Buradan tek bir çıkış yolu var... ve ben o yoldan geliyorum! SIMON SAYS (2006)

Albert Fish

Seri Katiller

MuratÖzkan

25 Mart 2009

13 Adet Yorum

13

albert-fish-portreTam Adı: Albert Hamilton Fish
Lakabı: Gri Adam
Karakteristik Özellik: Yamyamlık, Pedofili, Cinsi Sapıklık
Kurban Profili: Küçük Çocuklar (Özellikle Erkek)
Öldürme Şekli: Boğma, Bıçakla kesme ve parçalama

Doğum: 19 Mayıs 1870  – Ölüm (İdam): 16 Ocak 1936 – Elektrikli Sandalye
Kurban Sayısı : 10 +

Edward Budd 18 yaşında atılgan bir gençti. Kendini geliştirmek ve ailesinin eline bakmamak için 25 Mayıs 1928′de gazeteye ilan vererek iş aramaya karar verdi. Özellikle şehirde çalışmak istiyordu. Annesi, babası ve dört kardeşiyle yaşadığı köyün tozundan, toprağından, pisliğinden uzaklaşmak için…

Bir kaç gün sonra 28 Mayıs’da Edward’ın annesi Delia çalan kapıyı açtığında, kendini Farmingdale, Long Island’dan Frank Howards diye bir çiftçi olarak tanıtan, yaşlıca bir adam ile karşılaştı. Edward’la iş hakkında görüşmek istiyordu. Delia 5 yaşındaki kızı Beatrice’e gidip arkadaşında olan abisini çağırmasını istedi. Yaşlı adam küçük kıza gülümsedi ve bir çeyreklik verdi. Edward’ı beklerken, Delia adamı inceledi. Şefkatli bir yüzü vardı, gri saçları ve gri sarkık bir bıyığı vardı. Kendinden bahsetmeye başlayan yaşlı adam bayan Budd’a hayatını şehirde iç mimar olarak kazandığını söyledi. Ama artık emekli olduğunu ve kazandıklarıyla aldığı çiftliğe yerleştiğini anlattı. Altı çocuğunu tek başına yetiştirmişti, çünkü karısı onu 10 yıl önce terk etmişti. Çocukları, çiftlikteki yardımcıları ve İsveçli aşçısı ile yüzlerce tavuk ve altı tane ineği yetiştiriyordu. Ama şimdi yardımcılarından biri ayrılacaktı ve yerine birini arıyordu. O sırada gelen Edward boyu-posuyla dikkat çekiyordu ve kendini iyi bir işçi olarak göstermeye çalışıyordu. Bay Howard ona haftada 15 $ teklif etti, bu teklifi büyük bir sevinçle kabul etti. Hatta Edward’ın en yakın arkadaşı Willie’yi de işe almayı kabul etti. Cumartesi hazır olmalarını onları gelip alacağını söyleyerek evden ayrıldı.

grace-budd-fotoTüm aile bu kadar çabuk cevap gelmesine ve bu kadar kazançlı bir iş bulmalarına çok sevinmişlerdi. Ama 1 Haziran cumartesi günü kimse gelmedi. Sadece elle yazılmış, meşgul olduğunu ama yarın geleceğini belirten bir not geldi. Ertesi sabah 11′de Frank Howard elinde çiftliğin ürünleri olduğunu söylediği çilek ve taze süzme peynirle geldi. Delia mutlaka öğle yemeği için kalmasını istedi. Baba Budd’da bu sayede oğlunun yeni işvereni ile tanışma ve konuşma fırsatı buldu. Babalarını oldukça mutlu eden türden bir muhabbet ortamı oluşmuştu. Frank nazik ve müşfik bir adamdı ve coşkuyla yirmi dönüm tarlasını, arkadaş canlısı yardımcılarını, doğal ve basit, ama mutlu çiftlik hayatını anlatıyordu. Baba Budd oğlunun ihtiyacı olan şeyin de bu olduğunu biliyordu. Evin reisi Albert Budd bir hayat sigortası satıcısıydı, hep sakin, uysal ve düzenli bir insandı. Yaşlı adamın kırışık takımının görünümü hiç hoşuna gitmemişti ama genel havası güven verici ve kibardı. Yemeğe oturduklarında kapıdan içeri şarkı mırıldanan sevimli küçük bir kız geldi, bu 10 yaşındaki Gracie’ydi. Büyük kahverengi gözleri ve koyu kahverengi saçı, açık renk teni ve pembe dudaklarıyla güzel bir tezat oluşturuyordu, ilerde çok can yakacak bir kız olacağı belliydi. Kiliseden geliyordu ve üzerinde pazar kıyafeti vardı: Beyaz ipek elbise, beyaz kısa çorap ve boynunda inciden bir kolye… Bu halde yaşından daha büyük gösteriyordu.

Frank Howard; onunla karşılaşan hemen hemen her erkek gibi uzunca bir süre ondan gözlerini alamadı. “Bakalım hesabın ne kadar iyi” diyerek ona kalınca bir deste para verdi. Budd Ailesi adamın üzerinde bu kadar para taşımasından etkilenmişti. “92 Dolar ve 50 Cent” diyerek Gracie parayı iade etti. “Ne kadar parlak bir çocuk” diyen Howard, kendine ve kız kardeşi Beatrice’e şeker alması için Gracie’ye 50 cent verdi. Howard onlara akşama doğru uğrayıp Edward ve Willie’yi alacağını söyledi ama önce şehire inmesi gerekiyordu. Kız kardeşinin çocuklarından birinin doğum günü partisi vardı. Gençlere sinemaya gitmeleri için 2′şer dolar verdi. Tam çıkmak üzereyken, yeğeninin doğum gününe Gracie’yi de davet etti. Ona iyi bakacağını ve akşam 9′dan önce eve döneceklerini söyledi. Delia kız kardeşinin nerede oturduğunu sordu, Columbus’ta 137. caddede diye adres aldı. Tam emin olamıyordu ve yollamak konusunda kararsızdı ki, babası kız için iyi olacağını söyledi.

grace-budd-foto2

“Bırak zavallı kız gitsin, eğlenmek için çok fırsatı olmuyor…” Delia, Gracie’ye en iyi mantosunu giydirdi ve gri çizgili şapkasını taktı. Onları kapının önüne kadar geçirdi ve yürüyerek gözden kaybolmalarını izledi. O gece ne Frank Howards’dan ne de Gracie’den bir iz yoktu. Uykusuz ve habersiz geçen korkunç bir geceden sonra genç Edward karakola kız kardeşinin kaybolduğunu bildirmeye gitti.

