie Portman’ın oyunculuğuyla yılın en beğenilen filmlerinden biri oldu. Açıkçası uzun yıllardır standart film izleyicisinden sinefiline, eleştirmeninden festival kitlesine kadar herkesi aynı oranda heyecanlandırabilen bir başka gerilim filmi hatırlamak kolay değil. Aldığı övgüleri ödül törenlerinde somutlaştırmayı da ihmal etmeyen film bildiğiniz üzere son olarak 83. Oscar Ödülleri’nde 5 önemli dalda adaylık kazandı. En İyi Film, Yönetmen ve Kadın Oyuncu’yu da içeren bu adaylıklar arasında Senaryo kategorisinin bulunmaması ise şaşkınlıkla karşılandı, zira Akademi’nin hem film hem yönetmen dalında adaylık verdiği bir filme senaryo alanında şans tanımaması pek sık rastlanan bir durum değildi. Diğer taraftan filmin katıldığı festivallerdeki ödül seyrini takip edenler için bu durumun pek de şaşılası bir tarafı olmasa gerek. Nitekim Black Swan adaylık kazandığı ödül törenlerinin çok azında en iyi senaryo için aday gösterildiği gibi, yalnızca tüm ana dallarda ödülü kucakladığı The Austin Film Critics Association’da bu alanda ödüllendirilmişti. Zaten başından beri filmi tutmayan azınlığın ısrarla üzerinde durduğu şey de senaryonun zayıflığı olmuştu. Peki, Black Swan’ın senaryosuyla ilgili mesele gerçekten neydi? Ya da şöyle sorayım, sizler de filmi izlediğiniz süre boyunca güçlü bir şekilde bu hikâyeyi bir yerlerden anımsadığını hissedenlerden misiniz?

Sizi bir yerden çıkaracağım ama!

Bu tanıdıklık duygusu ilk olarak yine bale odaklı bir film olan The Red Shoes ile açıklanmaya çalışıldı. Daha sonra yerli ve yabancı basında filmin John Cassavates (kamera kullanımı), David Cronenenberg (body-horror), Roman Polanski (psycho-noir) gibi yönetmenlerin filmlerini hatırlattığı yolunda yorumlar geldi. Elbette film belirli yönleriyle bu yönetmenlerin -bilhassa eski dönem klasiklerini- anımsatabiliyordu; ancak yine de söz konusu filmlerin hiçbiri Black Swan’daki bu tanıdıklık hissini açıklamaya yetmiyordu.

Bana sorarsınız korku sinemasının mevcut birikiminden saygı duyulacak derecede başarılı esinlenmeler taşıyan Black Swan’daki bu tanıdıklık hissine gerçek anlamda işaret edebileceğimiz tek bir film vardı: Brian De Palma’nın 1976 tarihli klasiği Carrie.

Elbette Black Swan’ın Carrie’den araklama bir senaryosu oluğunu falan iddia edecek değilim. Ancak iki filmin yol haritası arasındaki öyle benzerlikler var ki bunları değinmemek elde değil -biraz yakından bakınca filmin serim-düğüm-sonuç aşamalarından karakterlerin film içindeki misyon ve yerleşimine kadar Black Swan’ı şekillendiren birçok unsurun Carrie’nin üzerinden yükseldiğini düşünebiliyorsunuz. Şimdi isterseniz aşağıdaki tablo aracılığıyla bu filmlere yön veren bazı noktalara ve karakterlere değinerek iki film arasındaki söz konusu benzerlikleri daha ayrıntılı bir şekilde ele alalım.

Black Swan vs. Carrie White

Esas Kız: Nina Sayers ve Carrie White… Bastırılmış cinselliğin ve hastalıklı annelerinin kontrolü altındaki hayatlarını bir çeşit mabede dönmüş evlerinde geçiren, akranlarınca dışlanmış, ilerleyen yaşlarına karşın ergenliğin keşfine varamamış iki genç kız. Nina’nın tutkularını yönlendirdiği bir uğraş olması ve güzelliğinden göreceli farkındalığı onu Carrie’den farklı kılan en bariz detay. Bu bakımdan Nina karakterinin film içindeki gelişimi filmin adında da vurgu yapıldığı üzere Black Swan’ın hikâyesine uyarken, Carrie’nin durumu daha çok Çirkin Ördek Yavrusu’nu akıllara getiriyor. Ama toplamda elimizde benzer koşullarda yetişmiş benzer iki kız var.

Anne Figürü: Her ikisi de evlilik dışı doğan kızlarının varlığını bir kaza olarak yorumlayan, psikolojileri bozuk, kontrol hastası, yalnız ve mutsuz kadınlar. Margaret White kızını, günahlarına karşılık ceza olarak verilen bir şeytan; Erica Sayers ise Nina’yı, balerinlik kariyerinin sonlanmasına sebep olan bir günah keçisi ilan ediyor. Margaret’ın, kızını kaçınılmaz sonu hazırlayan bağnazlığın da ötesindeki dini inançları ve duaları, Erica Sayers’ın hastalıklı mükemmeliyetçiliğine ve ağlama nöbetlerine denk düşüyor. Kızlarının geldiği son noktada bu iki kadının da birinci dereceden etkisi var.

