Nefes alamadığınızda, çığlık atamazsınız! Anaconda (1997)

ACTUS FIDE

Özel Dosya

BurakBayülgen

20 Mart 2014

0 Adet Yorum

0

ortacag-iskence1

HAYDAR AKIN’IN ESERİ “ORTAÇAĞ AVRUPASI’NDA CADILAR ve CADI AVI”NA GENEL BİR BAKIŞ

“Ortaçağ’ın cadı kimliği Hıristiyanlığın ve feodal mitolojinin bir ürünüdür. Oluşum sürecinde Antikçağ’ın demon kültü, kötü ruhların varlığına olan inanç, Hıristiyanlık öncesi putperest mitleri, kilise babaları ve düşünürlerin kutsal metinlere getirdiği yorumların belirleyici rolü olmuştur.” (Sf. 151)

Haydar Akın’ın kaleme aldığı cadılar ve cadı avı üzerine ilk Türkçe eser olan Ortaçağ Avrupa’sında Cadılar ve Cadı Avı, yukarıdaki ifadeye olan yaklaşımını ilk etapta okuyucuyu siyasal bir gerçeklik üzerine oturtulmuş engizisyon mahkemeleri sürecinde Kilise’nin yasaklama ve ölüm cezası getirmesinden bağımsız tutup bir kimlik yaratma süreci ve eylemlerin kaynaklarıyla baş başa bırakarak belirginleştiriyor.

Cadı kimliğinin folklorik olarak içinin doldurulmasıyla Kilise’nin hangi koşullarda bu kimliğe savaş açtığını belirleyebilmek sanıldığı kadar basit bir sistem değil. Bu nedenle bir kimlik oluşturmak için önce bir eyleme, bir eylem oluşturmak için de eylemin kaynağına ve bu kaynağın Ortaçağ’a gelene kadar ki tüm zaman diliminde; farklı coğrafyalarda farklı uygarlıklar tarafından nasıl ele alındığının genel hatlarıyla işe başlıyor Haydar Akın.

ortacag-iskence2

Ancak büyünün hangi uygarlıklarda nasıl ele alındığından ziyade, büyünün etik bir tabanda nasıl uygulandığı ve sonuçlarının getirdiği yarar ve zararlara odaklanmak bu üç yüz elli yıllık süreci betimlemede daha faydalı. Yani eylemin kendisine, eyleme sebep olan iradeye (özellikle yıkım ve bolluğu yok etmeye) ve sonuçlarına… Bu odaklanma Haydar Akın’ın da tanımladığı modern cadı’yı belirlemede okuyucuya oldukça yarar sağlayacak. Büyünün ak ve kara olmak üzere birbirinden ayrıştırılması, düalist inanç sistemleri; iyi ile kötünün bir arada bulunması ya da iyi ile kötünün birbirleriyle bir bütün içinde savaş halinde olmaları ak da olsa kara da olsa Kilise’nin cadıyı sadece ak olanıyla uğraşıyor diye azat etmesiyle pek mümkün görünmüyor Ortaçağ’da. Çünkü iyi’nin kötü’ye yoğrulması ve kötü’nün iyi’ye dönmesi, birbirleriyle uyum ve zıtlık içinde olsalar da Şeytan’a karşı savaş açmış Kilise’nin himayesinde cadı hep kendisini Şeytan’a satmış yahut teslim etmiş zayıf karakterli bir kadın olarak nitelendiriliyor. Böyle bir durumda geleceğe dair kehanette bulunmak da Tanrı’nın inayetinin dışında tutulduğundan Şeytan ile işbirliğinin bir yolu sayılıyor; bir hükümdarın ölüm tarihini ve galibiyetini bilebilmek gibi siyasi bir boyuta kadar da varıyor.

ortacag-iskence3

Cadı kimliğindeki her türlü tutumun arkasında kırsal kesimin çok büyük bir payı var. İlk başta yaptığımız alıntıya katkı sağlaması açısından Haydar Akın’ın çokça çeşitlendirdiği örneklerle hasada, bolluğa, kazanç ve üremeye büyü yoluyla nasıl engel olunduğuna ve iklim koşullarının kötü bir iradeyle nasıl değiştirilip yıkım ve zarara sebep olduğuna odaklanabiliyoruz. Bu engel olma da eylemi harekete geçiren irade ile cadı ve engizisyon sürecindeki modern cadı kimliğine bir katkı sağlıyor.