GRİ ADAM
“En kötü kısmı, verdiği adresin yanlış olmasıydı”, dedi polis memuru Samuel Dribber. O nazik adam bir dolandırıcıydı. Ne Frank Howard diye biri vardı ne de Farmingdale, Long Island’da bir çiftlik. Hiç biri doğru değildi. Standart araştırmalar başlatıldı. Anlattığı her şeyi tek tek kontrol ettiler. Hatta Budd ailesinden ellerindeki sabıkalıların, sübyancıların ve ruh hastalarının fotoğraflarına bakmaları istendi. Bir sonuca varılamadı. Gracie’den bir iz yoktu. 7 Haziran’da New York polisi ülkedeki her karakola üzerinde Gracie’nin resmi ve “Frank Howard”ın tanımı olan 1000 tane el ilanı yolladı. Bu kampanya ve yerel duyurular sonucunda, Gracie’yi gördüğünü iddia edenler ve ihbar mektupları furyası yaşandı. Bu davaya atanmış 20′den fazla dedektif bu ihbarların her birini ipucu olasılığı için araştırdı. Aralarında bazıları gerçeklere dayanıyordu. Sonunda polis el yazması bir notun Budd Ailesine yollandığı Western Union ofisini ve gönderilen notu buldu. Yazısına ve gramerine bakılarak, “Howard”ın eğitim almış kibar bir kişi olduğu anlaşılıyordu. Aynı zamanda hediye götürdüğü süzme peyniri de nereden aldığı belirlendi, her iki adres de Doğu Harlem’deydi. Artık araştırmalarını yoğunlaştırabilecekleri bir bölge vardı.

New York polisi çocuk kaçırmalarına yabancı değildi. Hatta bir yıl önce bu olayla hemen hemen aynı başka bir olay daha vardı. 11 Şubat 1927′de 4 yaşındaki Billy Gaffney kapının önünde komşusu olan 3 yaşındaki arkadaşıyla oynuyordu. Bill’in 12 yaşındaki ablası bir yandan evde uyuyan küçük kız kardeşine göz kulak oluyor, bir yandan da sokakta oynayan bu iki çocuğa dikkat ediyordu. Evde uyuyan kız kardeşi ağlamaya başlayınca sokaktaki çocukların yanlarından ayrılıp eve girdi, geri döndüğünde ufaklıklar yerlerinde yoktu. Derhal genç Billy’nin babasına haber verdi ve beraber çocukları aramaya başladılar. Babası sonunda oğlunu karşı apartmanın en üst katında buldu, tek başına çatıdan iniyordu. Billy Gaffney’in nerede olduğu sorusu üzerine,  “Onu öcü aldı” diye cevap verdi küçük çocuk.

albert-fish-06

Ertesi gün bir sürü dedektif gelip olayı araştırmaya başladıklarında kimse 3 yaşındaki tanığın bu basit sözlerini dikkate almadı. Polis çocuğun etraftaki terk edilmiş fabrikalardan birine girdiğini veya daha kötüsü bir kaç blok ötedeki Gowanus kanalına düşmüş olabileceğini düşünüyordu. Kanal kurutuldu ve arandı ama Billy’den hiç bir iz yoktu. Sonunda polislerden biri küçüğü dinleyip ondan “öcü adam”ın tarifini aldı. Zayıf, yaşlıca, gri saçlı ve gri bıyıklı bir adam. Ama polis yine bu tanımın üzerinde çok durmadı ve bir yıl sonraki Gracie olayında olduğu gibi  “Gri Adam” ile hiç bir bağlantı kuramadılar.

Temmuz 1924′de, 8 yaşındaki Francis McDonnell, Staten Island’da ki Charlton Woods mahallesinde evinin önünde oynuyordu. Annesi de onun yakınında oturuyor ve hem ona hem ufak kızına bakıyordu. Anne, sıska ve yaşlıca bir adamın uzakta caddenin ortasında durduğunu gördü. Yumruklarını sıkıp sıkıp gevşeten bu tuhaf kılıklı yabancı yaşlı adama bakmaya başladı. Adam kendi kendine konuşuyordu, sonra şapkasına dokunarak kadına selam verdi ve gitti. Öğleden sonra aynı bölgede bu garip yaşlı adam tekrar ortaya çıktı. Francis’i ve arkadaşlarını futbol oynarken seyrettiği görülmüştü. Francis’i yanına çağırmıştı, diğer çocuklar oyuna devam ediyorlardı. Bir kaç dakika sonra yaşlı adam ve Francis ortadan kaybolmuşlardı. Bir komşu daha sonra Francis’e benzeyen bir çocuğun yaşlıca, gri saçlı bir adamla yakınlıktaki ağaçlığa girerken gördüğünü söyledi. Francis’in ortadan kaybolması akşam yemeğine kadar fark edilmedi. Polis olan babası bir arama ekibi kurdu. Çok geçmeden oğlanı ağaçlıkta birkaç dalın altında buldular. Korkunç bir şekilde tecavüz edilmişti, kıyafetleri parçalanmış, elleri ve ayakları çorap lastiği ile bağlanmıştı. Zavallı çocuk öyle bir şiddetle dövülmüştü ki, katilin yanında bir suç ortağı olduğunu ve bu suçu beraber işlediklerini düşünmüşlerdi.  Kısa zamanda Manhattan’ın parmak izi uzmanları ve fotoğrafçıları ve buna ilaveten 250 polis memuru bu davaya atandı. Büyük insan avında onlarca şüphelinin ifadesi alındı ama hiçbiri gri saçlı, gri bıyıklı yaşlı adama benzemiyordu.

albert-fish-04

Yüzü Francis’in annesi Anna McDonnel’ın kafasına kazınmıştı: “Yolun karşısından çarpık çurpuk yürüyerek geliyordu, kendi kendine konuşuyor ve elleriyle tuhaf hareketler yapıyordu. O elleri hiç unutmayacağım, o ellere bakarken tüylerim diken diken olmuştu… Garip bir şekilde açıp kapıyordu, açıp kapıyordu, açıp kapıyordu. O’nu Francis ve diğerlerine bakarken gördüm. Seyrek gri saçlarını, sarkık gri bıyıklarını gördüm. Her şeyi gri ve solmuş görünüyordu.” Polisin büyük çabalarına karşılık “Gri Adam” sanki ortadan kaybolmuştu.

