Bir erkeğin en iyi arkadaşı annesidir... Norman Bates - Psycho (1960)

Aynanın İçinden

Korku Genel

Korku Hikayeleri

wherearethevelvets

15 Ocak 2010

24 Adet Yorum

24

Kadın, geceleri aynaların üzerini örtme geleneğine hala alışamamıştı. Koskoca konağın her odasında ayna vardı ve hava kararmaya başladığı andan itibaren, ellerinde beyaz örtülerle odaları dolaşan hizmetçiler sinirini bozuyordu. Oğlunun ölümünden beri üzerinden siyah kıyafetleri çıkartmayan (ve gelininin yası bu kadar kolay atlatmasını bir türlü hazmedemeyen) kaynanası, kendince birçok haklı sebep sıralamıştı. En son olarak “Gece vakti öteki taraftakiler aynalardan sana bakar.” demişti kadın tüm ciddiyetiyle. Daha fazla açıklama bekleyen gelininin soran bakışlarını yanıtsız bırakarak uzaklaşmıştı.

Evde konuşabildiği tek kişi olan yaşlı hizmetçi “Allah korusun” demişti. “Derler ki gece inince aynalar cehenneme bakan pencereler olurmuş”. Namazında niyazındaki bu ihtiyarın sözleri, eceli yaklaşınca sandığındaki seccadeleri hatırlayan yaşlıların tavrından daha inandırıcı değildi. Tamam, kadın da dinine sadıktı ve kızını iyi bir Müslüman olarak yetiştiriyordu ama bu hurafelere inanacak değildi ya.

Sağolsun, kızı yaşına göre oldukça zekiydi. Babasının ölümünü büyük bir olgunlukla karşılayan bu kız, annesinin konaktaki beslemeden biraz hallice pozisyonunu kolaylaştıran etkenlerden biriydi. Babaannesi onu çok seviyordu. Kucağına aldığı torununu okşarken tekrarladığı “Yavrumun yavrusu, yarısı yılan yavrusu” lafındaki yılan, annesi olacak kadındı kuşkusuz. Küçük kız bunu biliyordu ve annesini korumak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. O, annesi için acil yardım koluydu.

Gece soluk soluğa annesinin yanına geldiğinde, kadın kızının kendisine fazla sorun çıkarmayacağını düşünüyordu bu yüzden. Önce mevzuyu anlatmasını sabırla bekleyecek ve sonra heyecanını yatıştıracaktı. Bu “anne” formülü her zaman işe yarardı, çocuğunuzun anlattığı şeyleri dinlemeseniz bile. Kızı “Anne, aynanın içinde bir adam var” dediğinde şaşırdı çünkü böyle saçma bir olay için hazırlıklı değildi. Evdeki yoğun baskıdan etkilenen kızının hayal gördüğünü düşünerek sakinleşti.

“Olmaz öyle şey..”
“Anne, gördüm! Gözlerimle gördüm! Tam aynanın içindeydi ve bana bakıyordu!”
“Kızııım, uzatma. Bu da gardrobun içindeki öcü gibi çıkmasın sonra…”

Daha küçükken, odadaki antika gardrobun içindeki kürkü canavar zannetmiş ve ortalığı ayağa kaldırmıştı. Bu hatasını devamlı yüzüne vurarak onu utandıran annesini tokatlayabilirdi o an.

“Ama o öcü benimle konuşmamıştı…”

Kadın elindeki işi bırakıp nihayet kızına döndü ve ilk defa suratına baktı. Zira olaya konuşan bir hayalet dahil olmuştu. Fakat küçük kızın derbeder olmuş ve korkudan kasılmış suratını görünce o da korktu.

“A-aaa. Şunu doğru düzgün bir anlat bakayım kızım! N’oldu sana böyle? Hay Allah…”
“Anne, diyorum ki benimle konuştu. Evdekilerin söyledikleri gerçekmiş. Aynalardan bizi izliyorlar.”
“Kimler?”
“Onlaaaaar! Anne beni dinlemiyor musun?”
“Dur… Aklımı karıştırma. Şimdi… bu adam ne dedi?”
“Beni tanıyordu anne. Adımı söyledi.”

