Annem bana bunu asla yapmamamı söylemişti. The Hitcher (1986)

Antikörper

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

22 Nisan 2011

1 Adet Yorum

1

Antibodies
Yönetmen: Christian Alvart
Senaryo: Christian Alvart
Imdb Puanı: 7.1/10
Yapım: 2005, Almanya, 127 Dakika
Oyuncular: Wotan Wilke Möhring, André Hennicke, Heinz Hoenig, Ulrike Krumbiegel, Hauke Diekamp, Jürgen Schornagel, Nina Proll, Hans Diehl, Norman Reedus

“Eğer Tanrı yoksa, herşey serbesttir.” F. M. Dostoyevski

“Dünya çok adaletsiz. Hatta bizim gibi insanlara bile. Pedro Alonso López, “And Dağları Canavarı”, 300 seks cinayetinden sorumlu. 20 yıl sonra, onu şimdi kim hatırlıyor? Hiç kimse! Karındeşen Jack ise dünyaca meşhur, ne için? Beş fahişe. Beş! Ya Charlie Manson? ‘İmparatorumuz’ dedikleri bu hippi, tek bir cinayeti bile kendisi işlemedi.”

Hatırlanmak, ciddiye alınmak, bir birey olarak kabul görülmek, varolmak… seri katillerin tüm endişesini oluşturan bu gayret filmimizin baş canisi “Çarmıh” kod adlı Gabriel Engel (Cebrail Melek)’in ağzından nasıl da hayalkırıklığıyla dökülüyor! 13 oğlan çocuğuna tecavüz ederek öldüren, daha sonra parçalanmış vücutlarına çarmıha gerilmiş İsa postürü veren bu katilin, yaptıkları için öne sürebildiği gerekçeler bunlar. Aslında ceset sayısı değildir belirleyici olan; suçu nasıl işlediğindir. Caniliğin makyajı, vitrini ve nasıl pazarlandığıdır asıl olan. 6 yıl süren araştırma sonucu bir oğlan cesedinin kanıyla yıkanmış, çırılçıplak halde suç üstü yakalandığında “Ben masumum!” diye haykıran Gabriel’in masumiyet anlayışını nasıl yorumlayabiliriz ki, aksi takdirde?

Christian Alvart, korku filmi dünyasında küçük çaplı bir sarsıntı yaşattığı bu ilk filminde biraz “Se7en (1995)” ve daha da fazla “Silence of the Lambs (1991)”den feyz almış. Bu referanslar filmin nasıl olduğuna dair tüm soru işaretlerini yok ediyor. Feyz almanın derecesi tam değil. Zira filmin içinde karkterlerine bile “Kuzuların Sessizliği”nden replikler söyletecek kadar ileri gitmiş yönetmen; katilimiz bu filmi izlemiş açıkçası!

Temel konu parmaklıklar arkasındaki bir cani ve soruşturma kapsamı içerisinde taşralı bir polis arasında ilerleyen ilişkinin gerilimi üzerine kurulmuş yine. Fakat buradaki taşralı polis, kadın değil erkek: Michael Martens adlı kasaba polisinin (ya da şerifinin, Almanya’da güvenlik teşkilatının nasıl olduğunu bilmiyorum) katille iletişime geçmesinin sebebi platonik bir aşk değil, köyünde aynı şekilde işlenmiş bir cinayetin üzerindeki sır perdesini aralama çabası. “Kasaba Herzbach, Mutlu bir yer!” yazılı bir tabelaya sahip bu şirin kasaba küçük bir kızın öldürülmesiyle alt üst oluyor. Lokalize topluluklardan bekleneceği şekilde, tüm ızdıraplarını ve hastalıklarını gizleyip zabt altında tutmaya çalışan bu küçük halk bir anda çözülmeye başlıyor ve tüm sorumluluğu köyün tek polisi olan Michael Martens’in sırtına yüklüyorlar. Yükledikleri yetmezmiş gibi asabiyetle karışık bir nefret de söz konusu. Küçük toplulukların travmaya karşı verdiği cevapların analizini sosyologlara bırakarak, dindar olduğu belli olan ve çocuklarını muhafazakar bir yöntemle yetiştiren bu mutsuz genç adamın sıkıntılarına değinmek istiyorum. Michael’in cinayeti bu kadar kişiselleştirmesinin nedeni, cesedi bulunan Lucia Flieder’in kendi ergen oğlu Christan’ın sevgilisi olması. Tüm ayrıntılar “Çarmıh” katilinin tarzıyla uyum gösterse de kurbanın kız olması Michael’in uykularını kaçırıyor.

13 faili meçhul cinayetin izini süren ve nihayet yakaladığı katili bir türlü konuşturamayan Komiser Seiler bu naif taşra polisinin katil Gabriel ile iletişime geçmesine izin veriyor. Zira Gabriel, konuştuğu polisin kimin babası olduğunu öğrenince bülbül gibi şakımaya başlıyor! Bir yandan dini duygularını bir yandan oğlunun masumiyetini korumaya çalışan Michael bu diyaloglar esnasında derbeder oluyor, beyni Gabriel tarafından tam anlamıyla z*kiliyor.

