İnsanlar hayaletlere neden inanır? Eğlence için mi? Hayır! Ölümden sonra bir şeyler olduğu ihtimali için.1408 (2007)

Stephen King / CELL

Korku Genel

Korku Kitap

YasinKarakaya

22 Ağustos 2008

4 Adet Yorum

4

Stephen King, ‘başyapıtım’ dediği ‘Kara Kule’ serisini bitirdikten sonra yeni bir roman daha yazmayacağının ipuçlarını -hemen hemen bütün söyleşilerinde- vermiş, senaryolara yöneleceğini ifade etmişti. Oysa King, otuz yıldan beri neredeyse her yıl bir roman yazmıştı ve ünlü yazarın yazmayı bırakacağına pek ihtimal verilmemişti. Neyse ki ‘korkulan’ olmadı ve King yazmayı sürdürdü. İyi ki bırakmadı; çünkü şimdi elimizde harika bir kitap var: Cep…

King’in korku öğesi olarak kullandığı unsurlara baktığınızda çok çeşitli olduklarını görürsünüz: Ölü kediler, hasta köpekler, mısır tarlalarında gizlenen canavarlar, sis, delirmiş çocuklar, palyaçolar, sarı yağmurluklu garip adamlar… Hatta evdeki tost makinesinin başrolü oynadığı bir kısa öyküsü dahi olduğu rivayet edilir.

Her neyse, yazar bu kez de korkunun başköşesine gündelik hayatın ve 21. yüzyılın vazgeçilmez unsuru ‘cep telefonu’nu yerleştiriyor ve insanların neredeyse bir uzvu haline gelmiş bu rahatsız edici makinenin rahatsız ediciliğinin iyice altını çizerek onu doğaüstü dünyasının bir parçası kılıyor.

Felaketler toplamı
King’in son romanı Cep’te, son yılların felaketlerini de bulmak mümkün. 11 Eylül, Katrina Kasırgası, Irak Savaşı, biyolojik terörizm ve teknolojinin yaygınlaşmasının yarattığı büyük güç/kontrol dengeleri… Cep romanının merkezinde iletişimin merkezi elemanı cep telefonlarının yer alması keyfi bir tercih değil kısacası. King’i büyük bir yazar yapan birçok nedenden biri de şu: Hayatın iyice içine işlemiş ve bu nedenle de görünmez hale gelmiş ‘eşya-yer-hareket’i görmek ve rahatsız ediciliklerinin formunu değiştirerek başkaları için de görünebilir kılmak.

Buradaki soru şu: Cep telefonunuzu bırakabilir misiniz? Ya da bunu yapmanız için karşınızdaki tehlike ne kadar büyük olmalı? Hatırlıyorum, bir dönem cep telefonu ve yaydığı radyasyon nedeniyle uzun vadede vücuda verdiği zararlar çok tartışılıyordu. İnsanlara telefonları ceplerinde taşımamaları öğütleniyordu ama kimsenin çok da aldırdığı yoktu bu laflara. Olağan hale gelen ‘şeyler’in tehlikeleri her zaman zararsız görünür, asıl tehlike de burada yatar zaten. King de bunun üzerinde dolaşarak önemli bir riskin altını çiziyor. Elbette, tehlikenin, onun doğaüstü çerçevesinde gerçekleşeceği iddiasında değilim ama kişiler çantaları çalındığında nüfus cüzdanlarından çok telefonlarını kaybetmenin acısını çekiyorlarsa burada bir soru var/olmalı.

Cep, (bu sefer başlangıç mekânımız Maine eyaleti değil Boston), sıradan bir ekim öğleden sonrasında herkesin birdenbire çıldırmasıyla başlıyor. İnsanlar birbirlerine saldırıyor, çevrelerinde ne varsa kırıyor, çocuklar ailelerini öldürüyor ve garip bir dilde konuşmaya başlıyorlar. Teknoloji karşıtları, dini nedenlerle telefon kullanmayanlar, cep telefonu sahibi olmayı reddedenler (Stephen King de onlardan biriymiş) ve sorunun ortaya çıktığı dönemde şans eseri telefonlarını kullanmayan birkaç kişi dışında herkes bu terörden etkileniyor. Etkilenmemeleri de mümkün değil zaten, cep telefonuyla bulaşacak bir hastalığın risk boyutunun ne kadar yüksek olacağını kestirmek o kadar da güç değil. Cep telefonu kullananlar bir tür zombiye dönüşüyorlar. Ne var ki bu teknoloji kökenli hastalığın bildiğimiz klasik zombilikten çok temel bir farkı var. Romanda Bostonlu bir polisin de söylediği gibi: “Bu insanlar ölü değil.”