SADİST BİR  MEKTUP ve YAKALANIŞ
Kasım 1934′de, Budd davası resmi olarak hala açıktı ama kimse gerçekten çözüleceğine inanmıyordu. Sadece bir kişi! Dedektif William F. King davayı araştırmaya devam etti. Arada sırada gazeteci Walter Winchell’la olayın kapanacağına dair sahte bir ipucu sızdırıyorlardı basına. Winchell da bu aldatmacayı sürdürerek: “Gracie Budd gizemini inceledim. Altı yıl önce kaçırıldığında 8 yaşındaydı. Ve büyük ihtimalle diyebiliriz ki kayıp insan bölümü 4 hafta sonra bu davayı kapatacaktır, veya kapatılacağı bekleniyor.” diye yazmıştı köşesine. 10 gün sonra Delia Budd’a bir mektup geldi. Ama eğitimi yetersiz olduğu için kendi okuyamadı ve okuması için oğluna verdi. Edward mektubu okur okumaz fırlayıp dedektif King’i bulmaya gitti. Mektup tek kelimeyle dehşet vericiydi:

“Sevgili Bayan Budd,
1894′de bir arkadaşım Steamer Tacoma adlı bir gemide tayfa olarak çalışıyordu. San Fransisco’dan Hong Kong’a sefer yapıyorlardı. Oraya vardıkarında karaya çıkmış ve içip, sızmışlar. Uyanıp limana gittiklerinde, gemi çoktan hareket etmişti. O yıllarda Çin’de açlık krizi vardı. Etin her türlüsü 1-3 $ dan satılıyordu. Açlık ve acı o kadar büyüktü ki en fakir aileler arasında, diğerlerini kurtarmak için 12 yaşın altındaki çocukları yiyecek olarak satıyorlardı. 14 yaşın altındaki hiçbir kız veya erkek çocuk sokaklarda güvende değildi. İstediğin kasabaya gidip pirzola veya biftek alabilirdin. Çıplak çocuk bedeninin parçalarını getirip hangi bölümü istersen kesip veriyorlardı. Özellikle de kıçları dana bonfile gibi en pahalı fiyata satılıyordu, çünkü en lezzetli kısmı orasıydı. John orada o kadar uzun kaldı ki, insan etinin tadına karşı bir beğeni kazandı. New York’a döndükten sonra biri 7 biri 11 yaşında iki erkek çocuk kaçırdı. Onları eve götürüp soydu, bağladı ve bir dolaba kapattı. Günde bir kaç kez, hatta bazen geceleri, etleri yumuşak ve lezzetli olsun diye onları sopayla dövüyordu, işkence ediyordu. Önce 11 yaşındakini öldürdü çünkü kıçı daha büyük ve tabi ki eti daha fazlaydı. Kafası, sindirim sistemi ve kemikleri hariç her bir parçasını pişirip yedi. Onu fırında kızarttı (Bütün kıçını), haşladı, yağda kızarttı, ızgara ve güveç yaptı. Küçük oğlan da aynı kadere uğradı. O sıralarda ben 409 E 100 St. da oturuyordum, hemen yan komşusu olarak. Bana insan etinin ne kadar lezzetli olduğunu o kadar çok anlattı ki, sonunda ben de denemeye karar verdim. 3 Haziran 1928 Pazar günü sizi aradım ve geldim. Size süzme peyniri ve çilek getirdim. Öğle yemeği yedik. Grace kucağımda oturdu ve beni öptü. O zaman onu yemeye karar vermiştim.

O’nu parti bahanesiyle götürecektim ve sen “evet gidebilir” dedin. O’nu Wenchester’daki daha önceden seçtiğim boş bir eve götürdüm. Oraya vardığımızda ona dışarıda beklemesini söyledim, o da kır çiçekleri toplamaya başladı. Üst kata çıktım ve bütün kıyafetlerimi çıkardım, çünkü çıkarmazsam kan olabilirlerdi. Hazır olduğum zaman camdan onu çağırdım ve gelene kadar bir dolaba saklanıp bekledim. Beni çırılçıplak gördüğü zaman bağırmaya başladı ve merdivenlerden aşağı kaçmaya çalıştı. O’nu yakaladım, beni annesine söyleyeceğini söyledi. Önce onu soydum. Nasıl da tekmeledi, ısırdı ve tırmaladı. O’nu ölene kadar boğdum, sonra da etini odama taşıyabilmek için küçük parçalara ayırdım ve pişirip yedim. Küçük kıçı fırında kızardıktan sonra nasıl da lezzetli ve yumuşak olmuştu. Bütün vücudu bitirmem 9 günümü aldı. Onu becermedim, isteseydim yapabilirdim. Bakire olarak öldü.”

Kimse bu mektubun gerçek olduğuna inanmak istemiyordu. Sadist ve sapık bir ruh hastasının sanrıları gibiydi bunlar. Ama Dedektif King, aile ile tanışma konusundaki yazılan detayların gerçek olduğunu biliyordu. Adamın el yazısı da 6 yıl önce yaşlı adamın Western Union’da yazdığı nottaki el yazısıyla aynıydı.

