Duymak istemediğimiz tek şey kabul etmediğimiz şeylerdir. Prof. Howard Birack - Prince of Darkness (1987)

“Uluma”lar

Korku Sinema

Sine-Makale

wherearethevelvets

07 Ocak 2010

10 Adet Yorum

10

Herhalde korku filmi tarihinin en talihsiz serisi “Howling Serisi”dir. Gary Brandner’in “The Howling (1977)”, “The Howling II: Return of the Howling (1979)” ve “The Howling III: Echoes (1985)” adlı kitaplarından aslına sadık ya da tamamen serbest şekilde uyarlanan bu filmler o kadar ayrı tellerden çalıyor ki, kurtadam içermeleri dışında hiçbir ortak yönlerinin olmadığını söyleyebiliriz.

Her ne kadar üç kitabın adı anılsa da ikinci kitaptan uyarlanan bir film yok. Üçüncü kitaptaki unsurların bir kısmı (sirkte sergilenen kurtadam) “Howling VI: The Freaks”de kullanılmış o kadar. Yapımcılar bakmışlar ki 14 yıllık süreçte seri saçma sapan yerlere gidiyor; birkaç karakteri diğer filmlerde şöyle bir göstererek devamlılığı yakalamaya çalışmışlar. “Howling IV: The Original Nightmare”de kamyon kullanan bir kasabalı olarak gördüğümüz yapımcı Clive Turner’ın devam eden bölümlerde değişik karakterleri canlandırması ve bir bölümü bizzat yönetmesi; “Howling V: The Rebirth”deki Mary Lou karakterinin devam eden bölümlerde amaçlı amaçsız gösterilmesi gibi.

Herneyse, öyle veya böyle korku sinemasının en ünlü kurt adam serisine en görkemlisinden başlayalım…

The Howling (1981) Joe Dante

Bir klasik hakkında ne deseniz yersizdir, çünkü söylediğiniz her şey sizden önce mutlaka dile getirilmiştir. Dahil olduğu dönemde rakip karakterler olan zombi ve vampirler hakkında sürüyle film çekilirken, kurtadamlar nerdeyse unutulmuştu. İşte bu dönemde türünün belki de tek temsilcisi olma yükünü sırtında taşıyan “The Howling” çoğu kritere göre şimdiye kadar yapılmış en iyi kurtadam filmlerinden biridir (hatta birincisidir). Sinema tarihine “Piranha” ve “Gremlinler” gibi klasikleri kazandıran usta yönetmenin bu filminde spiker Karen White ile birlikte esrarengiz bir seri katilin avı oluyor, onun izini sürerek gizli bir kültü keşfedip, gözden ırak bir şekilde gizli gizli çoğalmakta olan korkunç yaratıklarla karşılaşıyoruz. Bünyesindeki doğaüstü unsurlar çıkarıldığında müthiş bir gizem ve suç filmine dönüşebilecek; sadece usta makyajı ve mekanik efektleriyle değil, tedirginlik verici karanlık bir atmosfer sunan anlatımıyla dahi gerçek bir korku filmi olan bu eser hakkında daha fazla bilgiyi sitemizden edinebilirsiniz.

Howling II: Stirba- Werewolf Bitch (1985) Philippe Mora

“Kızkardeşin bir kurtadam!”

İlk filmin mirasından parsayı toparlamak isteyen yapımcılar, her zaman olduğu gibi “The Howling”in de suyunu çıkarmakta geç kalmadılar. Kariyerine belgesel filmlerle başlayan ve “The Beast Within (1982)” ile B-Movie camiasında sınırlı bir ilgiye mazhar olan Philippe Mora, devraldığı yönetmen koltuğunu maalesef dolduramıyor. Ortaya o kadar kötü bir sonuç çıkmış ki ne korkutabiliyor ne de güldürebiliyor (film zaten komedi değil ama korkunç olmadığına göre bari güldürsün değil mi? Maalesef o da yok!).

