Gerçeklerin sizi çıkaracağı yolculuğa hazırlık yapamazsınız. 8 MM (1999)

’70’ şiddetinde korku!..

Kamera Arkası

Korku Sinema

YasinKarakaya

04 Eylül 2008

1 Adet Yorum

1

Hollywood geçmişi yağmalamaya doymuyor. Stüdyo sisteminin yaratıcı damarları tıkandığında can simidi görevini genellikle yeniden çevrimler veya bir eskiye dönüş havası üstleniyor. Yapımcıların gözünde en para yatırılası türlerden birisi olan korkuya son yıllarda damgasını vuran eğilim de bu. Şöyle bir düşünürseniz, yakın geçmiş­te sayısız yeniden çevrim korku filmi izledik. Daha da önemlisi, son birkaç yılın Amerikan yapımı korku filmlerinde ’70’lerin tadı tekrar hissedilmeye başlandı, 30 yıl öncesinin “grindhouse” dalgası multiplekslere taşındı. Bu eğilimin nedenlerini ve etkilerini tartışmadan önce, grindhouse kavramını biraz açıklığa kavuşturmakta fayda var. Esasında bu alt türe verilen isim söz konusu filmleri gösteren sinemalardan gelmekte. Özellikle ’70’li yıllarda seri şekilde üretilen “istismar filmleri” (exploitation films) ABD’de büyük ve “saygın” sinemalar tarafından reddedilin­ce, şehir içindeki kötü şöhrete sahip bazı salonlarca sahiplenilmişlerdi. Bu salonlar “bump and grind” (kalçaları birbirine sürtme ve benzeri figürlerin hâkim olduğu, çift şek­linde yapılan, davetkâr bir dans şekli) tarzı dans şovları içeren gösteri ve revülere de yer verdikleri için, halk arasında grindhouse adıyla da anılmaktaydılar. Zamanla bu sine­malarda gösterilen filmler de aynı isimle ta­nımlanmaya başladılar.

Bu filmlerin öncelikli özellikleri; yoğun şekil­de seks veya şiddet içermeleri, “trash” (çöp) sinemanın belirleyici unsuru olan bayağı bir estetiğe ve zevksizliğe sahip olmaları, ayrıca yerleşik ahlak değerlerine göre sapkınlık ola­rak kabul görecek temalara yer vermeleriydi. Kaldı ki ana akım tarafından reddedilmelerinin sebebi de bu tarz bir içeriğe sahip olmalarıydı. Seyirciyi düşündürmekten ziyade reflekslerini harekete geçiren, öncelikle şaşırtmaya, hatta şoke etmeye çalışan, kor­ku ve cinsellik gibi iki “temel içgüdü”nün üzerine oynayan filmlerin bu başlık altında toplandıklarını da söyleyebiliriz.

Esasında, her ne kadar doruk noktasını ’70’lerde yaşamış olsa ve genellikle o yıllar­la özdeşleştirilse bile, sinema tarihine bak­tığımızda erken dönem Hollywood’dan bu yana gözlemlenen bir eğilim söz konusu. Kendi içinde kimi alt kategorilere (blaxploitation, sexploitation, mondo veya shockumentaries gibi) sahip olan istismar sineması elbette korku türüyle göbekten bağlı. Otuzlu ve kırklı yıllarda “Reefer Madness” tarzı “uyarı filmleriyle”, ’50’li yıllarda bugünün standartlarına göre epey masum kalan “nudie”lerle seyirci karşısına çıkan bu eğilim, yetmişli yıllar­da aşırı şiddet içeren korku filmleriyle en gözde dönemini yaşamıştı.

70’li yılların kan banyosu niteliğindeki korku filmlerinin en dikkat çekici yönlerinden birisi, içerdikleri aşırı şiddetle de ilişkili olarak, geçtikleri mekânlardı. Dönemin grindhouse korku filmleri ek­seriyetle büyük şehir dışını mesken tutuyorlardı, örneğin yine döneme özel bir alt tür olan ve çoğu İtalyan yönetmenlerce çe­kilen “yamyam filmleri”nin ormanda geçmeleri gibi. Amerikan filmleri söz konusu olduğundaysa, güneye giden gençlerin başlarına gelen felaketler dizisi seyirci karşısına çıkıyordu. Başka bir deyişle, bu filmler mo­dern şehir hayatının dışında kalmış gelenek­lerin ve ritüellerin, mantığın dışladığının, özetle daha vahşi bir yaşam tarzının ürkütücülüğü üzerine gidiyor, içerdikleri aşırı şid­deti bu yolla nedenselleştiriyorlardı.

