Kanımdan iç ve sonsuza kadar yaşa... Interview with the Vampire (1994)

Black Christmas

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

26 Aralık 2009

2 Adet Yorum

2

Yönetmen: Bob Clark
Senaryo: Roy Moore
Yapım: 1974, Kanada Süre: 98 Dakika
Oyuncular: Olivia Hussey, Keir Dullea, Margot Kidder, Marian Waldman, John Saxon, Andrea Martin, James Edmond

Yönetmen Bob Clark, kariyerine “Children Shouldn’t Play with Dead Things” ve “Dead of Night” gibi ilginç zombi filmleriyle başlamış ama sonradan komedi-fantastik aile filmleriyle devam etmiş ilginç bir yönetmen. Düzensiz bir filmografisi olsa da belli bir düzeyi tutturduğu aşikar. Korkuseverlerin yüreğinde taht kurmasına sebep veren, belki de en iyi filmi “Black Christmas”, günümüzde bir klasik haline gelmiş bulunmakta. Onun yolunu izleyen “Halloween”e bile esin kaynağı olan konusu, yatılı kız yurtlarında (sorority) geçen slasherların veya telefonla rahatsız edilen güzel kızların bulunduğu filmlerin patlamasına da yol açmıştır diyebiliriz. Daha da önemlisi “Scream” serisi tamamen bu filmin yapısı üzerine kurulmuş. İpucu vermemek için benzerliklerini açıklayamıyorum.

ΠΚΣ derneği kız yurdunda Noel öncesi bir parti verilmektedir. Oğlanlar evden ayrılınca geride kalan kızlar yavaş yavaş toparlanırlar. Annesiyle telefonda kavga eden evin kötü kızı Barb (Margot Kidder)’ın tatil hayali sona erer. O ve birkaç kız dışında diğer arkadaşlarının hepsi gitmektedir; geride Jess (Olivia Hussey), Phyl (Andrea Martin) ve evin bakımından sorumlu Bayan Mac (Marian Waldman) kalacak gibi görünmektedir. Kızlara musallat olmuş bir telefon sapığı vardır; Moaner (inleyici) adını verdikleri bu sapık sesini değiştirerek bazen küçük bir çocuk, bazen de bir kadın sesi çıkarmaktadır. Bir tür karakter bunalımı yaşayan sapık devamlı “Bill” ve “Agnes” adından bahsetmekte, bazen de bunların ebeveynlerinin ağzından konuşmaktadır. İş edepsizliğe ve tehdite varınca Barb ahizeyi eline alır ve küfürle cevap verir. Ertesi gün babasıyla buluşacak olan Clare, ağzı bozuk ve alkolik Barb ile kavga ederek odasına çıkar. Fakat ertesi gün onu hiç kimse görmez!

Sabah saatlerce kızı Clare’i bekleyen Bay Harrison (James Edmond) kampüse gelir ve kızının nerde olduğunu sorar. Zavallı adam evin halini görünce (her yer cinselliği çağrıştıran objelerle doludur) görevli Bayan Mac’i sorumsuzlukla suçlar. Gerçi yaşlı kadın adamı pek takmaz; evin her köşesine sakladığı küçük şişelerden yavaş yavaş demlenmekten başka derdi yoktur. Muhtemelen aile meseleleri nedeniyle bu hale gelen Barb’ı ayık kafayla görmek mümkün değildir, üstelik astım hastasıdır. Jess ise müzik öğrencisi sevgilisi Peter (Keir Dullea)’dan hamile kalmıştır. Peter’ın istekli davranışlarına rağmen genç kız ne çocuğu doğurmak ne de evlenmek niyetindedir.

Filmin uzunca bir bölümü Clare’i aramakla geçen bir polisiye gibi duruyor. Özellikle sonlara doğru gerilim üst seviyeye çıksa da bu filmde bol kanlı sahnelere rastlamayacaksınız. Çünkü hiçbir ölüm sahnesi gösterilmiyor.