Film konusu, ilkinin bittiği yerden başlıyor. En son canlı stüdyoda ekran karşısında değişim geçiren spiker Karen White’ın cenazesindeki erkek kardeşi Ben White, ablasının talihsiz sonunu bir türlü kabullenememektedir. Bir tür Van Helsing olan Stefan Crosscoe (Christopher Lee) Ben’e ablasının bir kurtadam olduğunu söyler. Herşey b*k gibi ortadayken bir türlü kabul etmeyen Ben ve kız arkadaşıyla beraber, ablası Karen’in mezarını açarlar ve malum gerçekle karşılaşırlar. Stefan, kalbine gümüş bir kazık çakarak genç kadının ruhunu huzura kavuşturur. Bu arada bir kurtadam klanını keşfederler. Bu topluluk Transilvanya’da baştanrıçaları Stirba’yı tekrar hayata döndürmek için toplanmaktadır. Ben, kızarkadaşı Jenny ve Stefan, daha fazla kişinin zarar görmemesi için, ayinin yapılacağı Transilvanya’ya doğru yola çıkarlar.

Nerede ilk filmin karanlık ve gizemli havası, nerede sinema tarihine örnek teşkil eden kurtadam makyajı… Çıplak vücutlarına seyrek seyrek tutkallanan tüy yumaklarıyla tam olarak bir kurda dönüşemeyen aktörler, bir de kurtmuş gibi birbirlerine tıslamıyorlar mı… Rezalet! Konu da kafalarda, kurtadam ve vampir efsanesiyle ilgili karışıklık söz konusuymuş gibi bir his uyandırıyor. Stirba rolünde ünlü B-Movie kraliçesi (ve taşş gibi vücutlu) Sybil Danning harcanmış, Christopher Lee desen o da harcanmış. Aktör, bunca film kariyeri boyunca hiç kurtadam filminde rol almadığı için bu filmde bulunduğu mazeretiyle kendisini aklamaya çalışıyor fakat “Gremlinler 2” çekimleri sırasında “Nasıl o filmde oynarsın?” diyen Joe Dante’nin eleştirilerine maruz kaldığı söyleniyor. Eğer ucuz bir film izlemek isteseydik filmden bu kadar rahatsız olmazdık belki. Fakat deve rolü yapan bir pire söz konusu. İlk filmdeki bağımsız havayı acımasızca bir trash’e çeviren, izleyene hiçbir şey vaad etmeyen, basbayağı kötü bir film…..

Howling III: The Marsupials (1987) Philippe Mora

Bir önceki filmden ders almayan yönetmenin bu filmi, Howling serisindeki ilk kırılma noktasını oluşturuyor. 2. filmde Stirba yok edilip kurtadamların korkunç planları suya düşürüldüğünden devam edemeyen öykü akışı tamamen başka dallara atlıyor.

İtiraf edeyim filmde hakkı verilerek sunulsa dehşet uyandıracak fakat beceriksizlikten kaybedilmiş bir sürü manyak fikir var. İlk olarak; kurtadamın “kurt” porsiyonunun ırk jenerasyonu genişletletilmiş. Canavarın kurt olan tarafını, soyu tükenmiş keseli bir memeli olan Tazmanya Kurdu (Thylacine) ve soyu tükenmeye yüz tutmuş Sibirya Kurdu almış bu sefer. Avusturalya’da Flow (Wolf’un ayna görünüşü) köyündeki klanından kaçan bir kurtkadın (kadın+Thylacine) ve Sovyetler Birliği’nden gösteri yapmak üzere Avusturalya’ya giden bir kurtkadın (Kadın+Sibirya kurdu) olmak üzere iki yeni ırkımız var elimizde. İkisinin de amacı farklı. Biri insanlar tarafından katledildiklerinde en azından yavrusunun yaşaması için keseli kurtlarla çiftleşmeyi amaçlıyor. Böylece melez bir ırk yaratacak soyları devam edecektir. Diğeri ise artık kurtkadın olmak istemiyor, büyük şehirde normal bir adamla aşık yaşayıp, onunla beraber oluyor. İşin garip tarafı burada kurtadamlar avcı değil av pozisyonundalar ve kendilerini korkumak için bilim adamları ve devletin askeri gücünden kaçıyorlar. Filmde çeşni olarak Aborjinler de var ama eminim(!) bazı felsefik nedenlerden oradadırlar.