Şimdi, engizisyonun savaş açtığı heretikliğin cadı kimliğinde vuku bulmasını sağlayacak en önemli faktöre; yani Şeytan’a geliyoruz ki Şeytan’ın yine hangi uygarlıklarca nasıl ele alındığından ziyade genellikle Şeytan ile ilişkili bir eylemde bulunmaya Kilise tarafından nasıl savaş açıldığına yoğunlaşacağız. Dolayısıyla asıl önemli olan, Şeytan’ın ne olduğu değil, Kilise için “ne” ifade ettiğidir. Kimi görüşlere göre Şeytan bir bedeni, bedenin bir uzvunu kullanarak insanları ele geçirip kötülüğün yeryüzünde vuku bulmasına sebep olabiliyor. Pek tabii ki bu ele geçirilen beden kendi iradesiyle ve de kendi iradesinin dışında da kendini Şeytan’a teslim eden zayıf karakterli bir kadın olarak dile getiriliyor.

ortacag-iskence4

Kilise’nin bu kimliğe ulaşmasında sadece Şeytan’ın ele geçirdiği bir bedenle de sınırlı kalamıyoruz çünkü Hıristiyanlık öncesi inançlar, putperestlik ve Yahudilik, Kilise’nin heretik olarak nitelendirdiği kimlik ve inançları oluşturmakla beraber bu liste cüzamlılara kadar gidiyor. Kilise’ye göre Hıristiyanlık öncesi inanç ve kimliklerin sürdürülmesi de heretiklik sayıldığından kulağa oldukça kurgusal bir hayal ürünü gibi gelen cadı şabatları ya da tarikatları kadar bütün bu Hıristiyanlık öncesi inanç ve kimliklerin batıl inançlarla örtüşüp, gerek kırsal kesimde gerek kentte Şeytan ile işbirliği yapılarak Tanrı’nın hakimiyetine engel olunmasına savaş açılmalı. Tanrı’nın hakimiyetine engel olmak için sadece bu cadı şabatlarını, tarikatları, uçabilen kadınları ve orjileri abarta abarta anlatmak gerekmiyor ki üç yüz elli yıl sürecek cadı avının korkutucu boyutlarının sağaltma, kehanette bulunma, batıl inançlara kapılma ile de yeterli olduğu görülüyor; hatta sadece batıl inancın bile yıllarca nedamet getirmek gibi bir yaptırımı olduğunu öğreniyoruz…

Haydar Akın’dan öğrendiklerimizi genişletirsek, heretikliğin Kilise tarafından net bir tanımı yapılmadığından, heretiklikle suçlamanın içeriği genişliyor kuşkusuz. Kafirlik Tanrı’yı inkar etmek olduğundan ve büyücülük de Şeytan’ın icraatlarının yeryüzünde uygulaması olarak kabul gördüğünden heretiklikle suçlamaların bünyesine dahil edilmiş olunuyor. Dolayısıyla Haydar Akın’ın tabiriyle yazıda hep kullandığımız eylem, büyücülüğün kafirliğin eyleme geçme biçimi olarak vuku bulmakta. Buradan itibaren Haydar Akın’ın detaylandırdığı acımasızca inquisito sürecinin suçlama içeriği ve dini otoriterliği kadar siyasi boyutuna da geçilmiş olunacak, engizisyon işkencelerinin aynı zamanda tövbe ettirtebilmek açısından bir yol ve araç olduğunu, mahkemelerin yapılandırılma sürecini ve bu süreçte şüphe, muhbirlik, tanıklar ile kafiri kollamanın yahut kafir olduğuna kanaat getirilen birinin ele verilmemesinin dahi engizisyona karşı nasıl ciddi bir suç sayılacağını öğreneceğiz. Kuşkusuz bu katı süreçte heretik olarak nitelendirilen grupların da isyan biçimine karşın Kilise’nin daha fazla işkence uyguladığı, daha fazla kişiyi yakıp yok ettiği ve mal varlığına el konduğu bir süreci okuyor olacağız.

ortacag-iskence5

Haydar Akın’ın tüm anlattıkları göz korkutan karanlık bir süreci barındırıyor gibi gözükürken Ortaçağ’ın bu çılgın avdan ibaret olmadığını biliyoruz. Felsefe açısından Ortaçağ’ı değerlendiren ve Hıristiyan Felsefesi’ni problematik hale getiren Etienne Gilson’ın eseri Ortaçağ Felsefesinin Ruhu’na yazdığı önsözde eserin çevirmeni Şamil Öcal şöyle diyor:

“Ortaçağlar, felsefi açıdan çorak bir dönem değil, aksine zengin ve verimli bir dönemdi. Yazara göre modern felsefe, belli başlı ilkelerini ortaçağ felsefesinden almıştır. 17. Yy’dan 19. Yy’a gelinceye kadar yapılan felsefelerden çoğu, ortaçağ felsefesi göz önünde bulundurulmadan açıklanamaz. Gilson, örnek olarak Descartes’in düşüncelerini inceleyerek, onun Tanrı’nın varlığını ispat etmek için getirdiği deliller ile Aziz Anselm’in delilleri arasındaki yakınlığa dikkat çeker. Descartes’in matematiğin kavramları da dahil olmak üzere, ezeli kavramların Tanrı tarafından savunulması, onunla ortaçağ düşünürleri arasındaki bağı kuran en önemli unsurlardan biridir. Bunun dışında Descartes’in özgürlük anlayışının da “ortaçağda bir Hıristiyan problemi olarak ortaya çıkan Tanrı’nın rahmeti ve özgür irade arasındaki ilişki temeline dayalı olarak yapılan tartışmalara çok borçlu olduğunu göstermek zor değildir.” (ÖCAL, 15)