İlk önce, bu filmin bir ilk film olduğuna inanmak çok zor. Gerçekten kaliteli bir yapımla karşı karşıyayız. Müzikler, çekimler, görüntü yönetimi, oyunculuk ve atmosfer üst seviyede. Öykü anlatımında bir miktar acemilik var ve film kendini biraz fazla ciddiye alıyor ama olsun, hoşgörüyoruz. Oyunculuk demişken başrollerde iki zıt kutbu cisimleştiren katil Gabriel rolündeki André Hennicke ve Michael rolündeki Wotan Wilke Möhring’in performanslarından oldukça memnun kaldım. Karekter yaratımında yönetmen her ne kadar klişeleri kullansa da yanlış bir şey yapmamış. Kriminolojiyle ilgili ilginç saptamalar da söz konusu. Mesela bir seri katilin nasıl ki cinayet işlerken belli bazı takıntıları (özel ritüeller, öldürme biçimleri, fiziki olarak benzer kurbanlar…vb) varsa özel hayatında da benzer takıntıları oluyor. Obsesif kompulsif bir durum bu; Gabriel günlük tutmak istiyor ve polislerden ille de La Strosse marka kırmızı bir not defteri istiyor! Ya da Michael’in tüm inancını sorgulatacak, onun canını yakacak bazı saptamalar dökülüyor dudaklarından. Yönetmen Gabriel’in ağzından seri katillerin kutsal üçlemesini dillendiriyor: Ateşle oynamak, hayvanlara işkence etmek ve yatak ıslatmak. Gabriel Michael’ın zihniyle oyun oynarken film de bizimle oyunlar oynuyor. 2 saatlik bir filmi temposunu aksatmadan izlenebilir kılmak bu şekilde mümkün oluyor.

Filmde sembolik atıflarla yüklü sahneler çoğunlukta. Filmin başlarında kayınpederi Sucharzewski ile ava (erkeklik gösterisi!) çıkan Michael’in sahnesi gibi. Burada damadı üzerinde bir güç kurmak isteyen yaşlı Sucharzewski (yaşlı kurt?), erkek hayvanlardan oluşan bir toplulukta geçerli olan ilkel yöntemleri kullanıyor. Michael’i elinde tuttuğu tüfekle (fallik obje!) üstü kapalı olarak tehdit ediyor. Film ilerlediğinde, bir soruşturma sonucu tesadüfen Sucharzewski’nin iktidarsız olduğunu, üstelik karısının ağzından öğrendiğimizde bir üstteki av sahnesinin değeri daha da manidar hale geliyor.

Aynı şekilde filmin başından sonuna dek dini mitolojiye göndermeler mevcut. Karakter isimlerinin dini literatürden seçilmesi (Gabriel, Michael, Christan…) gibi göze sokulacak denli fazla bu atıflar. Özellikle arınmışlık, saflık ve masumiyet üzerine bir film yapıyorsanız çok dikkatli olmalısınız çünkü ister istemez sıkıcı bir muhafazakar oluverirsiniz. Nitekim öyle olmuyor mu? Mesela suçluyu konuşturarak büyük bir başarıya sebep olan Michael’in bu mutluluğunu paylaşacak birini bulamaması ve filmin başından beri altı çizilen kusursuzluğunu gölgeleyecek spontan hareketlerde bulunması, şeytan olarak gösterilen Gabriel’in baştan çıkarmaları olarak algılanabiliyor ister istemez. Şeytan zavallı insanların beynine günah tohumları ekti… Bu mudur yani? Ben derinleşmek için çırpınan bir filmin anlatım acemiliği nedeniyle komik bir biçimde yüzeyelleştirilmesinden pek hoşlanmadım.

En nihayetinde bu kadar dini saptamayla yorulan filmin sonu tam bir fiyasko. Gerilimi bu kadar tırmandırdıktan sonra tüm öyküyü Hz. İbrahim’in, oğlu İsmail’i kurban etme hususunda sınanmasına döndürerek “hedefi ıskalayan” final izleyiciyi bir nebze rahatlatmak için konmuştur belki de. Çünkü filmin başından sonuna kadar asab bozucu bir atmosfer var. Fakat “Se7en” veya “The Mist (1997)” gibi acımasız ama olması gerektiği gibi sonlanan filmler dururken böyle bir finali bir izleyici olarak hak ettiğimi düşünmüyorum.

Finali ve hafiften arak öyküyü bir tarafa bırakırsak (geriye ne kaldı bilmiyorum ama) oldukça güzel, dengeli ve eli yüzü düzgün bir yapım. İzlediğinize kesinlikle pişman olmayacaksınız.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