Bu, fikirde ilginç ama anlatımda fos olan öyküsü bir tarafa, harika olabilecekken ıskalanan birkaç sahne var. Bale gösterisi esnasında kurda değişen kadının başka bir sahnedeki kurtlaşma sahnesinde, memelerinin sayısının artması bana çok ilginç geldi mesela. Bu gözden kaçırılan bir olaydır; kurtların bizden daha fazla memesi vardır değil mi? Ayrıca normal bir keseli hayvan gibi dölünü henüz olgunlaşmadan doğuran ve kesesinin içine alıp orada besleyen kızın sahnesi de bence yeterince iyi işlenmemiş. Yönetmen, bir şeyin nasıl anlatılmaması gerektiğini çok iyi biliyor ve ısrarla bu yöntemleri uyguluyor. Hakkını yemeyelim, bu sefer kurt makyajı için biraz daha uğraşılmış, yaratıklar çocuk tiyatrolarında kurt maskesi takmış aktörler gibi duruyor! Üstelik film bu sefer kendisini dalgaya almış. Komedi unsurları da eklendiğinden ve daha en başta kötü bir film olduğunu belli ettiğinden fazla acımasız davranmıyorum. Yoksa, film içinde kendi filmlerine atıfta bulunacak kadar egosantrik bir yönetmene haddini bildirmek gerekir. O kim ki…

Howling IV: The Original Nightmare (1988) John Hough

Üçüncü filmin geldiği noktada yapımcılar bir geriye dönüp ellerinde kalanları şöyle bir gözden geçirmişler anlaşılan. Howling’in aslında bir korku filmi olması gerektiğini hatırlayıp orijinine geri dönmeye karar vermişler ve ilk filmin de uyarlandığı Gary Brandner’ın aynı adlı romanına daha sadık kalan bir film yapmışlar. Bu yüzden filmin ismi “Orijinal Kabus”…

Seri o kadar dibe batmış ki bu film direkt olarak video piyasasına düşmüş. Yönetmen koltuğunda “The Legend of Hell House” gibi çok iyi bir roman uyarlamasıyla tanıyıp sevdiğimiz; “Witch Mountain”ler ve “The Watcher in the Woods” gibi garip Disney filmleri yapan, “Incubus”, “American Gothic” gibi bir nebze de olsa kalbur üstünde kalan filmlere imza atan John Hough oturuyor.

Bir tür psikolojik hastalığa kapılan ünlü bir bayan yazar, psikiyatristinin tavsiyesiyle şehirden uzaklaşarak Drago adında küçük bir kasabaya gelir. Fakat kaldıkları orman evi hakkında bazı rivayetler vardır ve kadının halüsinasyonları artarak devam eder. Geceleri kurt ulumaları duymakta, ölmüş bir rahibe tarafından devamlı uyarılmaktadır. Kasaba merkezinde hediyelik eşya satan bir dükkanın sahibi olan eksantrik ve güzel kadın, yazarın kocasını baştan çıkarır. Zavallı kadın kasabanın gizemini çözmeye çalışırken bir de kendisine inanmayan eşinin gitgide değişen tavırlarıyla uğraşmak zorunda kalacaktır.

Genel olarak baktığımızda ilk film olan “The Howling”in romandan ayrılan noktaları göze çarpıyor. Öncelikle, çift televizyon stüdyosunda çalışmıyormuş ve bir köpekleri varmış. Gittikleri yer bir psikiyatrik tatil yeri değil Drago adında bir kasabaymış. Kocayı baştan çıkaran seksi kadının mesleği sanatçılıkmış ve bir kardeşi de yokmuş. Tabi kitapta olan ama iki filmde de yer almayan (ya da değiştirilmiş bir şekilde yer alan) iki unsur var. Öykünün başında kadın başkarakter evinde tecavüze uğruyor, bu yüzden psikolojisi bozuluyor. Üstelik bu saldırının sonradan gidecekleri kasabayla bir ilgisi yok. İkinci olarak, finalde kadının kocasının en yakın arkadaşı tarafından kurtarılması gerekiyor.