cadi-avi-6

Haydar Akın’ın eserinde özellikçe kaynakça dünya literatüründe bu alanda yapılmış çalışmalar açısından oldukça yararlı. Ancak Akın’ın eserinde ele alınan, dini olduğu kadar siyasi bir süreci de kapsayan üç yüz elli yıllık dönemi kapkaranlık bir sanrının yansıması olarak ele almak Ortaçağ’ı belirlemede yeterli bir etken değil. Eserde Kilise’nin tutumuna karşı gerçekten de bir sanrıymışçasına ele alınan suçlama nedenlerini tamamen Kilise’nin aleyhinde işletmemek için Akın’ın yöntemi olan eylem, eylemin kaynağı ve bu kaynakla bir kimlik oluşturmak, bu sürecin hangi parametrelerle yakım ve yıkıma neden olduğunu açıklama çabası içinde. Buna rağmen bir tarafı gerçekçi; tarihi bir süreç ve kabul edilen dini referanslar olarak ele alırken, diğer bir tarafı tamamen folklordan beslenen bir batıl inancın ötesinde; yani eylem ve eylemin kaynağının vardığı kimliğin tehdit olup olamayacağını, engizisyonun ele aldığı biçimde bir realite’ye oturtmayı görmezden geliyor. Eserin on üçüncü bölümü olan Cadılık Deneyleri’nde bir suçlunun cadı olup olamayacağına dair yapılan soğuk su, ateş-kızgın demir, tartı ve tabut deneyleri gibi, engizisyon mahkemesinin bir nevi kılavuzluğunu üstlenen Kramer’in eseri Malleus Maleficarum’a da referanslar vererek suçlama biçimini net ve nedenleriyle görmek kolay. Tıpkı Haydar Akın’ın örneklendirdiği hasadı, mevsim normallerini ve üretkenliği yok etmek gibi. Yalnız, karşı tarafın daha gerçeğe yatkın cadı kimliğini sadece coğrafi istatistiksel rakamlarla kurban olarak ifade edebilmenin ötesinde bir cadı tasvirini engizisyonun ele alışından farklı bir biçimde betimlemek zor. Şayet eserde bahsedilen işkence sırasında itiraf edilen ya da zorla itiraf ettirilmiş sanrıları bir cadı kimliğine atfedebileceksek, o halde iklim koşullarının hasada zarar vermesi, erkek üretkenliğinin azalması gibi belirgin koşulların suçunu cadıya yükleyerek bir sağaltmayı nasıl ele alacağız?… Eserin odak noktası, Şeytan ile işbirliği yapmış modern cadı kimliğinden yola çıkararak şu soruyu bir kez daha gündeme getirmek:

cadi-avi-7

Savaş açılan ve resmi bir tanımı yapılamayan kavramlar sadece bir paranoya mıydı (tıpkı Papa XXII. Johannes’in büyü yoluyla öldürüleceğine inanması gibi) yoksa mevsim normallerine, hasada, bolluğa ve erkeğin üretkenliğine karşı ciddi anlamda bir tehdit miydi? Bu soru beraberinde eylem ve eylemin kaynağından sonra eserde şöyle cevap arıyor:

(1) Eylem (büyü, zarar vermek) ve kaynağının (irade) vardığı kimlik; cadı ve Şeytan işbirliğine olan inanç ve kabule odaklanarak teoride kalabilecek bir cadı tasviri oluşturarak ki yinelemek gerekirse tüm örneklere rağmen bu tasviri engizisyonun gözlüğünden başka bir gözlükten görmek zor.

(2) Sanrıların, histerilerin zayıf bir psikolojiyle baskı altında, söylentiden yola çıkarak itirafa zorlanarak ve bu itirafın da bir sanrı olduğunu kabul ederek yine de cadıyı (esas itibariyle suçluyu ve mahkumu) infaz ederek…

Akın’ın on dördüncü bölüm olan Cadı Literatürü’nde Spee’den yaptığı alıntı olan “gerçeğin önyargıdan daha büyük bir düşmanı olamaz (…) Acımasızca yapılan işkenceyle, gerçekte hiçbir zaman mevcut olmayan cadı yaratılmış olur.”dan yola çıkarak Kilise’nin realite olarak kabul ettiği (bu kabulleniş Kilise’nin kendi içinde aleyhinde değil lehinde bir kabulleniş) cadı’yla mücadelenin tam karşısında cadı rakamlarla kurban olarak istatistikleşiyorsa, sorulacak şu soruya eserde cevap bulmak oldukça zor:

Kilise’nin kabul ettiği biçimde değil de, gerçekten bir cadı, kötü bir iradeyle kötü büyü yapan birileri var mı?…

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

YORUM YAZ