Suçlu-kurban
Normal koşullarda zombileri ‘kötü’ kabul etmek ve öldürülmelerini anlayışla karşılamak kolaydır. Zaten ‘yaşamadıkları’ için, öldürülmeleri ne ahlaki ne hukuki bir sorun yaratır. Oysa Cep, bu kişilerin hâlâ ‘insan’ olduklarının altını çizerek, sorunu çözmek adına verilecek kararları da zorlaştırıyor. Stephen King’in romanını başarılı kılan unsurlardan biri de bu: Klasik ‘biz’e karşı ‘onlar’ durumunda, bu kez sınırı kalın çizgilerle çizmek ve iyi-kötü, suçlu-kurban ayrımını yerleştirmek o kadar kolay değil.

Cep’in daha baştan kaotik hale gelen dünyasında bir kişi ön plana çıkıyor: Clayton Riddel adlı bir çizgi romancı. Clay, çizgi romanını bir yayıncıya satmış olmanın rahatlığıyla bir kafede otururken çevresindekilerin çıldırmalarına şahit oluyor. Yaşlı bir kadın cep telefonunu kapattıktan sonra dondurmacının boğazına sarılmışken başka bir masada cep telefonuyla konuşan genç kızlardan biri yerinden kalkıp yaşlı adamı öldürüyor… Clay, cep telefonu sahibi olmadığından, bunlara bir anlam veremeyerek çareyi bir an evvel oradan uzaklaşmakta buluyor. Bir süre bu garip durumun düzeleceği umudunu taşısa da işler gittikçe kötüleşiyor. Üstelik ‘normal’ kalanların da çok iyi oldukları söylenemez. Ne de olsa sosyal kuralların tamamen ortadan kalktığı bir toplumda, insan doğasının en karanlık taraflarının ortaya çıkmasını engelleyecek bir ahlaktan da söz edilemez. Clay, en sonunda paçayı kurtarmak için genç bir kızla birlikte kuzeye doğru yola çıkıyor. Bu arada zombiler de değişmeye başlıyor, hastalığın farklı etkileri ortaya çıkıyor ve tartışma/sorun başka boyutlara taşınıyor.

Sona yaklaşırken
Kitabın sonunda neler olduğundan bahsetmeyeceğim ama bu sonun ‘Kara Kule’ninkinden çok daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. King, zombi romanlarının temel sorunu olan ‘polis/devlet/yetkililer, iş bu kadar yaygın hale gelmeden neden çözüm bulmadılar’ sorusunu da, hastalığı cep telefonu aracılığıyla yaymayı seçerek ortadan kaldırıyor. Her yönden zekice ve çok iyi kurgulanmış bir roman olarak Cep çok az sayıda olan ‘iyi zombi kitabı’ arasındaki yerini de böylece almış oluyor.

Kitabın içeriği dışında, beraberinde getirdiği başka soru işretleri de var ve bunlar en az kitabın kendisi kadar önemli. Yazar-yayıncı ilişkisinden söz ediyorum ve Stephen King gibi kitapları yayıncılar için altın değerinde olan bir yazarın bile kaçınılmaz biçimde kabul etmek zorunda kaldığı şeylerden. Bunların en dikkat çekenlerinden birini, ‘Kara Kule’ serisinin sonunda görmüştük. Stephen King, serinin son kitabının bitimine ‘bence bundan sonrasını okumayın, yayıncılar istediği için böyle bir son ekledim’ minvalinden bir açıklamanın ardından daha detaylı bir son geçmişti ve kitabı zayıflatan bir ek sondu o. Bu kitapta da yine yayıncıların isteği üzerine promosyon (cep telefonu melodileriyle yapılmış ‘zil tonu’) ABD’de bir anda son derece popüler hale gelmiş. Eğer Stephen King bile ‘yayıncının önünde boynum kıldan incedir’ diyorsa varın gerisini siz düşünün.