İkincil Kız: Black Swan’dan Lily ve Carrie’den Sue Snell… Alışık olduğumuzun aksine filmin esas kızından daha popüler, daha güzel ve çekici iki kız. Nina ve Carrie onlara hem hayranlık besliyor, hem büyük bir kıskançlık… Bu yüzden de onları, aşık oldukları adamlara ve film içerisindeki en büyük amaçlarına (Biri kraliçe kuğu, biri de balonun kraliçesi olmak istemekte) erişme yolunda birer rakip olarak görmekten bir an olsun vazgeçmiyorlar. İşin tuhaf yanı ise bu karakterlerin seyircide de aynı etkiyi yaratması -Nina ve Carrie’ye yaklaşımlarının onları oyuna getirmek için kurulmuş bir tuzak mı, yoksa salt iyi niyet ürünü bir yardım çabası mı olduğuna filmler bitene kadar kimse emin olamıyor.

Esas Oğlan: Tommy Ross ve Thomas Leroy’un filmler içindeki konumları da benzerlik taşıyan bir başka konu. Bu iki adama ulaşmak Carrie ve Nina’nın büyük amaçlarına ulaşmalarıyla da ilintili. Carrie için balonun kraliçesi olmak aynı zamanda balonun kralı seçileceği herkesçe bilinen Tommy’yi elde etmek, Nina’nın filmin başından itibaren bir türlü içine giremediği siyah kuğu rolünü başarıyla canlandırması ise aşık olduğu oyun yönetmeni T. Leroy’un sevgisini kazanmak anlamına geliyor. Belki buradaki tek ince fark karakterlerin amaç önceliklerinde ortaya çıkıyor. Yani, Carrie için Tommy’ye ulaşmak gecenin kraliçesi olmaktan daha önemliyken, Nina kara kuğuyu kusursuz bir performansla kotarmayı Leroy’a olan duygularının önüne koyuyor. Bu arada çiftler arasındaki ilk etkileşimin her iki filmde de esas kızların film içindeki tabiatlarına ters düşen tepkileriyle cereyan ettiğini de ekleyelim. (Carrie oldukça utangaç bir kız olmasına rağmen Tommy’nin şiirine alaycı eleştiriler getiren öğretmenine karşı gelerek, Nina ise Leroy’un onu öpme çabasına beklenmedik bir tepki vererek karşı cinsin ilgisini çekiyordu.)

Anahtar Özellik: Elbette ki bu filmlerin başkarakterlerinin biri şizofren, biri parapsikolojik güçleri olan sorunlu bir kız olmasa iki hikâye de bu şekilde son bulmaz, filmlerin de pek bir özelliği kalmazdı. Nina ve Carrie’nin özel durumları onları hem korkunç bir sona hazırlıyor hem de ellerindeki amaçlarına ulaşmak için kullanabilecekleri tek silah işlevini görüyordu -Nina siyah kuğuya dönüşümünü soyunma odasındaki sanrıları sayesinde sağlıyor, Carrie ise ancak telekinezi yeteneğiyle annesini tehdit ederek baloya gidebiliyordu. Ayrıca iki film de gerilim sağlama görevini yine bu anahtarlar (şizofreni ve parapsikoloji) aracılığıyla yerine getiriyordu.

Tetikleyici Olay: Klasik anlatıda genellikle hikâyenin serim aşamasının sonuna doğru gerçekleşen tetikleyici olayı kısaca ana karakteri filmin geri kalanında nasıl bir yol izleyeceği konusunda karar vermek durumunda bırakan önemli olay olarak tanımlayabiliriz. Carrie, Tommy’nin ilk etapta reddettiği balo davetini daha sonra kabul ederek, Nina ise başarısız geçen provanın ardından Kraliçe Kuğu rolünü almak için Leroy’un odasına yeniden giderek film içinde ilerleyeceği yol konusunda cesur bir karar almış oluyor, bu da iki film arasında bir diğer benzerliğe vesile oluyordu.

Doruk Noktası: İki film de ilk dakikalarından itibaren tek bir şeye hazırlıyordu seyirciyi: Carrie’de mezuniyet balosuna, Black Swan’da ise oyunun sezon açılışı gösterisine… Ve iki film de aynı şekilde sonuçlanıyordu esasında. Filmlerin zirve noktasında Carrie gecenin kraliçesi olarak, Nina ise layıkıyla canlandırdığı beyaz kuğuya rağmen bir türlü istenilen performansı veremediği siyah kuğuyu nihayet muhteşem bir şekilde canlandırarak film içindeki en büyük hayaline ulaşıyordu. Bu iki final arasındaki en büyük fark, muhtemelen ana karakterlerin ortaya çıkardığı hesap bilançosunda yatıyordu. Doğrusu Carrie bu konuda Nina’ya kıyasla oldukça bonkördü.