Kadın, kızının ölü babasını gördüğüne dair bir sanrıyla ürperdi.

“Tanıdık mıydı?”
“Canavar gibi bir şeydi. Bana saçma sapan şeyler de anlattı…”

Kadın kızına daha da yaklaştı. Kız altını ıslatmıştı. Aynadakinin sözlerini bire bir annesine aktarırken, yaratığın kadınsı ama gür sesi kulaklarında yankılanıyordu:

“Kitaplardaki eksik sayfayım ben. Her şeyden önce var olan ama hiç olmayan… Hem anne hem de babayım ve dölün kendisiyim. Seni asıl yaratanım ve senden insan yapanım. İnandığın Tanrı sadece iki koyun yarattı. Ben onlara akıl verdim. Müziği, sanatı, aşkı ve zevki; kuşkuyu, düşünceyi, isyanı ve gururu; şu an içinde yaşadığın dünyayı ve şu an seni sen yapan benliği bahşettim sana. Ve o kadar güçlüyüm ki bunu sadece tek bir elmayla başardım.”

Kadın dehşet içinde kalmıştı. Kızı bunları uyduramazdı herhalde… İçinde korkunç bir öfke belirdi. “Böyle şeyler düşünürsen Allah seni çarpar kızım.” diyebildi. Dine saygılı bir eğitim politikasında bunlar hoş karşılanacak tutumlar değildi zira.

“Ama yalan atmıyorum ve bunları ben düşünmedim anne!” dedi kızı. “Gel bak sana da göstericem.” Kadın biraz önceki şoku kısa sürede atmıştı üzerinden ve nihayet öğretici anne pozisyonuna geri dönmüştü. Kızı heyecanla tutuğu elini çekiştirirken sürüklenerek götürüldüğü sırada gözlerini bile devirdi.

Beraber, büyük konağın pek kullanılmayan odalarından birine girdiler. Mobilyaların üzeri beyaz örtülerle örtülüydü ve üzerlerindeki bir parmak toza bakılırsa yıllardır açılmamışlardı. Ayaklı, büyük bir boy aynası vardı. Kenarları ahşap çiçeklerle süslü çok güzel bir çerçevesi vardı aynanın. Üzerindeki örtü kenara sıyrılmıştı. Kadın, kızının yönlendirmesiyle söz konusu aynanın bu olduğunu anladı ve üzerindeki örtüyü bir hamlede çekerek aldı. Duvardaki gaz lambasını alıp, artık tamamen açıkta kalmış aynaya yaklaştı ve sadece kendi solgun yüzünün aksini gördü (Hmmm… Saçlarımın boya vakti gelmiş de geçiyor…).

Yatağının altında canavar olmadığını çocuğuna kanıtlayan annenin zaferine benzeyen bir edayla kızına döndü ve o anda kızının gözlerinin yüzünden fırlayacak kadar açıldığını gördü. Hızla aynaya baktı, biraz önceki billur hali bozulmuş, yüzeyi flulaşmıştı. Yansımasını göremiyordu artık. Sonra aynanın tam ortasında bir noktayı farketti. O ne olduğunu anlayamadan nokta hızla büyüdü ve hızlı çekimde açılan bir lahana gibi genişledi. Tüm aynayı kapladığı zaman yaprak zannettiği şeylerin akla hayale gelmeyecek çirkinlikte yaratıklardan oluştuğunu farketti. Bazılarının gözleri bile yoktu fakat kol diyebileceğimiz uzantılarıyla önlerindekileri ittirerek ilerlemek, açılmak istiyorlardı. Bazıları gözleri olan et parçaları gibiydi ve vücutları diğerleriyle birleşmiş gibi görünüyordu. O kadar karışık bir görüntü sergiliyorlardı ki kadın bu et sürüsünün kaç tane olduğunu tam olarak anlayamadı. Durmadan çoğalıyorlar, çıktıkları deliğin çevresine yayılarak onu genişletiyorlardı. Arkadan gelenler, öncekileri ittirerek kendilerine bir çıkış yolu arıyordu ve bu birbirine girmiş bedenler, cehennemde acı çeken ruhların çığlıklarından oluşmuş bir şarkı söylüyor gibiydiler. Kadın, kuşbakışı bir yanardağ ağzına baktığını düşündü. Dipten gelen lavlar ağır ağır dalgalanarak etrafa akarken, asıl gelecek olana yol hazırlıyorlardı sanki. Kadın dehşetle tüm bunların bir hazırlık olduğunu hissetti. Karşılaşacağı şey ne olabilirdi düşünmek bile istemiyordu ama derinliklerden bir şeyin geldiği açıktı. Daha korkunç, daha büyük, daha kabusvari bir şey…