Stephen King severleri hayal kırıklığına uğratmayacak bir kitap Cep. Yazın şu sıcak günleri devam ederken böylesi bir kitap sizi serinletecektir. Unutmadan… Cep telefonunuzu kapatın…

‘Cep telefonları, 21. yüzyılın köle prangaları’
Korku edebiyatının kralı olarak anılıyorsunuz buna karşın aslında oldukça eğlenceli birisiniz, kesinlikle korkutucu değilsiniz…

Ne yapabilirim, korkunun kralı olarak adım çıkmış bir kere -kurukafaları masamın çekmecesinde saklıyorum. Bir keresinde süper markette bir kadınla sohbet ederken, bana, korkmaktan hoşlanmadığı için kitaplarımı okumadığını söyledi. Ben de ona Shawshank Redemption (Esaretin Bedeli) gibi eserler de yazdığımı söyledim, o da bana hayır onu siz yazmadınız, ben ondan hoşlanmıştım, dedi. Ben, hanımefendi, onu ben yazdım dedim ama inanmadı. İmaj böyle bir şey.

Çok üreten yazarlardan birisiniz. Çekmecenizde sakladığınız, başkalarının okumasını istemediğiniz eserleriniz var mı? Ölümünüzden sonra yayımlansalar ne düşünürsünüz?

Çekmecemde bir yığın şey var. Hayvan Mezarlığı örneğin, çok uzun süre çekmecemde durmuştu. Çünkü insanların okumayacakları kadar korkunç olduğunu düşünmüştüm. Ama yayımlandı ve inanılmaz bir başarı elde etti. Sanırım çekmecedekilerin ne olacağını zaman gösterecek.

Cep de oldukça korkutucu bir roman. Aslında yazdıklarınız arasında en korkunç olanlardan bir tanesi. Kitabınız, cep telefonu frekansıyla insanları etkileyen bir virüsü ele alıyor. Siz de teknoloji karşıtı bir konuma yerleşmiş oluyorsunuz. Bunu söylemek mümkün mü?

Bazı eleştirilerde benim teknoloji karşıtı olduğumu yazdılar. Rahatsız ediciydi. Bakın, ben de kendi CD’lerimi yapıyorum, bilgisayar kullanıyorum, bana teknoloji karşıtı demeyin. Nietzcshe’nin dediği gibi, boşluğa bakarsan boşluk da sana bakar. Örneğin cep telefonunuzu elinize alıp bir telefon açtığınızda, son dönemde çıkan skandallarla da öğrendiğimiz üzere sizi dinleyebiliyorlar. Bu basit bir örnek. Teknolojinin birçok rahatsız edici tarafı da var, söylemeye çalıştığım bu.

Romanlarınızın Maine’de geçmesine alışmıştık. Bu sefer neden Boston?

Cep’i tasarlamaya 1999’da başladım ama o zaman aklımda New York vardı. 2004’te Stewart O’Nan’la Boston’a gelişimizin ardından romanı Boston’a taşıdım diyebiliriz. Limuzin şoförü olan arkadaşım Ray Slyman’la Boston’u dolaştık ve daha önce iki kere kullandığım Malden’in çok uygun olduğuna karar verdim. Bazı eleştirmenler tek tek romandaki coğrafi hataları arayıp bulmuşlar, bu kadar zorlamak bana komik geliyor.

Cep’e ilham kaynağı olan şey neydi?

New York’ta bir otelin önünde, cep telefonuyla konuşan harika giyinmiş çok güzel bir kadını seyrediyordum. Eğer, insanları öldürmesini söyleyen bir mesaj alırsa, ne olur?

Kitabınızın yakında filminin çekileceği doğru mu?

Eli Roth tarafından çekilecek.

Sınıra ulaştığınız için ve kendinizi tekrarlamak istemediğinizden yazmayı bıraktığınızı söylemiştiniz, ne değişti?

Çekmecedekilerin bir kısmını döktüğümü söyleyebiliriz.

Gerçekten cep telefonu kullanmıyor musunuz?

Cep telefonum yok, ihtiyacım da yok. Cep telefonlarının 21. yüzyılın köle prangaları olduğunu düşünüyorum. Bir tanesine sahip olduğunuz andan itibaren bağımlısı haline geliyorsunuz. Ayrıca da herkes her an her yerde size ulaşabiliyor.

Peki kitabınızın promosyonunun cep telefonu mesajlarıyla yapılmasını ve kitaba ek olarak bir de zil tonunun piyasaya sürülmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Yayıncıma benim sesimin olduğu cep telefonu çalış tonunda “sakın açma, sakın açma,” dememin uygun olacağını söyledim ama onun başka fikirleri vardı. Hayranlarımın bu tonları satın alıp almayacaklarını bilmiyorum.

Wallstreet Journal ve Amazon’dan derlenmiştir.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