Aynı yıllarda cinsel devrim, beraberinde ge­nel dağıtıma girebilen uzun metraj ve konu­lu porno filmleri (örneğin meşhur “Deep Throat” gibi), Kara Panterler’in gösterileri başta olmak üzere Afro-Amerikalıların ses­lerini duyurma çabaları da, siyahi oyuncu­ların başrollerde gözüktüğü polisiye filmleri (en bilinen örnekleri “Shaft” ve “Sweet Sweetback’s Baad Asssss Song”) getirmişti. Bu iki eğilimi de yine istismar sineması sahiplendi. Hatta bir süre sonra istismar sine­ması içerisindeki tarzlar birbirine karışma­ya, ortaya garip tür çorbaları (bir Dracula uyarlaması olan “Blacula”, “The Exorcist’in blaxploitation versiyonu olan “Abby”, soft porno sınırında dolaşan yam­yam filmleri gibi) çıkmaya başladı.

Seyirciden ilgi görseler bile, istismar sine­ması örneklerinin eleştirmenlerden pek yüz bulamadıklarını da eklemek gerekiyor. Da­ha önce bahsettiğimiz şekilde, grindhouse sinemalar tarafından sahiplenilmeleri de büyük ölçüde aynı dışlanmanın bir sonucu. Ancak, özellikle ’90’lı yıllarla beraber istis­mar sinemasının akademik çevrelerde gör­düğü ilgi bu filmlerin farklı bir bakış açısıy­la yeniden ele alınmasını da beraberinde getirdi. Bu filmlerin seyirci ile kurdukları ilişki üzerine yazılanlar dönemin kimi ör­neklerinin yeniden keşfedilmesine aracı ol­du. Şu günlerde gözlemlediğimiz bu eğilime geri dönüş de büyük ölçüde doksanlarda ka­zandığı itibarın bir sonucu. Artık trash sine­ması hem içerik, hem de estetik olarak stüd­yo filmlerince taklit edilebiliyor. ’70’li yıllar­da istismar filmlerini sahiplenen kimi fanzinlerin ise günümüzde fazla bir işlevi kal­mamış durumda, çünkü bu filmler üzerine, Özellikle de internetin sunduğu imkânlar sa­yesinde, her yerde yazılıp çiziliyor. Örneğin, Quentin Tarantino “Kill Bill’de istismar si­nemasına saygı duruşunda bulunur, hatta âdeta kutsarken, yazımızın esas konusu olan son yılların kimi korku filmleri de bu eğilimin varlığını devam ettiriyorlar.

Elbette ’70’li yılların grindhouse korku film­leriyle, onların bugünün sinemasındaki muadillerini karşılaştırırken atlanmaması gere­ken bir diğer nokta var. Her ne kadar ilk çekildikleri dönemde entelektüel çevreler­den pek destek görmeseler bile, bu filmler düşünce ve ifade özgürlüğünün, sansüre karşı bir tavrın da sözcülüğünü üstlenmektelerdi. Diğer yandan, çoğu sinema tarihçisinin ortak fikrine göre, ’70’li yılla­rın Amerikan korku filmlerindeki şiddet Vietnam Savaşı’nın yol açtığı ruh hâlinin ve dünyada süregiden şiddetin de bir yansımasıydı.

Gelelim son yılların bol kanlı korku film­lerine… Hepsi Amerikan yapımı olmamak üzere; Rob Schmidt’in yönettiği “Korku Kapanı” (Wrong Turn), Eli Roth’un yönettiği “Dehşetin Gözleri” (Cabin Fever) ve “Otel” (Hostel), Alexandre Aja’nın yönettiği “Haute tension” ve “Tepenin Gözleri” (The Hills Have Eyes), Marcus Nispel’in yönettiği “Teksas Katliamı” (The Texas Chainsaw Massacre), Rob Zombie’nin yönettiği “House of 1000 Corpses” ve “Vahşet Çetesi” (The Devil’s Rejects), Zack Snyder’ın yönettiği “Ölülerin Şafağı” (Dawn of the Dead), Greg McLean’in yönettiği “Kurt Kapanı” (Wolf Creek) veya Tim Sullivan’ın yönet­tiği “2001 Maniacs” ilk aklımıza gelenler. Bu filmlerin kayda değer kısmının (Tepe­nin Gözleri, Teksas Katliamı, Ölülerin Şafağı, 2001 Maniacs) yeniden çevrim olmala­rı da gözden kaçacak gibi değil. Kuşkusuz, istismar sinemasının yıllar önce kullandığı türle­ri harmanlama veya büyük prodüksiyonların parodisini yapma gibi keşifler, temelleri refe­rans üzerine kurulu bugünün sineması için önemli bir kaynak teşkil ediyor. Başka bir de­yişle, günümüzün kimi büyük prodüksiyonları­nın geriye dönüp buradan kopya çekmeleri, hatta bazı filmleri birebir tekrar etmeleri çok şaşırtıcı değil. Ancak esas ilginç olan, politik ve sosyolojik olarak iki dönem arasındaki fark. Aradan geçen zamanda sinemada seks ve şid­detin kullanımıyla ilgili çok yol alındığını, bu unsurların perdeye yansımalarının seyirciyi gi­derek daha az şaşırttığını, hatta artık kanık­sandığını biliyoruz. Daha önce de belirttiğimiz üzere, ’70’lerin sinemasında bir bakıma sansü­re karşı bir tavrın simgesi olan seks ve şiddetin kullanımı, bugün böyle bir anlam taşımıyor. Bilakis, özellikle ’70’lerle kıyaslandığında gü­nümüzde muhafazakâr değerlerin yükselişte olması, söz konusu unsurların filmlerdeki kul­lanımını başka bir şekilde yorumlamaya ola­nak tanıyor. Elbette yönetmenin yaklaşımı ve bakış açısı da son derece önemli. Örneğin, sa­dist ve pespaye bir “meme ve popo” filminden (yoğun ama softcore düzeyde çıplaklık içeren B filmlerine verilen bir isim, İngilizce karşılığıyla “tits and ass movie”) ötesi olmayan Eli Roth’un “Otel’i, hem seksist tavrıyla sinir bozuyor hem de yoğun bir yabancı düşmanlığı barındırıyordu. Alexandre Aja’nın “Haute tension”u ise dönüp dolaşıp homofobik bir fi­nale bağlanıyordu.