Bu mektubun üzerinde önemli deliller vardı, üzerindeki N.Y.P.C.B.A. amblemi New York Özel Şöförler Yardımsever Derneğine aitti. Dernek başkanının yardımıyla üyeler arasında bir acil durum toplantısı yapıldı. Aynı zamanda polis başvuruları inceliyor ve el yazısını karşılaştırıyordu. Detektif King el yazısı tutmayanlardan dernek kağıtlarından alanları bildirmelerini istedi. Genç bir hizmetli öne gelerek kendisinin dernek kağıt ve zarflarından aldığını ama onları taşındığı eski dairesinde bıraktığını söyledi. Adresi alan polisler oraya gittiğinde ev sahibi olan bayanla karşılaştı ve tarif ettikleri kişinin gerçekten orada aylarca kaldığını ama birkaç gün önce ayrıldığını öğrendiler. Bu eski kiracı kendini Albert H. Fish olarak tanıtmıştı. Hatta ayrılırken Kuzey Carolina’da ki Civilian Conservation Corps’ta çalışan oğlundan bir mektup beklediğini, mümkünse onun için saklamasını, gelip alacağını söylemişti. Oğlu yaşlı adama düzenli olarak para gönderiyordu. Sonunda bölge postanesine gerçekten Albert Fish adına bir mektup gelmişti ama Fish eski ev sahibini hiç aramamıştı. Polis onu bir şekilde korkutup kaçırdığını düşünmeye başladı. Sonunda 13 Aralık 1934′de ev sahibi büyük bir panik ile polisi aradı ve Albert Fish’in mektuplarına bakmak için daireye geldiğini söyledi. Dedektif King geldiği sırada, yaşlı adam oturmuş bir fincan çay içiyordu. Fish ayağa kalktı ve King ona Albert Fish olup olmadığını sordu. Birden Fish elini cebine attı, bir ustura çıkardı. King öfkeyle atlayarak Fish’in elini sertçe yakaladı, usturayı alarak O’nu saf dışı bıraktı. Sadist katil sonunda yakalanmıştı.

albert-fish-dedektif-kingAlbert Fish ve onu yalayan Dedektif William King

İTİRAFLAR
Albert Fish´in itirafları birçok savcı ve psikyatrist tarafından dinlendi. İyice düzeltilmiş haliyle gazetelerde çıktı. Sapık ve ahlaksız bir beynin içinde bir yolculuktu. Önceleri inanılmaz geliyordu, ama zamanla tüm detaylar yerine oturmaya başladı. Olay, adamın ne kadar yaşlı ve zararsız göründüğü dikkat çektikçe, iyice şaşırtıyordu. Kambur ve güçsüz duran, 65 kilo ve 1.65 boylarında bir adamdı sadece.

İlk itirafları dedektif King aldı. Fish ilk olarak 1928 yazında O’na “Kana susuzluğunun”, öldürme isteğinin onu ele geçirdiğini söyledi. Edward’ın gazetedeki ilanına cevap verdiği zaman asıl istediği o gençti, Grace değil. Aslında Edward’ı uzak bir yere çekip, bağlayıp, penisini kesip, orada kanamadan ölmesi için bırakmak istemişti. Evi ilk ziyaretinden sonra gençleri öldürmek için ihtiyacı olan malzemeleri temin etmişti. Satır, testere ve kasap bıçağı. Eve ikinci ve son kez gelmeden önce bu cinayet aletlerini bir çantada gazete dükkanına bırakmıştı. Fish kendini, tam bir erişkin olan iri yarı Edward ve arkadaşı Willie’yi alt edebileceğine inandırmıştı. Bu konuda yeterince tecrübesi vardı. Ancak Grace’yi gördüğü zaman fikrini ve planını değiştirdi. Şimdi mutlaka öldürmek istediği kişi oydu. Bir şeyden şüphelenmeyen Grace ile gazete dükkanına geri döndü ve malzemelerle dolu çantasını aldı. Sonra Bronx’a giden bir trene bindiler. Oradan da Worthington, Winchester’e aktarma yaptılar. Grace için sadece gidiş bilet alınmıştı. Kız tren yolculuğundan büyülenmişti. Sadece iki kere şehire inmişti. Bu onun için harika bir zevkti. Fish dehşet dolu planına o kadar gömülmüştü ki, Worthington durağında, malzeme çantasını trende unuttu. Ne trajikomiktir ki zavallı Grace bunu farketti ve hatırlattı. Ormanlık kesime doğru uzunca bir süre yürüdüler ve ağaçlar altındaki iki katlı Wysteria Evine ulaştılar. Grace kendisini dışarıda çiçek toplayarak oyalarken Fish yukarı çıkıp soyunmuştu. Malzemelerini çantadan çıkartıp hazırladı. Sonra Grace’yi yukarı çağırdı. Kız elinde buket yaptığı kır çiçekleriyle eve girdi ve yukarı çıktı. Yaşlı adamı çıplak görünce anne! diye bağırdı ve kaçmaya çalıştı. Ama Fish onu yakaladı ve boğarak öldürdü. O’nu boğarken cinsel açıdan bir zevk alıyordu. Küçük kız öldükten sonra kafasını eski bir boya tenekesinin üstünde kesip, kanın neredeyse tamamını tenekeye akıtmıştı. Sonra bu kanı arka bahçeye döktü. Kafasız vücudu soydu, kasap bıçağı ve satır ile ikiye ayırdı. Bazı bölümlerini gazeteye sarıp yanına aldı, gerisini de evde bıraktı. Birkaç gün sonra dönüp, malzemelerini ve vücuttan geri kalanları arka bahçedeki duvarın arkasına attı. Bu itiraflardan sonra detektif King son bir soru sordu:

albert-fish-evFish’in Grace Budd’ı Öldürdüğü Ev

“Bu korkunç şeyleri yapmana ne sebep oldu ?”
Fish: “Biliyorsun, bunun için bir sebep gösteremem” diye cevap verdi.
Yüzbaşı John Stein, aileye o iğrenç mektubu niye yazdığını sorduğunda, yine bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi “İçimde bir yazma tutkusu vardı.”

O gün polis Wisteria evine gitti ve Gracie´den geriye kalanları buldu. Fish yanlarında duruyordu ama hiçbir duygusal tepki göstermiyordu. O gece saat 22.00′da Fish, bölge savcısı P. Francis Marro tarafından sorguya çekildi. Marro, Fish’e Gracie’yi neden öldürdüğünü sorduğunda, “Kana susadığını” ve bu susuzluğun onu ele geçirdiğini söyledi. Olay bittikten sonra pişman olduğunu söyledi ve  “Geri kalan hayatımı bir yarım saat için vermeye hazırdım, eğer yaptıklarımı geri alabilseydim” dedi.