Sonra “O” belirdi. Tüm karmaşanın göbeğinden doğan bir bebek gibiydi. Bir ucubenin sırtına ata biner tarzda oturmuştu. Hayal edilebilecek en güzel erkek suratına sahip bu varlığın vücudu bir tanrıçanın heykelsi kıvrımlarıyla devam ediyordu. Dolgun memeleri süt doluydu. Yalnız, bacaklarının arasından yükselen devasa organı bozuyordu bu ilahi tabloyu. Deliğini arayan bir yılana benzeyen organ edepsizce titriyordu.

Kadın, hayranlıktan katıla katıla ağlayan kızını farkedemedi. Karşısındaki olağanüstü “şey”den gözlerini ayıramıyordu. Bu adama benzeyen yaratık, rengi tam olarak kestirilemeyen delici gözleriyle parça parça soyuyordu onu. Bu korkunç bir utançtı ama aynı zamanda ahlaksız bir zevkti. Zaten kıyafetli olan vücudunu yine de elleriyle saklama dürtüsünü engelleyemeyen kadın ıslandığını hissetti, göğüs uçları sertleşmişti. Karnında, kazağının yakasından çıkmak isteyen bir sıcak hava kitlesi vardı sanki…

“Ondan sonrasını ben de tam olarak hatırlayamıyorum” dedi kadın. Gözlerini ovaladığı elindeki tırnaklarının içi pislik doluydu. “Anneme ne vaad ettiğini, onu neyle kandırdığını bilmiyorum. Ama delirmiş gibiydi ve kenardaki ağır duvar aynasını çıkararak, mmm… muhabbet ettiği boy aynasının önüne getirdi. Birbirine bakan iki aynanın arasına geçti ve sanırım kayboldu. Yani… Tam da emin değilim.” Kadının bedeni yıllardır sürdürdüğü fahişelikten harap olmuştu; görünen o ki beyni de. Annesinin kaybolması hakkında anlattıkları neticesinde akrabaları onu tımarhaneye tıkmaya çalışınca evinden kaçmış, sokakta bulabileceği yegane mesleği daha o yaşlarda icra etmeye başlamıştı.

“Bunları yazsan roman olur biliyor musun?” dedim. Öyküsünden etkilenmiştim. Bunu söylediğim vakit sigaradan ve içtiği envai çeşit sıvıdan (kadın dipsomanikti) sararmış dişleriyle gülümsedi. “Deli misin sen! Onu korkutmak istemiyorum. Bir gün gelecek ve beni de alacak. O zamana kadar kimseye bir şey söylememem lazım.” Bunu söyleyip, teşekkür ettikten sonra, arkasında yoğun bir çöplük kokusu bırakarak mekanı terketti. Anasına yandığım, sahneyi terkedişi bile artistikti! Kutsal fahişe…

Kadına aynı kahvede rastlayabilirsiniz. Bir sigara, bir bardak çay ve belki biraz içki karşılığında size harika hikayeler uydurabilir. Onu görürseniz (ve eğer beklediği gerçekleşmediyse) benden selam söyleyin, size daha “özel” davranır.

Murat “Wherearethevelvets” Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (24 Yorum)

YORUM YAZ