Natalie Portman Metamorfozunu Tamamlıyor

Daha önce Requeim For A Dream’de Ellen Burstyn’le, The Wrestler’da Mickey Rourke’la şahit olduğumuz üzere bir Aronofsky’nin filmi için seçtiği oyuncunun hem fiziksel hem psikolojik anlamda kendisini tamamen rolüne adaması gerekebiliyor. Oyuncular için en caydırıcı faktör de role hazırlanma aşamasındaki bu fiziksel şartlar olsa gerek, zira Hollywood’da teklif götürdüğü oyunculardan en çok ret cevabı alan isimlerden biriymiş Aronofsky. Diğer taraftan yine yukarda sözü geçen filmleri düşününce bu yönetmenin filmlerinde rol almanın oyuncular adına başarılarla dolu sonuçlara yol açtığı da ortada. Öyle ki artık bir Aronofsky filminde başrol oynamanın oyunculuk kategorilerinde Oscar adaylığı garantisi taşıdığını bile iddia edebiliriz.

Çekimlere başlanılmasından bir yıl önce başlayan günde üç saat bale, üç sat vücut kuvvetlendirme ve bir mil yüzmeden oluşan yorucu bir programa tabi tutulan Natalie Portman’ın Nina rolü de işte bu duruma örnek teşkil eden karakterlerdendi –büyük emek isteyen, ama bu emeğin karşılığını cömertçe veren…

Natalie Portman: ”Klişeler klişesi bir 80’ler çocuğuydum. Barbie’lerim vardı tabii, aynı zamanda My Little Ponies ile Cabbage Patch Kids oyuncaklarım. Ama yüzlerine resim yapar, saçlarını kırpardım. Barbie’lerim diğer Barbie’lerle, Ken bebeklerim ise diğer Ken’lerle birlikte olurdu. Küvetteki plastik ördeklerim bile cinsel deneyim sahibiydi.” Rolling Stones ve Interview röportajlarından…)

Hepimiz Leon’daki Mathilda rolüyle tanıdık onu. Nefreti ve sevgiyi aynı oranda yansıtan bakışlarıyla henüz 12 yaşında öylesine bir karakter çizmişti ki filmi kaçıncı kez izlerseniz izleyin gözlerinizi ondan alamıyordunuz. Kariyerinin sonraki dönemlerinde birçok kayda değer yapımda rol alıp sinemaseverlerin saygısına nail olmayı her daim başarsa da, en çok Closer ve Garden State filmlerindeki birbirine yakın rollerde gösterdiği performanslarla Leon’daki parıltısına yaklaşabilmişti. Ancak Mathilda’yı canlandıran bu küçük kızın karanlık tarafları; kırılganlık, gurur ve derinlik keşmekeşinde yıllar içinde muğlâklaşmış gibiydi. Bizler çok daha başka bir şey için bekliyorduk sanki.

Nina’nın Black Swan’a dönüştüğü o muhteşem sahnenin etkisine biraz da buradan yaklaşmak lazım bu yüzden. Portman’ın hem karanlık taraflarına hem olgunluğuna vuslatını müjdeleyen o müthiş dönüşüm sahnesini izlerken içimizi titreten şeyde, Portman’ın enfes oyunculuğuyla beraber biraz da tesadüfen bulunan sevimli bir larvanın kelebeğe dönüşmesini saniye saniye bekleyen meraklı bir gözlemcinin hevesinin etkisi yok muydu sizce de?

Senaryosuyla ilgili tartışmaları bir tarafa bırakırsak bu yıl bir Black Swan geldi geçti hayatımızdan… Sade fakat etkili efektleri, her planında izleyicide takip hissi uyandıran kamera kullanımı, başarılı müzikleri, kusursuzluk göndermeleri ve muazzam oyunculuklarıyla insan psikolojisinin derinliklerine doğru estetik bir yolculuğa çıkardı bizi. Nina’yı gidilen yerde bırakarak…

Korkusitesi için yazan Soner ‘Korkuluk’ Yıldırım

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Soner Yıldırım

Tüm Yazıları
2 Ocak 1988’de Giresun Şebinkarahisar’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, yüksek öğrenimini Dumlupınar Üniversitesinde tamamladı. İlk korku filmini izlediğinde (Stephen King’s It) henüz 5 yaşındaydı. Filmin etkisi ile uzun süre mazgallara yaklaşamadı. (O filmin hala bir çocuk için izlenebilecek en korkunç film olduğuna inanıyor.) İlk okulda Wes Craven ve John Carpenter ile tanıştı. Onların filmlerinden feyz alarak birçok korku öyküsü yazdı. Lisede Stephen King kitaplarına başlayınca korku, hayatının vazgeçilmezleri arasına girdi. İşi günde üç korku filmi izleyip bir korku kitabı yarılayacak kadar abarttığı zamanlar oldu. 2008 Eylülünde korkucu.com ailesi ile tanıştı ve onların arasına katıldı.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.