Marro tecavüz edip etmediğini sorduğunda, sertçe “Aklımdan bile geçmedi” dedi. Mektupda bahsedilen yamyamlık konusunda ise ne polis herhangi birşey sordu ne de Fish bu konudan bahsetti. Polis bunun gerçek olamayacak kadar çılgınca ve saçma olduğuna karar vermiş olmalıydı. Veya bu konu gündeme gelirse savunmanın davayı, “akıl sağlığı yerinde olmadığı” nedeniyle düşürmek isteyeceğini tahmin ediyorlardı. Albert Fish’in yakalanması ertesi gün gazetelere çıkmıştı ve bir gazeteci ordusunu Budd Ailesinin evine çekmişti. Aynı gün Detektif King, Bayan Budd ve oğlu Edward’ı adamı teşhis etmeleri için karakola getirdi. Edward adamı teşhis etmekten fazlasını yaptı. Kendini adamın üzerine attı

“Seni yaşlı piç! Pis O. çocuğu!”
Bayan Budd Fish’in soğukkanlılığı karşısında şaşırmıştı,
“Beni tanımadın mı?” diye sordu.
“Elbette” dedi Fish “Sen Bayan Budd’sın”
“Ve sen evime misafir olarak gelip, kızımı kaçıran adamsın” dedi gözyaşları içinde.

Albert Fish’in polislere yabancı olmaması çok şaşırtmadı. Sabıka kaydı büyük çapta hırsızlık yapmaktan tutuklandığı 1903′e kadar uzanıyordu. O zamandan beri müstehcen mektuplar yazma ve küçük çapta hırsızlık gibi ufak tefek suçlardan 6 kere tutuklanmıştı. Bunların yarısı Gracie’nin kaçırılması dönemine rastlıyordu. Ama her seferinde davalar düştü. Çok kez de akıl hastanesine yatmıştı.

albert-fish-02

Geçmişi sorulduğunda; “19 Mayıs 1870 Washington doğumluyum. Babam Kaptan Randall Fish’di, 32.dereceden Mason. Meclis mezarlığında yatıyor. Potamoc Nehri gemisi kaptanıydı. D.C. ile Virginia Marshall Hall arası çalışıyordu. 15 Ekim 1875 de öldü, beni de St.John yetimhanesine yerleştirdiler. Dokuz yaşıma gelene kadar oradaydım. Ve benim doğrulardan sapmam o zaman başladı. Acımasızca kamçılanırdık orada. Yapmamaları gereken şeyler yapan çok erkek çocuk vardı. Koroda sopranoydum 1880-1884 arası. Sonra New York’a geldim. İyi bir boyacıydım, iç mekanlar veya her yer konusunda.”

“Bir daire tuttum ve annemi yanıma aldım. 76 Batı 101. caddede oturuyorduk, karımla da oradayken tanıştık. Eşim altı çocuğumuz doğduktan sonra beni terk etti. Bütün mobilyaları aldı ve çocukların üzerinde yatabileceği bir minder bile bırakmadı. Hala çocuklarım için endişeleniyorum. Yaşları 21 ile 35 arası değişiyor. Yaşlı babalarını hapishande bir kez olsun ziyarete gelmediler.”

Albert Fish hem Manhattan hem de Wetchester’da suçlandı. Önce Wetchester’da birinci dereceden cinayet sonra da Manhattan’da çocuk kaçırmadan dava edildi. Bu arada polis gerçekten büyük bir ilerleme kaydetti. Brooklyn tramvayının batmanı Fish’in resmini gazetede gördüğünü ve onu 11 Şubat 1927′de kucağındaki küçük çocuğu susturmaya çalışan sinirli adam olduğunu hatırladı. Joseph Meehan, emekli batman, ikisini dikkatle izlemişti. Çünkü çocuğun üstünde bir mont bile yoktu. Annesini isteyerek ağlıyordu ve adamın elinde tramvayın içinde sürükleniyordu. Bu çocuğun kaçırılmış Billy Gaffney olduğu ortaya çıktı. Eninde sonunda Fish, Billy Gaffney’e yaptığı ağıza alınmayacak şeyleri de itiraf etti.

“O’nu Riker Caddesinde boş duran bir eve götürdüm. Kaçırdığım yere çok uzak değil. Onu soydum ve elleriye ayaklarını bağladım, ağzını da çöpten aldığım kirli bir gazete parçasıyla tıkadım. Sonra kıyafetlerini yaktım. Gece 2 de tramvayla 59. caddeye geldim ve oradan eve yürüdüm. Ertesi gün öğlen 2 gibi, aletler aldım. Güzel dokuz uçlu bir kamçı, ev yapımı ve kısa saplı. Bir tane kemerimi ortadan ikiye kestim ve uçlarını da altı adet 20 santimlik parçalara ayırdım. Çıplak kıçından kan akana kadar bunun ikisiyle onu kamçıladım. Kulaklarını ve burnunu kestim, ağzını bir kulaktan diğerine kadar yardım. Gözlerini oydum. O zaman öldü. Sonra bıçağı karnına batırdım ve ağzımı dayayıp akan kanını içtim. 4 eski patates çuvalı aldım ve biraz taş topladım. Bir çanta vardı yanımda, kulaklarını, burnunu ve göbeğinden birkaç dilimi bunun içine koydum. Sonra bedenini karnından ikiye ayırdım. Bacaklarını, kalçasının 5 santim altından ayırdım, bunları da çantaya koydum. Kafasını, ayaklarını, kollarını ve dizlerinden aşağısını kestim. Bunları çuvala koydum ve taşlarla ağırlaştırdıktan sonra Kuzey Beach’in ilerisindeki çamurlu sulara attım. Etlerle eve geldim. En sevdiğim vücudun ön kısmı elimdeydi şimdi. Penisi, testisleri ve güzel yağlı kıçı. Bunları fırında kızartıp yiyecektim. Kulakları, burnu ve yüzü ile karnının geri kalan kısımlarıyla da güveç yaptım. İçine soğan, havuç, şalgam, pırasa, tuz ve biber ekledim. Bayağı lezzetliydi. Sonra kalçasının iki tarafını açtım, aletini ve testislerini kestim ve yıkadım önce. Poposunun her yanağının üzerine domuz pastırması koydum ve fırına verdim. Sonra 4 tane soğan hazırladım. Et 15 dakika pişince, üstüne sos için yarım litre su ve soğanları ekledim. Yemeğin güzel ve sulu olması için aralıklarla tahta kaşıkla üzerini yağladım. 2 saat içinde güzelce kızarmıştı, içi de pişmişti. Şimdiye kadar hiç bunun yarısı kadar bile lezzetli bir şey yememiştim, hindi bile. Her lokmasını zevkle yedim ve tamamı 4 günde bitti. Hayaları da çok güzeldi ama penisini çiğneyemediğim için tuvalete attım.”