Film o kadar da kötü değil. En azından gerçek bir korku filmi olduğunu belli ediyor ve sonuna kadar gizemini koruyor (biz neler olduğunu zaten bilsek de). Üstelik nihayet değişim sahneleri gözle görülür bir iyilik kazanmış. Özellikle Richard’ın dönüşüm sahnesi, mide bulandırıcılık ve vıcık vıcıklık konusunda benzerleriyle yarışır. Imdb puanının bu kadar düşük olmasını ve direkt video için çekilmiş olmasını haksızlık olarak değerlendiriyorum, çünkü filmde kesin olarak kötü diyebileceğimiz tek şey rezalet ötesi oyunculuk. Genel olarak bakarsak vasat bir film olarak değerlendirebiliriz.

Howling V: The Rebirth (1989) Neal Sundström

Seri, bu filmle beraber tekrar sinema salonlarına dönmüş. Yönetmen Neal Sundström’u hakikaten tanımıyorum ama kötü iş çıkardığını da söyleyemeyiz. Konu Budapeşte’de geçtiğinden filmde belirgin bir Avrupa havası hakim.

Serinin başından beri mevcut olan; 3. filmle bir miktar aklanmaya çalışılsa da devam eden bir inanış, serinin bu bölümünde de idame ediyor. Kurtadamlar içlerine şeytan girmiş hizmetkarlar olarak, saf kötülüğü temsil edecek şekilde tanımlanıyor. Bu nedenle öykü içinde Hristiyanlığa bolca atıf yapılabiliyor. Sanırım bu düşünce orijinal romandan kaynaklanan bir unsur.

Bunun gibi seri filmlerde mutlaka bir bölüm, tüm olayların evveliyatını anlatmak için çekilir, böyle bir talebimiz olmadığı halde. Yüzyıllar öncesine gidilir ve uğursuzluğun veya lanetin nerelerden geldiği hakkında bilgi verilir. Filmimiz de böyle başlıyor. Tam 500 yıl önce bir kaledeki tüm insanlar lanetlenmiştir. Saray erkanının topunu geberterek laneti sonsuza dek yok etmek lord için tek seçenektir. En son karısını ve kendisini öldürür ama eşi verdiği sözü tutmamış, bebeğini öldürememiştir. 500 yıl sonra Avrupa’nın jet sosyetesinin bazı üyeleri, aktörler, bazı gazeteci ve sporculardan oluşan bir turist grubu bu lanetli kalenin açılışına davet edilirler. Bu rastlantı gibi görünse de bir nedenden dolayı oradadırlar ve ortak bir sırları vardır (House on Haunted Hill?). Kalenin gün yüzü görmemiş labirentimsi koridorlarında kıtır kıtır yenmeleri uzun zaman almayacaktır.

Film tam bir suç ve gizem filmi olarak çekilmiş. Kurtadam olduğunu bilmesek “Katil uşak!” diyeceğimiz türden, çok karakterli ve gizemi sonuna dek saklayan bir korku-komedi olarak nitelendirilebilir. Oyunculuk kötü, müzik iyi. Mekan daha da iyi. Büyük bir kalenin içinde tek gecede gerçekleşen olayların anlatım şekli, seriyi gotik köklerine geri döndürüyor. Bütçesi düşük ama bunun üstesinden akıllıca gelinmiş. Rezalet bir makyaj sunmaktansa yaratığın çok sınırlı görünmesine izin verilmiş. Sıkılmadan izlenebilecek bir film.