Diğer yandan, artık savaşa televizyon ekran­larında her gün tanıklık ederken, bahsettiği­miz yeni kuşak grindhouse filmlerin barındır­dıkları yoğun şiddetle bir aydınlanmaya ola­nak tanımaları, seyircinin gözünü açmaları da imkânsız bir hâl alıyor; her ne kadar, birkaç ay önce izlediğimiz “Tepenin Gözleri” Viet­nam Savaşı’na doğrudan bir gönderme yapsa ve pasifizm temasını işlese bile. Kaldı ki, ya­kın dönem korku filmleriyle ilgili bir diğer so­run da şiddeti aşırı stilize şekilde göstermele­ri. Örneğin, Tobe Hooper’ın yönettiği 1974 yapımı orijinal “The Texas Chain Saw Massacre” sanılanın aksine grafik şiddete pek yer vermez, daha ziyade yarattığı atmosferle se­yircide görmediği detayları görmüş duygusu yaratırken, filmin geçtiğimiz ay sinemalarımı­za uğrayan yeniden çevrimi her türlü şiddet eğilimini ayrıntılı şekilde sergiliyor. Başka bir deyişle, ’70’lerin grindhouse filmlerine öykü­nen yakın dönem korku sineması örnekleri daha da fazlasını hedefliyorlar. Ancak video-klip estetiğinin etkisindeki aşırı cilalı stilleriyle olsa olsa şiddeti çekici bir ambalaja sarıyor, sadist bir kimliğe büründürüyorlar. En niha­yetinde her şey bir pazarlama stratejisine da­yanıyor. Unutmamak lazım ki, günümüzde filmlerin seyirciye ulaşabilecekleri kanalların sayısı son derece fazla. Yapımcılar ise bazı sahneleri asla sansürden (en azından abd’de) geçmeyecek korku filmlerine yeşil ışık yakarlarken, bizce uzun vadede kazanacakları paranın gayet farkındalar. Dikkat ederseniz, ABD’de genel dağıtıma girebilmeleri için yaş sınırı açısından R kategorisine (18 yaşın altındakiler bir yetişkin gözetiminde izleyebilir) dahil olmaları gereken bu filmler, sinemalarda gösterilirken biraz kırpılıyor, daha sonra DVD piyasasına sunulurkense ‘daha çok şiddet’ gibi sloganlarla ve farklı bir kurguyla sinemaseverlerin karşısına çıkıyorlar. Özetle, insanların şiddet görmeye yönelik zaafları ve merak duyguları kullanılarak, aynı film aynı seyirci kitlesine birden fazla kez satılıyor. Elbette yemi yutarsanız…

Bu arada kurunun yanında yaş da yanmasın. Elbette ‘70’lerden gelen her istismar sineması örneğini el üstünde tutmak mümkün olmadığı gibi, yakın dönemin grindhouse filmlerinin bazılarının kalburüstü işler olduklarını da teslim etmek gerekiyor. Örneğin atmosfer yaratmak açısından ‘Korku Kapanı’nın (Wrong Turn), eli yüzü düzgün bir yeniden çevrim olarak ‘Ölülerin Şafağı’nın (Dawn of the Dead),orijinal bir fikre sahip olması açısından ‘Dehşetin Gözleri’nin veya ‘70’li yıllara postmodern bir saygı duruşu olarak ‘Vahşet Çetesi’nin kayda değer filmler olduklarını hatırlamakta fayda var.Yine de günümüz korku sinemasına damgasını vuran bu eğilim, tatmin edici olmaktan çok uzak.Hakimiyetinin ne kadar süreceğiyse yapımcıların keyfine kalmış.

Kaynak : Bu yazı Sinema Dergisinden alınmıştır..

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