albert-fish-03

Günler sonra Staten adalarından bir adam gelip, Fish’i tanıdığını söyledi. 8 yaşındaki kızını yakındaki ormana çekmeye çalışmıştı. Aynı ormanlıkta Francis O’Donnel 3 gün sonra öldürülmüştü (1924). Şimdi gençliğinde olan kız, onu hücresinde görünce tanıdı. “Gri Adam” bulunmuştu. Fish’in aynı zamanda 1932′de 15 yaşındaki Mary O’Connor cinayetiyle de bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Kızın çürümüş cesedi Fish’in boyadığı bir evin yakınında ormanda bulundu. Değişik eyaletlerde bu kadar farklı suçlama olmasından dolayı, serbest bırakılması olası değildi. İdamdan kurtulmasının tek yolu ise adli psikiyatristlerin veya psikologların onu deli ilan etmeleriydi.

AKIL HASTALIKLARI UZMANLARI
Dr. Frederic Wertham “The Show Of Violence” (Şiddet Gösterisi) adlı kitabında Albert Fish’le tanışmasını anlatıyor. Adamın ne kadar uysal, kibar, yardımsever ve terbiyeli olması karşısında şaşkınlığa düşmüştü. “Çocuklarını emanet edecek birini arıyorsan, onu seçerdin.” diyordu hatta. Fish’in bulunduğu durum karşısındaki tavrı kendini tamamen soyutlamaktı. “Yaşamak için bir isteğim yok, öldürülmek için bir isteğim yok. İkisi de benim için fark etmiyor. Tamamen haklı olduğumu düşünmüyorum.” Dr. Wertham bununla deli olduğunu mu kastettiğini sorunca, “Tam olarak değil, ben kendimi hiç anlayamadım.”

Fish’in ailesinde psikozların cirit attığı ortaya çıktı.
Amcası dini bir psikoz yaşıyordu ve bir akıl hastanesinde öldü. Bir üvey erkek kardeşi aynı şekilde bir tımarhanede öldü. Bir kardeşi gerizekalıydı ve hidrosefaliden öldü. Annesinin de biraz tuhaf olduğu söyleniyor ve bazı şeyler görüp duyduğunu iddia ediyordu. Bir halasının tamamen delirmiş olduğu biliniyor. Bir erkek kardeşi alkolikti. Bir kız kardeşi de zihinsel acı, melankoli çekiyordu.

Gerçek adının Hamilton Fish olduğunu söyledi, Başkan’ın genel sekreteri olan uzak bir akrabasına ithafen. Bu isim yüzünden alay konusu olmaktan bıktığı için Albert ismini almış. 26 yaşında, 19 yaşındaki bir kızla evlenip 6 çocuk sahibi oldu. En genç olanı 3 yaşına geldiğinde, karısı başka bir adamla kaçtı ve Fish’i çocukların yetiştirilmesiyle yalnız bıraktı. Bunun üzerine 3 kere daha evlendi ama hiçbiri resmi değildi çünkü ilk karısından hiç boşanmamıştı. Dr.Wertham, Fish’in sapıklığının psikyatri ve suç tarihinde eşine rastlanmadığını belirtiyor: “Çocuklara, özellikle erkek çocuklarına yöneltilmiş sado-mazoşizm, Fish’in cinsel gelişimine daha doğrusu gerilemesine önderlik ediyordu.”

Fish: “Başkalarına ve hatta kendime acı çektirme arzusu vardı hep içimde. Canımı yakan her şeyden zevk alıyor gibiydim.” diyordu. Fish her türlü salgı ve dışkı ile deney yapmış, alkole batırılmış pamukları makatından sokup ateşe vermişti. Bunu kurbanı olan çocuklara da yaptığı biliniyordu. Fish, Wertham’a yaptığı en az yüz çocuk avını da itiraf etti, onları para veya şekerle kandırıyordu. Genelde afro-amerikan ırktan çocukları seçiyordu, çünkü polisin onların kayıp veya kaçırılmış olmasına daha az dikkat edeceğine inanıyordu. Asla aynı mahalleye dönmüyordu. Farklı 23 eyalette yaşamış ve her birinde en az 1 çocuk öldürmüş olduğunu söylüyordu. Bazen de boyacılık yaptığı yerlerde çocuk cinayetiyle veya taciziyle ilgisi olduğu düşünüldüğü için işini kaybediyordu. Bazen de içinde müstehcen mektuplar yazmak için bir baskı, bir zorlayıcı duygu oluşuyordu ve o da sık sık yazıyordu. Dr. Wertham’a göre “Tipik, bir insanın fantezilerini ve düşlerini anlattığı türden mektuplar değildi bunlar. Bunlar içinden gelen davranışları başkalarının da uygulayabilmesi için ve beraber yapmak için teklifler, şekilli ve ayrıntılı anlatımlardı.” Aslında psikyatrist, Fish’in bazı konularda yalan söylediğine inanıyordu, özellikle de acı çekmek için kendi kendine makat ve hayaları arasına iğne batırması konusunda şüpheleri vardı.