Filmin başında katilin bakış açısı (POV) ile ev içinin dikizlendiği sahneden başlamak üzere atmosferde bir giallo havası seziliyor. Eğer ölüm sahneleri kanlı olsaydı Argento’nun bir filmiyle karşı karşıya olduğumuzu zannedebilirdik. Fakat filmin sağlam olay örgüsü ve kişiliklerin işleniş tarzı, slasher dediğimiz kanlı bıçaklı filmlere pek uymuyor. O yüzden gerilim olarak değerlendirmek daha doğru geldi bana. Halbuki bu konudan yola çıkarak (kız yurdu, telefonla musallat olan sapık…), genç kızların teker teker doğrandığı bir sürü slasher çekilebilir (çekilmiş de; üstelik bazı çıplak kızlar duşta telefonla konuşurken bile öldürülüyor). Yani ortam hazır ama film tamamen başka yönde ilerliyor. Tarihi göz önüne alındığında (bu tür filmler klişeden yararlanmaz, klişe yaratır) kolaylıkla klişe bayatlığına düşmesi beklenirken tam tersine ezber bozuyor. Sona kalması gereken masum kız en başta ölüyor. Başroldeki karakter ise bu tür filmlerde hayatta kalma şansı olmayacak şekilde “evlilik dışı ilişki” yaşadığı gibi bir de hamile kalıyor. Yetmedi kürtaj planlıyor! Cinayet sahneleri gösterilmiyor, çıplaklık sıfır… Olacak iş mi bu? O yüzden “Black Christmas”ı slasher gözüyle değil, sağlam senaryolu bir gerilim gibi izlemek gerekiyor. Bu arada 2006 tarihli remake’inden uzak durmalı, aman!

Filmin atmosferi harika! Evin dıştan görünümü hakiki bir gotiği yansıtıyor. Sapığın eve sızmasını sağlayan tavanarasına değinmiyorum bile. Bu görüntüleri destekleyen garip müzik de kulakların pasını temizleyecek kalitede. Filmin klasikleşmesini sağlayan birçok unsur var. Şimdiye kadar saydıklarım dışında oyuncular kalbur üstü bir performans sergilemişler.

Başroldeki Olivia Hussey, çocuk denecek yaşta Franco Zeffirelli’nin “Romeo and Juliet” adlı klasiğinde Juliet’i canlandırarak başladığı kariyerine, masum güzelliği sayesinde rol aldığı değişik korku ve macera filmleriyle devam etse de asla ana akım starlık mertebesine erişememiş. Ben ayrıca kendisini oxploitation filmi “Turkey Shoot” ile de tanırım ve o filmde ne aradığını merak eder dururum. Halbuki problemli kız rolünde harikalar yaratan Margot Kidder, daha sonra Superman (1978)’de Lois Lane’i canlandırarak star olmuştur. Filmin diğer bir tanıdık yüzü ise B-Movie starı, kült oyuncu John Saxon. Hepsi harika olsalar da film yan karakterlerin inandırıcılığı üzerinde daha çok mu durmuş ne…

Klasikleşme demişken ünlü sahnelere değinmeden olmaz. Telefon unsuru, Scream serisine dek ulaşmış bir buluş ki bir gece buna benzer sinir bozucu bir telefon görüşmesi yapsanız, değil evi şehri bile terkedersiniz. Çok çok irrite edici… Filmin başında Clare’in naylon elbise kılıfıyla boğulması da ünlüdür. Ben, kafaya geçirilen ve nefes aldıkça ağız içine bombeleşen naylon poşet veya benzeri şeylerle işlenen cinayetleri bu filmden sonra gördüm. Bilmiyorum daha öncesinden böyle bir cinayet sahnesi var mıydı… Peki kedi zannedip sesine doğru gittiğinizde, kedi taklidi yapan bir sapıkla karşılaşsanız ya da kapı aralığından size bakan faltaşı gibi açılmış tek bir göz görseniz altınıza kaçırmaz mısınız? Bu sahneler etkileyiciliklerini hala muhafaza ediyor.

Yılbaşı yaklaşıyor. Diyelim ki canınız sıkıldı ve evde tek başınıza bir korku filmi izlemek istediniz. O zaman Noel’i konu alan korku filmlerinin belki de en iyisi olan “Black Christmas”ı şiddetle tavsiye ederim. Afiyet olsun…

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