Howling VI: The Freaks (1991) Hope Perello

Serinin bu bölümü, Gary Brandner’in asıl öyküsünden en uzak kalan bölüm olarak dikkat çekiyor. Yine sadece video piyasası için çekilen ve tanınmamış bir yönetmene teslim edilen film hakkında nerdeyse hiç iyi eleştiri yok. Fakat ben tam tersini düşünüyor ve itiraf ediyorum: ilk film olan “The Howling”den sonra en iyi bölüm bence “The Freaks”. Bana kalırsa bu iki filmi birbirini takip eden iki film değil, iki ayrı korku filmi olarak değerlendirmek lazım. Imdb puanını gördükten sonra kendimden şüphe edip filmi tekrar izledim. Çünkü çocuk aklı bazen insana oyunlar oynayabiliyor, akılcı değerlendirme yapamıyorsunuz. Fakat şu halimle filmi tekrar deneyimlemem, eski hislerimin haklı olduğunu kanıtlamaktan başka bir şeyi değiştirmedi.

Filmi korku komedi olarak değerlendirmek de yanlış, grotesk ile komediyi karıştırmamak lazım. İşlediği tema bakımından “Southern Gothic” denen türe dahil olduğu için grotesk sıfatıyla değerlendirmeli. Zira filmin (değil komedi) dram yönü korkudan daha fazla ağırlık taşıyor.

Belediye seçimleri dışında pek heyecen yaşamayan küçük bir kasabaya, gizemli bir adam tarafından yönetilen bir sirk ekibi gelir. Amerika’nın değişik bölgelerinden toplanmış, toplum tarafından dışlanan ucubelerin sığınak yeri olan bu karnaval gösterisi dışında kasabanın başka bir konuğu daha vardır. Nereden geldiği belli olmayan bu genç adamın bir sırrı vardır ve sirk sahibini takip etmektedir. Fakat geçtikleri her yerde cesetler ve panayırda kazanılan oyuncak ayılar bırakan bu iki gizemli adam kasabaya lanetten başka bir şey getirmeyecektir.

Düşüncelerim ve hislerim kişisel olabilir; karnaval, panayır veya sirk ortamlarının garip havası bende ürperti yaratır. Baştaki karnaval yerinde gezinti, bana 1981 tarihli “The Funhouse”u hatırlattı ki o filmde de en sevdiğim bölümleri, karnavaldaki ucube gösterileri, kahkaha kutuları, kavanoz içindeki iki başlı ceninlerin sergilendiği karanlık odalar gibi asab bozucu sahneler oluşturuyordu. Bu filmde de o tür irkiltici ve itici sahneler var. Bunun dışında genel atmosfer için “Carnivále (2003)” dizisini verebiliriz. Zaten ona benzer bir iyi-kötü savaşı da mevcut burada.

Sirk sahibi gizemli adamın “Artık sizi hiç kimse aşağılayamayacak” diyerek teminat verdiği sığınağa kendi isteğiyle başvuran ucubelerin, öznefretleri ve birbirlerine karşı uyguladıkları şiddet göz önüne alındığında filmin alt metinlerle zenginleştirildiğini söyleyebiliriz (biraz daha zorlarsam Fil Adam’ı referans vereceğim o yüzden abartmıyayım). Bu yönden bir miktar “Howling III: The Marsupials”a benziyor; orada da ikinci sınıf vatandaş muamelesi gören kurtadamlar parmaklıklar ardına konuyordu. Başa dönersek filmin amacının sadece korkutmak değil, farklı olana verilen tepkinin sosyal yönünü işlemek olduğunu anlıyoruz. Filmde aşağılananların kendi aralarında uyguladıkları ayırımcılık ve şiddete de parmak basılıyor. Bu yönden bakıldığında “The Freaks”ın tek şanssızlığı ucuz bir serinin üyesi olmasıdır.

Timsah çocuk ve kurtadamın makyajı (surat makyajı dışında) özellikle de arka bacakların gerçekçiliği; sirk sahibinin asıl yüzünün ortaya çıktığı sahnelerdeki makyaj, stop-motion sahneler; o tarihli video piyasası için çekilmiş bir film için fazla ustaca. Keza kadro da (Michele Matheson dışında) iyi olduğu için oyunculuk vasatın üstüne çıkıyor. Tamam, harika bir filmdir demiyorum, sonuçta ucuz olduğu her halinden belli oluyor. Ama söylendiği kadar da kötü değil. Plastik efektler için bile bir şans vermeyi hak ediyor bu film.