albert-fish-rontgen

“Bunu başkalarına, yani çocuklara da yaptığını anlattı. Önceleri bu iğneleri batırıp batırıp çıkartıyordu. Ama zamanla bazılarını o kadar derine batırmıştı ki, çıkartamamıştı.” Doktorun yaptığı röntgen muayenesi sonucunda o bölgede 29 iğne bulununca, şüpheler ortadan kalktı. 25 yaşından itibaren halüsinasyon ve hayaller görmeye başlamıştı. İsa ve meleklerini gördüğünü sanıyordu. Kendini dini hayallere kaptırmıştı. Günahlardan ve yaptığı haksızlıklardan arınmak için, acı çekmesi gerektiğine, kendini cezalandırması gerektiğine ve insan kurban etmesi gerektiğine inanıyordu. Kendi cümlelerini, incilden cümlelerle birleştirip, sonu gelmeyen alıntılarla kendini haklı çıkartmaya çalışıyordu. Fish tanrının ondan işkence etmesini ve erkek çocuklarını iğdiş etmesini beklediğine inanıyordu ve bunu da birçok çocuğa yapmıştı. Wertham, Fish’in Billy Gaffney’in vücuduna yaptıklarını anlattıkça, dehşete düşüyordu. “Yaptıklarını her ayrıntısına kadar anlattığı sıradaki akli durumu kendine özgü ve tuhaf bir karışımdı. Olayları sıradan bir şeymiş gibi anlatıyordu, sanki bir ev kadınının yemek tarifi vermesi gibi… Ama yüz ifadesi ve ses tonu bir nevi tatmin olma ve kendinden geçme yansıtıyordu. Kendime şunu dedim: Tıbbi veya adli delilik sınırlarını nereye koyarsanız koyun, bu adam onların çok ötesinde.”

Fish’in dini psikozlar çektiği sadece Dr.Wertham’ın fikri değildi. Fish’in çocukları onu çıplak vücudundan kan çıkana kadar, çivi batırılmış bir kürekle kendine vurduğunu seyretmişti. Aynı şekilde yalnız tek başına bir tepeye çıktığını, ellerini havaya açıp, “Ben İsa’yım!” diye bağırdığını söylüyorlardı. Fish: “Yaptığım doğru olmalıydı, eğer yanlış bir şey yapıyor olsaydım, bir melek beni durdururdu, Hz.İbrahim’i kendi oğlunu kurban etmeden durdurduğu gibi…”dedi. Dr.Wertham ve savunmanın doktoru, Fish’in kesinlikle akli dengesinin yerinde olmadığını savunuyordu. “Kişiliği içe dönük ve son derecede çocuksu. Anormal ruhi görünümünü ve hastalığını Paranoyak Psikoz olarak tanımlayabilirim. Fish hayaller görüyordu ve cezalandırma, günah, kefaret ödeme, din, işkence, kendini cezalandırma fikirleriyle aklını bozmuştu. Çarpık, isterseniz çılgınca deyin, bir doğru ve yanlış tanımı var. Bunu kıyaslama şekli de, yanlış bir şey yapsaydı, İbrahim’in durdurulduğu gibi bir melek tarafından durdurulacağı inancıydı.”

Wertham gerçekten de 15 çocuğu öldürdüğüne ve başka yüzlercesini taciz ettiğine inanıyordu. Diğer iki doktor da Fish’in aklı dengesinin yerinde olmadığını söylüyordu. Savcılığın çağırdığı 4 psikyatrist ise Fish’in akli dengesinin yerinde olduğunu savunuyordu. Fish’in bir ara gözlem için yattığı akıl hastanesinin müdürü ve bu doktorların başı da O’nu zararsız ve aklı başında olarak tanımlamıştı, bu dönemde Budd cinayetini ve birkaç başka cinayet daha işlemiş bulunuyordu.

albert-fish-05

DURUŞMA
Albert Fish’in Grace Budd’ı kasıtlı olarak öldürmekten yargılanması 11 Mart 1935, Pazartesi günü White Plains’de Hakim Frederick P. Close’un yönetiminde başladı. Bölge baş savcısı Elbert F. Gallagher davacı taraf, savunma avukatı James Dempsey savunmadaydı. Dempsey, Bellevue Hastanesinin yeterliliğini sorgulamayı düşünüyordu, çünkü onlar Fish’i 1930’da akli dengesi yerinde diye taburcu etmişlerdi. Aynı şekilde Fish’in klasik boyacı hastalığı olarak da bilinen “Kurşun Sancıları” denilen bir akıl hastalığına yakalanmış olduğunu ispatlamaya çalışacaktı. Baş savcı Gallagher’ in ana stratejisi duruşmanın başında özetlenmişti:

“Bu davada ya deli katil, ya da aklı başında olma durumu var.” Fish adli olarak da akli dengesi yerinde, doğru ve yanlış farkını ve davranışlarının kaynağını ve niteliğini biliyordu. Akli durumunda bir kusur yok. Yaşına göre olağanüstü bir hafızası var. Etrafında olan biten olayların tamamen farkında. Akli gerileme veya bozukluk söz konusu değil. Ama cinsel tercihleri kesinlikle anormal, tıbbi açıdan cinsel sapık veya cinsel psikopat olarak sayılabilir. 3 Haziran 1928′de küçük kızı evinden kaçırması, cinayet aletlerini önceden hazırlaması, onu Westchester Eyaletine getirmesi, ormanlıkla çevrili boş eve sokması. Bunların hepsinin yanlış olduğunu biliyordu ama yine de yaptı. Akli durumu kesinlikle yerindedir ve yaptıklarının cezasını çekmelidir.”

albert-fish-durusma

Savunma avukatı Dempsey Fish’in sıradışı hayatının, kendini iğneli bir kürekle kamçılamasının ve iğneler sokmasının üzerinde yoğunlaştı. Sonra da Fish’in babalık yeteneklerini ve çocuklarına olan sevgisini gündeme getirdi. “Bütün yaptığı şiddete, suçlara ve bozuk eğilimlerine rağmen, bu adamın ikinci bir yönü daha var. Çok iyi bi babaydı. Bütün hayatı boyunca asla herhangi bir çocuğuna eli kalkmadı. Her yemeklerinde şükrettiler. 1917′de altı çocuğun en küçüğü 3 yaşındayken, karısı onu terketti. Ve o tarihten, 1928′deki Grace Budd cinayetine kadar o çocuklara hem annelik hem babalık yaptı.” Sözlerini “Çocukları öldürüp yiyen bir insanın nasıl akli dengesi yerinde olabilir, bunu ispatlamak savcılığa düşer” diyerek bitirdi.