Howling VII: New Moon Rising (1995) Clive Turner

Nereden okuduğumu hatırlamıyorum ama “Karakterin ve onu canlandıran aktörün aynı ismi paylaştığı korku filmlerinden kesinlikle uzak durun!” diye bir saptama vardı ki çok doğru olduğu için burada kullanayım dedim. Daha önce seriye yapımcılık ve aktörlük yaparak hizmet veren Clive Turner, hangi akla hizmet bilmiyorum, böyle bir film yönetmeye karar vermiş. Onunla da kalmamış, yapımcılığını, yazarlığını ve başrolünü de üstlenmiş (ne azim). Küçük bir Amerikan kasabasının sakinleri de filmde kendilerini canlandırıyorlar. Bu nedenle demode saç modelleri ve her yerinden saç veya kıl fırlayan insanlarla muhatab oluyorsunuz. ZZ Top ve Barış Manço beraber film çekmiş gibi duruyor. Adamların hepsi yaşlı ve dar pantolon giyiyor, kadınlar eski bir fahişeye ya da lezbiyene benziyor. Ve yetmezmiş gibi birbirlerine çok ama çok ucuz espriler yapıp bunun komik olduğunu zannediyorlar. Film boyunca hiç kesilmeyen bir müzik var ki bir zaman sonra insanın başı ağrıyor. Film baştan sona kalitesiz bir country müzik klibi gibi duruyor. Üzerine günlük hayattan enstantenelerin döşendiği korkunç ötesi folk şarkılarının dışında, karanlık bir odada sıra dansı yapan insanlar var! Niye?

Clive Turner’ın canlandırdığı Avusturalyalı bir hippi Pioneertown adında bir kasabaya gelir. Tüm gün boyunca barda oturup, içki içip dans etmekten başka hiçbir şey yapmayan kasabalılarla kısa sürede dostluk kuran bu adamın gelişiyle, bölgede parçalanmış cesetler görülmeye başlar. Tüm oklar bu yeni adamın üzerindedir.

Allahım, çok kötü bir film! İçinde kurtadam olmayan bir kurtadam filmi olabilir mi? “Howling V: The Rebirth”den alınan flash-back sahnelerin arasına yerleştirilmiş dans figürlerinden oluşan bir şey bu. Korku veya komedi filmi değil. Müzikal de değil çünkü aslında film değil. The Rebirth’den (ve The Freaks’deki seyircilerden biri olan) Mary Lou karakterine yapılan göndermeler ve “Howling IV: The Original Nightmare”den Marie Adams karakterinin başından geçenleri anlattığı sahneler (sahi, o filmin sonunda ölmemiş miydi?) çıkarıldığında geriye bir şey kalmayan “New Moon Rising”i çekerken Clive Turner ne amaçlamış olabilir? Bu kadar rezil bir yöntem olabilir mi? Bu adam seyircileri ne zannediyor, aptal mı?

Arkadaşlarla oturup gülmek için izlenir mi zannediyorsunuz? Peh… Bir komşunuzun eltisinin kızının düğün video kasedini izlerken ne kadar eğlenebilirseniz bu filmde de o kadar eğlenebilirsiniz, belki biraz daha az. 10 üzerindeeen… bir puanı hak etmiyor.

Şu geldiğimiz yere bakın! Hay Allah… Seriyi Clive Turner’ın soktuğu delikten çıkarabilecek var mı derken bir şey öğrendim, size de muştulayayım. Joe Nimziki (kim?) yönetiminde, Joel Kastelberg ve Moonstone Entertainment’dan Etchie Stroh’un yapımcılığında bir film daha yoldaymış. “The Howling: Reborn” adı verilecek bu yapım acaba Howling serisini eski haşmetli günlerine döndürebilecek mi göreceğiz.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (10 Yorum)

YORUM YAZ