Gracie’in ailesi de ifade verdi. Dempsey hem annesi Delia’nın hem de babası Albert’ın, Gracie’nin onunla doğum gününe gitmesine izin vermeleri üzerinde durdu. İfade sırası babasına geldiğinde adam dayanamadı ve yüksek sesle ağlamaya başladı. Duruşmanın 3. günü, savunmanın şiddetli itirazlarına rağmen, Gracie Budd’dan kalanlar mahkemeye delil olarak getirildi. Detektif King’de bunlardan yola çıkarak Gracie Budd’ın nasıl öldürüldüğünü tekrar canlandırıyordu. Sonra Gallagher kutunun içinden kızın küçük kafatasını çıkardı. Çok etkileyici bir andı. Dempsey duruşmanın yanlış yapıldığından dolayı davanın düşmesini istedi.

Akli dengesinin yerinde olmadığını ispatlamak için üzerine en çok gittiği konu yamyamlıktı. Fish’in kızın bedeninin bazı bölümlerini yemesini ispatlamaya çalışacaktı ve bunu da aklı başında kimse yapmazdı. Ama bunu saptama konusunda başarılı olamadı ve Fish’in gerçekten de yaptığını söylediği şeylerin yapıldığını ispatlayamadı. Fish duruşmaya tamamen kayıtsız kalıyordu. Sadece bir ara avukatına yaşamak istediğini, yaşaması gerektiğini söyledi, çünkü “Tanrı’nın hala bana yaptıracağı işler var. ” diyordu.

Dempsey, Fish’in çocuklarını da onun tuhaf davranışlarını anlatmaları için ifade vermeye çağırdı. Kendini kamçılama, kendine iğneler batırma ve dini sanrılarını anlattılar. Ama aynı zamanda onlara hiçbir zaman kötü davranmadığını, tam tersine iyi bir baba olduğunu da söylediler. O’nun garip davranışlarına bir örnek olması için de ondan sürekli müstehcen mektuplar alan bir kadın mahkemeye çağrıldı. Bu sapıkça açıklamalar okunurken bütün kadınlar mahkeme salonunu terk etmişti.

Başka bir savunma tanığı Mary Nicholas’dı. Fish’in 17 yaşındaki üvey kızı, Fish’in kız ve erkek kardeşlerine öğrettiği bir oyunu anlattı.

“Odasına gidip kahverengi erkek mayosunu giyip gelirdi. Yanında bir boya fırçası olurdu. Ellerinin ve dizlerinin üzerine çökerdi. Birimiz onun üzerine ters oturup havaya parmak kaldırırdık. Kaç tane parmak kaldırdığımızı bilmesi gerekiyordu, bilirse vurmazdık. Ama asla bilemezdi, hatta bazen sahip olduğumuzdan daha fazla parmak söylerdi. Eğer bilemezse havaya kaldırdığımız parmak sayısı kadar ona fırçayla vurmamız gerekiyordu. Bazen de boya fırçasının yerini bir saç fırçası alırdı.”

Çocukların önünde tırnak diplerine iğne batırdığı da olurdu. Aslında Dempsey’in savunma doktorlarına karşı bir kozu daha vardı. Dr Charles Lambert, Fish’le 3 saat konuştuktan sonra, onun için  “Psikopat kişilikli bir insan ama psikoz yaşamıyor.” demişti.

Dempsey Lambert’e, “Bu adamın sadece kızı öldürmekle kalmayıp, aynı zamanda yemek için etini kestiğini de düşün. 9 gün boyunca insan eti yiyen bir insana hala psikoz yaşamıyor nasıl denebilir ?” diye sordu.

Lambert, “İnsan yemek zevki için sorumlu tutulamaz, Mr.Dempsey.” dedi.
Dempsey’ın “O zaman bana tecrübelerinize dayanarak insan eti yiyen kaç kişiye rastladığınızı söyleyebilir misiniz ?” diye ısrarı üzerine,
“Hmm, sosyetenin ünlü simalarını tanıyorum… Birini de özellikle iyi biliyorum, ve hepinizin de bildiği gibi kimin salatasına ekleme olduğunu da…” diye ifade verdi. Dempsey’in Fish’in davranışlarında psikoz izleri bulan akıl hastalıkları uzmanlarından birinde şansı daha iyiydi.

Duruşma 10 gün sürdü ama jüri 2 saatten daha az zamanda kararını verdi. “Davalıyı suçlu buluyoruz.” Fish bu durumdan çok memnun değildi, ama elektrikli sandalyeye bağlanacağını duyunca bundan etkilenip heyecanlandı. Bir gazetecinin yazdığına göre “Sulu gözleri birden parladı. Kendine acı ve zevk vermek için kullandığı alevlerin çok daha etkilisiyle yanmak fikri onu cezbetmişti.” Fish jüriye elektrikli sandalye cezasına çarptırıldığı için teşekkür etti. 16 Ocak 1936′da Albert Fish idam edildi.

Korkucu.com için çeviren: Burcu Erbakan
(Lütfen isim ve kaynak göstermeden kullanmayınız, alıntı yapmayınız)

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Murat Özkan

Tüm Yazıları
Korku ile 7 yaşında yanlışlıkla seyrettiği Cannibal Holocaust ve Evil Dead filmleri ile tanışan Murat Özkan 1982 yılında İstanbul’da doğdu. O yaşından beri iflah olmaz bir korku fanatiği olan Murat Özkan, resime ve çizime olan düşkünlüğünü her korku ile birleştirmesinde “psikolojisi bozuk çocuk” muamelesi gördü ama yılmadı. Bu alanda bir çok başarısız site açma girişiminde bulundu. Başarısız oldu çünkü o zamanlarda bu işe her elini attığında “Korku”yu bir öcü ve yasak gibi gören zihniyetle karşılaştı. Yine yılmadı! Bir gün, kendisi gibi çocukluğunda psikopat muamelesi görmüş Yasin Karakaya ile tanıştı ve Korkucu.com sitesinin temelleri o anda atıldı.

Yorumlar (13 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.